Son gönderilenler

Ayahuasca ilacı, ayahuasca sarmaşığı ve chacruna yapraklarının kaynatılmasıyla hazırlanan  şurup kıvamında halüsinatif bir ilaç. Asıl etken maddesi DMT denen bir molekül. Zamanında bitki ve hayvanlarda (insanlarda da) tespit edilen bu molekül, işlevsiz olarak tanımlanmış. Ama bugün biliniyor ki; tüm bitkiler bu DMT molekülü sayesinde iletişimdeler. Ölürken ve doğururken özellikle salgılanan bir madde DMT. Rüyalarımızdan bile sorumlu olduğunu söyleyebiliriz. Ayahuasca’nın Güney Amerika’nın tarihinde en az beş bin yıldır var olduğu söyleniyor. Amazon bölgesinde yetişen bitki bu ormanda yaşayan yerlilere ilaç olmuş, öğretmen olmuş. Şimdi bizim gibi yeni yeni merak salanlara hizmet eden büyük bir sektör halini almış. Bazıları için egzotik bir deneme, bazıları için mistik yolculuklarında bir devrim, bazıları için tedavi (psikolojik, kanser, epilepsi...). Bu ilacın doğal oluşu, bağımlılık yaratmaması onu, sentetik uyuşturucu sınıfından çıkarıyor. Gerçeği maskeleyip yalan bir ruh hali yaratmasından ziyade farkındalık ön planda. Chacruna ‘imgelerinizi oluşturan’, ayahuasca da ‘bu imgelerden öğrenmenizi sağlayan, öğretmen’ olarak tanımlanıyor. Sacred Valley’de ya da Amazon’da “Ayahuasca Retreat” yapan birçok yer var. Yerlilerin ritüelleriyle biz yabancıların katıldığı ritüeller birbirinden şekilsel olarak oldukça farklı. Bizim katıldıklarımız, karanlıkta, müzik eşliğinde, 4-5 saat süren, ilacı veren şaman-rehber dışında 4 ila 100 kişinin katıldığı deneyimlerdi. Genelde bir haftalık kür olarak uygulanıyor. İlacın etkinliğinin sekteye uğramaması ve fiziksel olarak ağır gelmemesi için öncesinde ve sonrasında bir diyet uygulanıyor. Burada birçok değişik diyet önerisiyle karşılaşmamıza rağmen alkol, seks, uyuşturucu en önemli yasaklardan. Bu süreçte şeker, tuz, baharat, mayalı-fermante, asitli yiyecekler ve kırmızı et de yenmemesi gerekiyor. Tabii farklı görüşler hep var. Bu kadar teknik bilgiden sonra, biraz da kendi deneyimimden bahsedeyim.. Ayahuasca Deneyimim Özellikle “deyeyimim” yazmamın nedeni her deneyimin kişiye özel olması. Benim açımdan bir kabulleniş, bir affetme deneyimiydi; onu, bunu, şunu değil, kendimi affetme. Tabii derinlerinizde bildiğiniz “doğru” neyse ona varacaksınız. Her bir kırgınlığın örtülerle maskelerle saklandığı gönlümüzde aslında teselliye ihtiyaç duyan noktalarımız “zayıflık” namına gizleniyor, ama bir değer gibi de korunuyor. Tüm ifademiz de bunun üzerine kuruluyor. İlaç sayesinde sizden daha iyi bir doktor olamayacağını anlıyorsunuz. Başkasından beklediğiniz teselli ve anlayışın kendi içinizden de gelebileceğini öğreniyorsunuz. Bir yerde okudum; bir Ayahuasca ayini 10 yıllık terapiye denkmiş. İnsanın sınırları zorlandığında öğrendiğiyle eşdeğer bir etki oluşturuyor. Buna benzer aydınlanma süreçlerini, terapide, denizde, dansta, ilişkilerde yaşamıştım ama ya birkaç haftada ya da birkaç yılda. Dört saatlik bir deneyimde böyle bir aydınlanma yaşamak şüphesiz çok çarpıcı. Üstelik öyle bir gerçeklikle yüzleşmiş gibi dehşet içinde kalmıyorsunuz. Aksine hafiflemiş, bütünsel bir algıya yaklaştığınız için huzurlu, sevgi dolu oluyorsunuz. Hayatınız boyunca taşıdığınız onca yükten, değerden, izlerden kurtulmuş, vermeye-paylaşmaya açık, egonuzu arkanızda bırakmış, ayakları yere basan bir hale giriyorsunuz. Ölüm korkusuyla yüzleşenler, somut olay ve kişilerle yüzleşenler, hatırlanmayan travmalarla yüzleşenler, daha birçok çeşit aydınlanma deneyimi yaşayan var. Ama ayin sonunda herkesin yüzünde aynı huzur, aynı hafiflik. Biz Uğur’la toplam dört kez ayahuasca seremonisine katıldık, 15 gün diyetteydik. İtiraf etmem gereken başka bir nokta da hayatımdan 15 günlüğüne bile olsa tuz ve şekeri tamamen çıkarmış olma deneyimi bana çok iyi geldi. Tuz ve şeker, gözümüzü boyuyormuş meğer, öyle bir his. Şaman ya da rehber konusu da oldukça önemli. Kendinizi güvende hissetmeniz, şart. Burada Sacred Valley’de güvenebileceğiniz, rehberler var. İlacın nerden geldiği önemli, öyle gözünüz kapalı girmemelisiniz, daha önce deneyimi olan birisinin tavsiyeleriyle güzel bir deneyim yaşayabilirsiniz. Biz burada birkaç rehber denedik, kendimize en yakın hissettiğimiz Osman oldu (foto). Evet Osman, bir Türk. Bu süreçte tanıdığımız en şeffaf insan. Kendisi bu işin ne havasında, ne de prestijinde, ne de parasında. Kendi deyimiyle o bir şaman değil, insanlara kendi kendilerinin şamanı olabileceklerini öğretiyor. Aslında bizimkisi gibi turistik ayinlerden ziyade uzun tedavi süreçleri gerektiren uygulamalarla ilgileniyor. Üç ya da altı aylık tedavi-diyet sürecinde rehberlik ettiğinde ilacın yerine ulaştığını düşünüyor. Daha önce rehberliğiyle kanser ve epilepsi hastalarının iyileşmelerine yardımcı olmuş. Onun için en büyük tatmin insanların yüzünde gördüğü mutluluk. Osman’ın yolda tanışıp “usta”  dediğimiz birkaç kişi arasında özel bir yeri var artık. Sözlerinden ziyade varlığıyla ilham veren ender insanlardan biri. Bu ayahuasca konusu şu an birçok kişinin ilgisini çektiği için detaylı ve dikkatli yazmaya çalıştım. Gene de başka biri çok başka da anlatabilir ilacı da, kendi deneyimini de. Yolunuz ayahuasca ile kesişse de olur, kesişmese de. Neticede bir iksir değil. Bazı şeylerin farkına varmak tabii ki çok güzel ama alışkanlıkları değiştirmek kişinin çabasına bağlı.
19 Nisan 2016 , Salı 20:57

Biz cahillerin bir baska hayali gerceklesmek uzere... Peru!  Evimiz Blue Belle'i 3 ayligina bizsiz birakip, kendimizi yukseklere vurduk. Deniz seviyesindeki hayatimiza, bir sure ara verip 3000mt de tatil yapacagiz.  Blue Belle Uruguay Colonia'da tonozda. Biz ise 23 Subat'ta kara yoluyla yola ciktik. Once Buenos Aires'e feribotla gectik, tum otobusler Buenos Aires'ten kalkiyor. 24 Subat sabahi 44 saat surecek Bolivia Lapaz yolculugumuza basladik. Bu yol boyunca yukseklik mhastaligindan muzdarip olduk, malum 3900 mt'ye cikmisiz. Yolda otobus pek ara vermedigi icin uzun bir sure ac kaldik. Bolivia Lapaz'da baska bir otobuse binip 16 saatin sonunda Cusco-Peru'ya vardik. Oradan da Calca'da evimize ....4,5 gunun sonunda cennetimize vardik. Onumuzdeki gunler, haftalar ve aylarda bizi neler bekliyor bilmesek de, COK GUZEL OLACAK! Onu biliyoruz.... Irtifamizla beraber, ritmimiz, algimiz simdiden degisti bile... Gezicez, ucucaz, deneyimlenicez, dinlenicez, yorulucaz, degisicez, yasicaz...... Bizi ayrica facebook.com/cahilcesareti nden takip edebilirsiniz...
27 Şubat 2016 , Cumartesi 22:37

  Uzun zamandır hayalimiz olan And dağları uçuşu için hazırlanıyoruz. Çok yakında yola çıkacağız.
21 Şubat 2016 , Pazar 01:32

(Bu yazı düzenli yazdığımız MotorBoat& Yatching dergisinden alınmıştır) 1,5 aydır bulunduğumuz Uruguay'da, buraya has ışığın , yarattığı manzaranın tadını çıkarıyoruz. Deniz, coğrafya ve iklimlerin rehberliklerinden sonra, sıra kültürün rehberliğine gelmiş gibi... www.cahilcesareti.org/galeri.php?gno=102 (burada da fotolar:)     Uruguay'a vardığımızdan beri keyfimiz çok yerinde. Pek tekne dostu olmasa da, insan dostu bir yerde olmanın şaşkınlığı ve heycanı içindeyiz. Tekne dostu değil diyorum, çünkü burada liman ve marina dışında, kalacak ne koy var, ne de demir yeri. Limanların, bazıları çok pahalı, üstelik su ve elektiriğin, liman ücretinden de pahalı olması da cabası. Ayrıca, bürokrasi de oldukça ağır... İnsan dostu derken de, şunu kast ediyorum: İnsan kendini, türdeşlerinin yanında diye daha bir emniyette hissediyor. Bu duruma karşıt bir kültürden geliyor olmanın sıkıntısını da çekiyoruz. İnsanlara güvenmemek, bize göre olağanken; burada, sıradan kuşkularımız ve kendimizi bir "kazık" a karşı korumaya almamız, bize, kendimizi kötü niyetli hissettirdi. Ne de olsa, "tehlike"nin, ancak başka bir insanoğlundan geleceği bilgisi, nesillerdir taşıdığımız, aktardığımız bir yaklaşım. Burda ise "fikri neyse, zikri de odur." sözünden yola çıkarsam, iyi niyetli olmadığımızın aşikar olduğu durumlarda kaldık. Bunlar da bizi zaman zaman utandırdı.   Ezber Bozan Kültürel Öğeler   Uruguay'a varmadan, diğer yelkencilerden, Uruguay'ın sorun çözmek için çok pahalı bir ülke olduğunu duymuştuk. Hem pahalı, hem rahatsız, hem de doğal-coğrafik güzelliklerden yoksun bir ülke olarak, tanıtılmıştı. Fakat buradaki düzeni anladıkça, yukarıdaki bilgilerin yanlış olmamasına rağmen, eksik olduğunu idrak etmeye başladık.   Pahalılık ve Rahatsızlık Oldukça pahalı, evet. Ama sorunların çözümünde, para, sadece yollardan biri. Bu da alışık olmadığımız bir durum. İnsan ilişkilerinde yardımlaşma, gündelik hayatın parçası. Tanımadığın, bilmediğin birine yardım etmek için harcadığın zaman, enerjinin bir ekonomisi yapılmıyor. Karşılıksız yardım, buranın doğalı. Uruguaylı'lara sorarsanız, bunu bir özellik diye söylemezler bile, bunu ancak, bizim gibi, insanların kutsallarını yarıştırdıkları, birlik üzerine değil, ayrılık üzerine şekillenen topraklardan yetişenler, fark edebilir. Ne de olsa, geldiğimiz topraklarda, huzursuzluk ve vahşet, o kadar uzun zamandır tarihimizde ki, "yırtmak" en büyük hayat becerisi olarak görülüyor. Ezilenlerin de, hükmedenlerin de kendine göre "yırtma" stratejileri, maalesef karşılılksız yardımlaşmayı ve paylaşmayı kapsayamıyor. "Her koyun kendi bacağından asılır" lafının, orta doğuda ve Uruguay'da nasıl farklı meallerinin olabileceğini tahmin edersiniz. İhtiyaçların karşılanması, sahip olduğun para ile bağlantılı değil. Konfor lükse giriyor. Mesela yarım litrelik su ile 6 litrelik su almak arasında pek fiyat farkı yok. Kılınızı kıpırdatmadan, para ile ihtiyaçlarınız karşılansın istiyorsanız, para babası gibi davranacaksınız. Parayı verecek, hizmete de ürüne de hemen, tam istediğiniz anda sahip olacaksınız. Onun için de, alışık olduğunuzdan 2-3 kat fazla para harcamanız lazım. Diğer seçenek de, ihtiyacınızın karşılanması için enerji ve zaman harcamaya hazır olmak: sorarak, yürüyerek, bekleyerek, zamanı kendi kontrolünüzden çıkararak, huzurlu, hak ettiğiniz çözüme kavuşmanız. Biz, büyük süper marketlerin ucuz olmasına, küçük dükkanların pahalı olmasına alışığız. Burada ise, tam tersi. Ürünün size ulaşımı sırasında ne kadar az insan çalışıyorsa, o kadar ucuz oluyor. Neticede, ihtiyaç hissettiğiniz, tüm ürünlere aynı anda, aynı yerde ulaşmak bir lüks. Küçük bir manava gittiğinizde ise, sebzelerinizi halden direk alan adamla, yüzyüzesiniz. Bu şekilde, sistemde de öncelikli değerin, insan ve emeği olduğunu hissediyorsunuz. Gerçekten, kimse sömürülmüyor, kimsenin hakkı yenmiyor. Araya bir şekilde "hizmet" karıştı mı, bedelini de ödüyorsunuz. Blue Belle ile birlikte yaşadığımızdan beri, biz de ders ala ala zaten bu yola girmiştik. Tekneyi ilk aldığımızdan beri, satın aldığımız tüm hizmetler, (başlarda kendi sorunlarımızı çözemiyorduk, ya da da belki aceleciydik) elimizde patladı. O yüzden en sağlıklı çözümün, ne kadar iyi-kötü olduğu fark etmeksizin, bizim elmizden çıktığı takdirde olabileceğini gördük. Dünya'yı keşfetmenin hem eski, hem de yeni yolu olarak hissettiğimiz Blue Belle ile olan hayatımızda, bizi tatmin eden duygulardan biri de, kendi kendine yetebilme hali. Bu hal, insanı doğaya da, kendine de daha yakın hissettiriyor. Uruguay'da ise insanı, insana yakın hissettiren bir hal daha var. Yani burada ne kadar çok para harcarsanız, diğerlerine o kadar mesefeli de oluyorsunuz. Tabi bizim de kendimize yetemediğimiz çok durum oldu, bu durumlar da, motorboat & yatching Türkiye'nin sayfalarını süsledi de süsledi. Bu süreçlerde, parasız- yardımlı bulduğumuz çözümleri, hep "şans" olarak değerlendirdik, buranın kültüründe böyle durumlar sıradan-normal. Burada çalışma saati de 8 saat. Bu düzenlemeyi yapan, ilk ülkelerden Uruguay. Ama bu da geri kalan vaktitte yayıp-yatmak için değil, hayatı idame ettirebilecek zamana , güce sahip olabilmek için. Yani konforlu, rahat bir yer değil Uruguay, kısacası yan gelip yatma yeri değil.   Ekonomi, Beslenme Yiyecek pahalılığı, tarihleri çok da eski olmayan bu toplumun beslenme düzenini de etkilemiş. En ucuz yiyecek, bildiğiniz en yüksek kalite et. Odun ihracında da Dünya'nın ette olduğu gibi, ön saflardalar. Böylece ateş yakmak, günlük bir faaliyet, et ise her günün yemeği. Et tüketimleri yıllık kişi başı 100 kilo. Üstelik buradaki inekler, inek başına 1 hektarlık bir alanda yetiştiriliyorlar. Yani et çok lezzetli de. Türkiye'nin 1/5 büyüklüğünde Uruguay'da nüfus 3 milyon, inek sayısı 12 milyon. Oldukça bir alanın da Okaliptüs ağaç dikimine ayrıldığı düşünülürse, sebzeye ancak sınırlı yer ayrıldığını tahmin edersiniz. Sebzelerde sebze hani, herşeyin tadı, kokusu çocukluğumuzdaki gibi... Uruguay tatlı su açısından, dünyanın en zengin ülkelerinden, yer altı tatlı su kaynağı miktarı olarak, Dünya'da bir numara, okaliptüs ve etin ihtiyacı olan su miktarını düşününce herşey yerli yerine oturuyor. Buranın ve çevre ülkelerin de en önemli alışkanlıklarından biri mate. Etin yanında, sadece mate ile beslenme ihtiyaçlarını karşılıyorlarmış, eskiden (Gaucho'lar- Cowboylar). Bu kadar çok mate tüketiminin, vücudun et dışında, kalan ihtiyaçlarına yettiği söyleniyor. Ama şimdilerde, sadece et ve mete ile beslenen yok. Sizin anlayacağınız, biz ekonomimizi çökertmemek için, sıkça et yemeye başladık. Bazı özel gecelerde ise, büyük bir çoban salata ve ekmek ile, romantik pahalı bir yemek hazırlıyoruz, kendimize. Et ve mate dışında ispanyolca konuşulmasına rağmen, italyan kültürünün etkisinde olan Uruguay'da dondurma, pizza, milanesa (şnitzel) ve pazar günü geleneksel yemeği taze makarna da buranın yemeklerinden.   Doğa Buranın doğası da, insanı gibi kafamızı karıştırdı. Burada mevsim yaz, ekvatordan mesafesi ise, Türkiye'nin güneyi ile hemen hemen aynı. Buna rağmen, buranın iklimi, Türkiye'nin iklimine hiç benzemiyor. Bu tarafta Kuzey yarım kürede olan sıcak su akıntısının olmaması; güneyi y.küreyi, kuzeyine göre daha soğuk yapıyor. Ama atmosfer-ozon tabakası da burada daha ince, yani güneşin altında da durulmuyor. Bir bakıyorsun polarlasın, bir bakıyorsun başına güneş geçmiş, kıvranıyorsun. Güneş panallerinin randımanı o kadar yükseldi ki, neredeyse yarım gün boyunca invertör çalıştırıyoruz, buzdolabı hep açık, üstelik akülerimizden biri de devre dışı. Buranın, G. Amerika'daki diğer ülkeler gibi dokusal güzelliği yok. Dümdüz bir ülke. 150 ve 400m'lik iki tepenin olduğu tek sahilin de (Piriapolis), Uruguay'ın en özel yerlerinden sayılmasına artık şaşırmıyoruz. Uruguay, doğal alanı (ormanları) az kalmış, neredeyse tüm toprağın kullanıldığı bir ülke. Tabi, toprağın büyük bir parçasının da okaliptüs üretimine ayrıldığını ve doğal alanlar az olmasına rağmen, sürekli etrafta ağaçların olduğu bir ortamda yaşandığını söylemeliyim. Uruguay için yapılan "Dev bir çiftlik" benzetmesi de, abartılı değil, en azından şimdilik, bizim gördüğümüz kadarı ile. Ülkenin iç alanları hep çiftlik: eski, yeni, ticari, ailesel, bohemik, sürdürülebilir tarım denemelerinin yapıldığı, yeni yaşam şekillerinin denendiği binlerce çiftlik...   Burda günler geçtikçe, her yerin gözünüze, ne kadar güzel geldiğini fark etmeye başlıyorsunuz. Bir süre sonra, bu güzellik hissinin ışıktan kaynaklandığını anlıyorsunuz. Herhalde, ozon tabakasının inceliği ve uçsuzluk, ışığın yayılımını etkiliyor, bu da hep çok güzel bir yere bakıyormuşsunuz gibi, baktığınız yeri, günün o anını, hatta o günü sevmenizi sağlıyor.   Ulus ve Din Bu ülkenin adının tam tercümesi: Uruguay'ın Doğusu Cumhuriyeti. Uruguay, Brezilya'dan gelip, Rio del Plata'ya Buenos Aires'in kuzeyinde boşalan nehrin adı. Dolayısıyla, temelde, buradaki halkı tanımlayacak ortak bir etiket kelime yok. Ben bunu, bir Uruguaylı bundan dolayı gurur duyana kadar da fark etmemiştim. Bir başka Uruguay'lı, damarlarında, afrika, amerikan yerlisi ve avrupalı kanı taşıdığını söylerken, bize zenginliğinden bahsediyordu, ki bahsi geçen kişi, bembeyez, masmavi gözlü; dışardan bakınca sadece Avrupalı'yı çağrıştıran fiziğine rağmen, ait olduğu kültürü, gururla taşıyordu. Bu tür deneyimler, dünya vatandaşlığı yolunda adım adım ilerleyen biz cahilleri bir adım daha, bir kasaba, bir şehir, bir ülkeden öte, bizi, gezegene ait olma durumuna yaklaştırıyor. Aynı zamanda bu tür deneyimler, dünya üzerinde hiçbir yerin bir ötekinden daha önemli, daha merkezi olamayacağını öğretirken, bunun bedellerini de hatırlatıyor. Uruguay'ın dikkatimizi çeken başka bir yönü de, Arjantin, Brezilya, Şili ve Paraguay'ın aksine dinin olmayışı oldu. Ama henüz, dinin olmayışının gündelik hayata nasıl bir etkisinin olduğunu, kelimelere dökebilecek kadar özümseyemedim. Olmayan bir şeyin etkilerini tasvir etmek oldukça zorlayıcı.   Rio De La Plata'da Yelken Seyri   Nehirde seyir denizde seyre hiç benzemiyor. Öncelikle altınızdaki, kahverengi su bile, kafalardaki temel bir rengi yerinden sarsıyor. Dalgalar, rüzgar bildiğimiz gibi değil. En geniş yeri 50mil, uzunluğu da 100 mil olan, her yerden nehirlerin akıp birleştiği bir koy. Bir yanda Buenos Aires limanı, diğer tarafta Montevideo Limanı. Trafik yoğun, Arjantin, Uruguay ve Paraguay ticareti bu koydan yapıyor. Rio de La Plata, 5mt derinliğinde. Dolayısıyla, dalgaların hızı, büyüklüğü, oluşumu bildiklerimizle uyuşmuyor. Akıntı hesapları, giderek daha ciddileşmeye başladı. 3 günlük Güneyli rüzgarla, yükselen su; kuzey rüzgarı başladığında, med-cezir cizelgesinden bağımsız, 3 günde boşalabiliyor, sadece bazen daha yavaş bazen daha hızlı. Akıntı ve dalganın, sıklıkla zıtlaştığı, Rio De La Plata körfezinde, tekneyi tanımanın da önemi artıyor. Bir anda başlamasıyla ünlü meşhur "Pompero" (Güney Batı) rüzgarına, her an yakalanılabilir, Kuzey doğuya yani kıyıya doğru sürüklenmeye başlayabilirsiniz. Havayı iyi takip edip, önlem almak, buranın, atlanamayacak gerçeklerinden. Zaten 5m olan suda, kum banklarının sayısı da hiç az değil, bir de koy içinde toplam 2.600 batık olduğunu, bunların çoğunun da tehlikeli olduğunu öğrendik. "Nasılsa, 5mt'lik suda, koyda seyirdeyiz" rahatlığı ile, hareket etmememiz gerektirğini biliyoruz.   La Paloma- Piriapolis seyrinde, buralı arkadaşımız Mario bize eşlik etti. Konforlu bir seyir geçirdik. Rio de La Plata'nın avantajlarından da yararlandık. Bizi 4knot götürecek stabil arka rüzgar vardı, dalga hiç yoktu. Bir ara, bir gemi ile çarpışır gibi olduysak da, bunu bu güzel seyrin tuzu-biberi saydık. Yaklaşık 60 mil mesafedeki Limana, fırtınadan önce yetiştik. Ama Piriapolis- Sauce arası yaptığımız seyirde, yaklaşık 120 millik yolun tamamında, alehimize akıntı vardı, rüzgar bizimle olmasına rağmen, bazı zamanlar alakasız yönden gelen dalgara maruz kaldık. 6,5knot'la gidecekken, 2,5knot'la gittik saatlerce. Şu anda yeni limanımız Juan Lacaze'de, mahallemizin tadını çıkarıyoruz. Kağıt fabrikası etrafında şekillenen kasabamız, turizimden uzak hali ile, kendimizi hemen evimizde hissettirdi. Size de bu ay, teknenizde, yeni bir kolaylık akıl edeceğiniz, keşifli, yapmalı-etmeli seyirler
19 Şubat 2016 , Cuma 18:52

Ayrılık ve Gelenek Aidiyet ve Kök   Yola çıktığımız anda, anladığım ilk şey:Yola çıkmaktan ziyade "ayrılığın" hazırlık gerektirdiği idi. Yerleşmişlikten, tanıdıklıktan ayrılmak, asıl ciddi bir hazırlık isteyen eylemmiş. Gitmek değil. Toplumsal alışıkanlıklarından ayrılmak: "Toplum" derken, arkadaş çevrenizi, arkadaşlarınızı, mesleki camiyanızı, etnik cematinizi (varsa), ailenizi, ailenizin çevresini, parçası olduğunuz ticari eylemlerde, ilişkide olduklarınızı, kendinize yakın-aynı hissetmemenize rağmen, aynı ritim'in parçası saydıklarınızı, gündelik hayatınızı etkileyeneri; kast ediyorum. "Alışkanlık" derken ise, yaşayan, size ait tüm gelenekleri kastetmekteyim. Bana göre faaliyete ya da tavıra "gelenek" adı verilmesi için ille de uzak geçmişten gelmesi şart değil. Önemli olan ne zaman alışkanlığın kök saldığı değil, kök salıp salmadığı. Malum farklı iklimsel şartlarda, kökler de, farklı sürelerde, kendilerini salabiliyorlar. Doğduğunuz topraklardan uzaklaşmak, "kök" e dair bildiklerinizi de değiştiriyor. Abartacak olursam 'saplanmış olmak' ile 'bağlı olmak' arasındaki fark gibi. Akabinde "sağlamlık" kavramı da, 'eski' ve 'kemikleşmiş' bir imgeden yavaş yavaş uzaklaşıyor, hareketli ,esnek, saydam bir imgede kendini buluyor. "Aidiyet" hissi de, sizdeki karşılığını fark edebileceğiniz bir mesafeye yerleşiyor. Toplumsal alışkanlıklardan ayrılmak, neyin kişisel, neyin toplumsal olduğunu anlayacağınız, belirgin bir sınırı görmenizi sağlıyor. Duygu ve düşüncelerinizin birbirinden farklı görünüşleri, sizin için netleşiyor. Bu nokta da, "tepki verme" ye neden ihtiyaç duyduğunuzu, daha doğrusu sürekli olarak ihtiyaç duyduğunuz eylemin "tepki verme" temeli üzerinden şekillendiğini anlıyorsunuz. Yapılan her eylem ve eylemsizliğin yegane nedeninin "tepki vermek" olduğunu anladığınızda, ayrıca "tepki vermek" için uğraşmanız gerekmediğini de anlıyorsunuz. Bu da , tepkilerinizin, ihtiyaçlarınıza göre şekilleneceği, bir açıklığa sizi getiriyor. Tepki vermek de, sıçmak gibi; kabız da olmak istemezsiniz, ishal de....     Yeni Toplumla Karşılaşma Yolculuğumuzun temeli, değiştirdiğimiz-yeni üyeleri olduğumuz toplumlara ayak uydurma yolu ile, bulunduğumuz yerleri tanıma, üzerine kurulu. Bulunduğumuz topluluğa alıştığımızı hissettiğimizde ise, yola çıkmanın da vakti gelmiş oluyor, bu da yola çıkmanın en zorlaştığı döneme denk geliyor, bir nevi. Her yerde kalış süremiz değişken, tahmin edilemez, neticede mevsim koşulları ve Blue Belle kızımızın ihtiyaçları da nerede nasıl kalacağımızı belirliyor. İşin içinde teknenin oluşu önemli bir faktör, evin ile hareket ediyorsun. İklim-coğrafya ile kurulan ilişki öncelikli bağ oluyor, bu da karşılaştığın yeni topluma, bakış açını belirleyen bir ön faktör. Bir çeşit, olmasından hoşnut olacağınız, önyargıların oluşumunda, teknenin yeri de apayrı diyebilirim. Karşılaştığın bürokrasi hemen işleyişle ilgili eksik de olsa kafanda bir kılıf uydurmana yardımcı oluyor. Sonra 'alış-veriş' üzerinden ilk iletişimi kurmaya başlıyorsun. Böylece, bulunduğun yerin ekonomisini (neyin pahalı-ucuz olduğu ), beslenme alışkanlıklarını, ritmini hissetmeye başlıyorsun.... Tabi yerel dili bilmemek, bir noktada bizi ayrık tutsa da bir nokta da, yerel sakinler için ilginç de kılıyor. (Tabi turistik bir yerde değilsek) Bu bakış açısıyla, doğduğum toprakları ve insanları nasıl algılardım çok merak ediyorum, hayal etmesi çok kolay değil. Mekanların özelliklerini, duygularını veren öğe, mekanı paylaştığın insanlar. Türkiye'ye mesela Bozburun'dan başlayıp, bürokrasisi ile orda tanışıp, ingilizce bilenleri ile biraz muhabbet ettikten sonra, nasıl bir Türkiye izlenimim olurdu? Gözüme çarpanların, farklılıklar ya da aynıklar olacağını düşünürsem, ne görürdüm ne hissederdim? Kimlerle karşılaşır, kimlerle arkadaş olurdum? Hayal etmesi güç olsa da, bu hayal etme eylemine zamanımı ayırmak keyifli bir uğraş...     Yeni Dünya 'Yeni Dünya'nın tarih ve kültür algısının, gelenekleri ile birlikte, bize öğrettikleri de şaşırtıcı. Brezilya'ya ilk vardığımızda, tarihi yerleri gezmek için sokağa çıktık. Bahsi geçen, her bir tarihi noktaya gidişimizle beraber, hep şaşkınlık bir arada oldu. Deli gibi, sıcakta arayıp bulduğumuz yapının 19yy sonlarından kalma bir apartman-binası oluşu, açıkçası buradaki tarihi de, kökleri de biraz, değersizleştirdi Bir kaç ay sonra, artık şansımızı zorlamaktan vaz geçtik. Hatırlıyorum, gözden uzak bir kasabada, kahverengi bir tabela, tarihi bir yapıya doğru bir yön tabelası gördük. Yavaş yavaş tırmanmaya başladık. En tepede bir tarihi bir kilise varmış, Bahia Eyaletindeki ilk kilise.... Heycanla çıktık: Güzel bir manzara, hoş bir kilise, küçük bir mezarlık, geniş bir alan, kocaman bir ağaç... Kilise gözümüze ne yeni, ne eski gözüktü, ama yanında eski olan bir yapının kalıntıları vardı. Yapı taşları, oldukça eski olan harabeyi gördüğümde, antik bir kentin kalıntısını gördüğümü düşünerek heycanlandım. Uğur da ben de, verdik kendimizi fotoğraf çekmeye... Meğer eski kilise oymuş, birkaç yüzyıllık bir harabe! Doğal olarak bir ortadoğulu olarak, bu bina kalıntısı bana tarihi değil, eski ve artık geldi. Madem yenisini yapmışlar, eskisini neden öyle harabe şeklinde orada bırakmışlar anlamadım. Bir Antik kent gezmesi meraklısı olarak, 19yy hatta 18yy dan kalma bina ve yapıların benim gözümde pek değeri olamadı, en azından bir süre.... Bu da beni, geçmişi olmayan bir yerde olduğum fikrine, önyargısına sapladı. Bu süre zarfında karşılaştığım toprağa-topluma ait tüm tazelikler ve toyluklar, bana, kendi kültür ve tarihimi daha derin, zengin hissettirdi. Bu yaklaşımın hiç de 'Dünya Vatandaşlığı' konseptiyle uyuşmadığı aşikar. Bu süreçte "tarih" biliminin de sınırlarını, hedeflerini, nasıl kaydedilğini, neyin kaydedildiğini, nasıl katagorileştirldiğini biraz araştırdım. "İz"lerin, anlamları- değerleri oluşturduğu düzenimizde, gördüm ki taze "iz"leri, hem çarpıtmak zor, hem de silmek. Belki bizim gibi eski ve uzun bir geçmişi olan toplumlar, "aidiyet" duygusuna sahip çıkmak için, zaman içinde kaybolan "iz"leri, tekrar tekrar yenileyerek, "iz"i de, hikayesini de, anlamını da, değerini de çarpıtıyor. Dışlanma, kovulma, yerinde emniyette hissetmeme korkusu, insanı tepki vermeye değil, tepki verme gerekliliğine iterken; kütürüne, değerine karşı muhafazakarlaştırıyor, bu da kaynaşmayı, paylaşmayı, ortaklaşmayı ve kesinlikle çoğalmayı engelleyen, uyumsuz, acımasız, "iyi"si imkansız, kendi içinde verimsiz bir toplumun da temelini oluşturuyor. Yeni Dünya'da 1yılımı doldururken, artık doğduğum toprakları eski hissetmeye başladım. İlerde beni nasıl bir his bekliyor, orasını tahmin edemiyorum. Toprakla pek ilişkisi olmayan benim bile fark edebileceğim, burdaki toprağın tazelik hissi, oldukça çarpıcı. Tahmin edersiniz doğa algım, insan algımı, toplum algımı ve kültür algımı da etkiliyor. Yol boyunca tanık ve parçası olduğum her iklim-coğrafya, temel değerlerimi sürekli sarstı, değiştirdi. Fas'ta çölle tanıştım, çölün ne kadar hareketli ve ne kadar canlı olduğunu görmek, bana bazı değişmez "doğru"larımı sorgulattı, tropik iklimin çeşitliliğinin, mevsimsel iklimden fazla olduğunu görmek, bana "süre" ve "değer" arasında kurduğum ilişkiyi sorgulattı. Brezilya'da, "bereket"in ancak "çürüme" ile birlikte var olabileceğini, dolayısıyla, ölüm ve doğumun, nasıl eş olabileceğini, başka bir açıdan anladım. Zannediyorum ki, bir çok kişi, başka yollarla da benim fark ettiklerimi fark ediyordur. Demek istediğim gerçekliğin, gerçekten bu kadar değişken olabileceğini bilip, bir gerçekliğe, buna rağmen saplanıp kalmak, ne "değer" savunuluyorsa savunulsun, artık aklıma hiç yatmamaya başladı, tarihte iz bırakma pahasına olsa bile. Sizin anlayacağınız, "iyi"m ile "kötü"m, bazı topluluklarda dışlanabileceğim kadar değişti.   Köklerimden Değil Ama Anlamlarından Kopuşum Maalesef bir orta doğulu olarak, tarihimin ve kültürümün bendeki görünüm ve birikimini, taşın-toprağın kuma dönüşmeden önceki aşamalarındaki , yüzeyin katman katman yapısına benzettiyorum. Zenginlikten ziyade, yüke dönüşen değerler... Beni olgunlaştıran bir hafızadan ziyade; karmaşık, neyin neye bağlı olduğu belli olmayan, bir karalama defteri misali, bir "şu an"... Kalabalıkta, sıkışıklık arasında fark edilmeye, hak etmeye çalışan bir "ben"in özgünlük anlayışı; bu günlerde sıradanlıkta, kendiliğindenlikte, diğerlerinin gözünden-yargılarından uzakta... Doğrularım yok, yasaklarım yok, kurallarım yok... "Dünya vatandaşlığı"na yaklaşmış hissediyorum. Tıpkı "çürüme" ve "bereket" ikilisinin ayrılmaz bütünlüğü gibi, her yeri evin hissedebilme noktası da, doğduğun yerin, sendeki değerini değiştiriyor. Kendini gezegene ait hissetmeye başlıyorsan, özellikle şu ya da bu köşeye ait hissetmenin bir anlamı kalmıyor. Ama bu o ya da bu köşeye daha az bağlı olman gerektiği anlamına da gelmiyor. Ama özel yeri, tahtından indirmen gerekiyor (açıkçası bu beklemediğim bir numara oldu, biraz da koydu, hatta erteledim, sabit değerlerin yerinden sarsılması, insanın rahatını bozuyor neticede) Gezegende her yer eşit oluyor, bazı köşelerin farklı özellikleri oluyor sadece, doğduğun köşe, eğlendiğin köşe, çalıştığın köşe, dinlendiğin köşe, gezdiğin köşe, yaşadığın köşe, görmediğin köşe, kaynaştığın köşe, öldüğün köşe......
2 Şubat 2016 , Salı 18:52

Brezilya'ya 9 ay önce, okyanus geçişimiz sonrası tam Karnaval zamanı varmıştık. Okyanus geçişinden sonra Karnaval deneyimi tam bir kültür şoku şeklinde yaşandı, bodoslama kalabalığa kendimizi bıraktık. Fernando de Noronha adasına vardığımızdan beri, Brezilya kıyısı boyunca 2600 mil yol yapmışız. Vaktimiz, gene bizim kontrolümüz dışında şekillendi. Blue Belle ve hava şartlarına, tabi kaldık, yoğun olarak. Motorumuzun yakıt sistemindeki sorun yüzünden, iki kere mazot pompası tamir edildi, bu süreçte Türkiye'den gelecek parça için, hem kargosu hem de gümrük yüzünden uzun süre, sevimsiz şehir hayatına tabi kaldık. En korkulan oldu, direğimiz kırıldı, onun tamiri için iki hafta can hıraş çalışıldı. Böylece, kuzey doğudaki Recife ve Salvador şehirleri, uzun süre mahallemiz oldu. Recife'de bir favela'yı mesken tuttuk. İnsanları, kültürü çok sevdik. Brezilya bayrağındaki "Ordem & Progresso" ikilisi (düzen ve ilerleme), özellikle Recife ve Salvador'da, bürokrasi ve kamu düzeni ile yaşadığımız, asabımızı bozan olaylarda, dilimizden düşmeyen bir ironi oldu. Atık sisteminin hiç olmadığı, bu yerlerde, saf kapitalizimin ne olduğuna tanıklık ettik. Sistemin işlemeyen, bir yerinde tıkanıp, artık sinirden ağlama ya da gülme krizleri bölümüne geldiğimizden, hep candan yardımsever biri çıktı. Kuzey bölgesi bize, zıtlıkların nasıl bir arada ve tamamlayıcı olduğunu, sistemiyle, insanıyla ve doğasıyla bilmediğimiz bir yerden, göstermiş oldu. İnsan bazen nelerin zıt olabileceğini, yan yana görmeden kestiremiyebiliyormuş. Buradaki doğanın bereketine coşkusuna tanık olurken, ölümün de çürümenin de bu bereketin bir parçası olduğunu öğrendik.            Salvador'un da bağlı bulunduğu Bahia eyaletinde, şehirde kalışlarımızı dengeleyecek, nehir içlerinde küçük köylerde kaldık. Kültürle daha da yakınlaştık. Malum küçük yerlerde, insanı da düzeni de anlmak kolaylaşıyor, parçası hissetmek de...             Rio de Jenerio'nun şehir olmasına rağmen, doğasına, dokusuna hayran kaldık. Tam bir cennet olan Paraty- Mamangua'nın tadı damağımızda kaldı. Tekne ile seyahat etmenin avantajlarını yaşadık. Sao Paulo'da metropolün ne demek olduğunu bir kez daha anladık. Her metropol gibi faaliyetlerin, bireyselliğin önde olduğu, bir merkez kent. Karmaşadan, yalnızlık ve kalabalığın yaratıcılığa nasıl ilham olabileceğine bir kez daha tanık olduk. Santa Catarina'da ise tıpkı Sao Paulo'daki gibi, düzenin daha avrupai olduğunu gördük. Florianapolis şehrinde edindiğimiz dostlar, belli ki hayatımızın başka dönemlerinde tekrar hayatımıza girecek.             Bu karışık, deli, düzensiz, rahat, bereketli ülkenin bize çağrıştırdığı, bereket ve coşku hissi; bize  yaşam sevinci kavramını, tekrar öğretti.             Brezilya'da has dostlar edindik. Tekneci dostlarımız da Aleko, Stepke, Kevin, Lusy, artık sadece yoldaşlarımız değil, has ailemize dönüştü. Sürekli yeni insanlarla güzel olsada, insan tanıdık birileriyle olmayı özlüyor, işte o noktada da has ailemizin yanına koşup, rahat rahat somurtup, gündelik muhabbetimizi, kayfimizin tadını kendi halimizde çıkartmanın huzurunu yaşıyoruz. Yaklaşık 1,5 yıldır, bulunduğumuz tropikal iklimi de böylece arkamızda bıraktık. (Not: tropikal iklim Sao Paulo civarında bitiyor aslında)
12 Ocak 2016 , Salı 22:18

Hak, Emek ve Acı Bağlamından Adalet'e Demirde beklediğimiz günlere değecek mi?     Bu yolculuğa çıktığımızdan beri, yaşam şartlarımız ve tanık olduğumuz kültürler bana, hep adalet-özgürlük kavramlarını düşündürdü. Hep bunun üzerine yazdım, dünümün yalnış algıları, bugünümde yeni anlayışlarımı inşa ediyor kesin, bununla ilgili bir şikayetim yok. "Emek" kelimesinin, zırt pırt her cümlede geçmesi, zamanın her anının neredeyse "emek" diye tanımlanması bende doğru çıkmadı. Kısacası 'hayatta kalma' adının bile zaman zaman "emek" diye adlandırılıyor olmasının, şu an üzerimde yaşattığı hayal kırıklığını yaşamadan anlayamazsınız. Eski deneyimlerimin, eski değerlendirmelerinde çokça 'emeğimin karşılığını aldım', ya da 'hak ettim' yargıları, şimdimin birer yalanı oldu. Malum en basit işlerde bile, yemek yapmak olsun, tamir etmek olsun, denizde seyiretmek olsun, arkadaşlarla kaynaşmak olsun hatta sıçmak olsun zannettiğimin çok çok ötesinde bir emek sarfetmedikçe, karşılığı alınmıyor (vallahi). Bu hayatın, benim için, eski, şehir hayatıma kıyasla daha hakiki gelmesinin nedeni, tahmin edersiniz, gezegenle, parçası olduğum varlık ile kurduğum ilişkiyi daha insana uygun bulmam. Dolayısıyla, bir süre içinde harcadığım zaman ve enerjinin, bana dönmemiş olmasının haksızlık olduğunu düşünmek, içinde bulunduğum şartlar açısından çok absürd olur. Doğal olarak ben de, doğaya tabi olduğumdan ki bununla zamanın ta kendisini de kast ediyorum, bu durumları 'haksızlık' ya da 'emeklerimin karşılıksız kaldığı' şeklinde değil, gerçek dengenin bu olduğunu kabullenerek yaşıyorum, bazen de yaşayamıyorum.   Bu durumu 'denge' olarak kabullenmemin, bana ne gibi dönüşleri oluyor ya da olmuyor? Şimdi tanığı, sanığı ve hatta mağduru olduğum bu durum, bana diğer 'denge' kriterlerimi sorgulatıyor. Hukuğu sorgulatıyor, değerleri, fiyatları, emeği, zamanın ederini sorgulatıyor. Uyumsuz kalan tek şey, ise tanımlamalar, yargılar. Her şeyin doğaya tabi olduğunu düşündüğünüzde, 'denge'nin bozulmasına imkan yok, ki bu da sadece bir düşünce. Tabi 'insan' çıkarı doğrultusundan baktığınızda, dengeleme konumunuzdan memnun olmayabilir, ve diğer unsurlarla oynayıp, kendi konumunuzu tekrar belirlemek isteyebilirsiniz, tabi bu 'diğer' unsurlar açısından bakıldığında ne kadar adil olur, o da bu tartışmanın konularından. Bu da insanın aklına, yeni zamanların düşüncesi olan, 'görecelik' hikayesini çağrıştırıyor, bu da bizi 'hakiki' bir doğrunun olmadığı sonucuna götürüyor. Çünkü her zaman, bulunduğumuz konum var olduğu sürece, tahayyül edilebilecek olasılıklar bütünü, sınırlı kalmaya mahküm. 'Denge' yi kabul etmek, bir noktada olasılıkları ve hatta gerçeği bile önemsizleştiriyor, tabi hedefleri de. Ama tabi, bir engelle, tükenene kadar uğraşmışsanız, bitkinlik, sizde olasılıklara bel bağlamanızı sağlayacak bir etkide bulunuyor ki, bu da kısa ya da uzun vadeli öngörülerinizi oluştururken, inancı, umudu ya da çaresizliği bir saplantı gibi zihninize oturtuyor. Batıl inançlara, aydınlık bir gelecek hedefine, ilericiliğe, kadere, kaosçuluğa, çöküşçülüğe inanmaya başlayabilirsiniz. Bu inançlar, tüm görüşlerinizi etkileyeceğinden, (tutarlı olmak zorunda da değilsinizdir), baktıklarınız da, gördükleriniz de belli bir sınırlamaya mahküm olurlar. Ben de daha fazla anlamak isteyen biri olarak, görüşlerimin tutarlılığını, 'denge' uğruna feda ettim. Bu da beni, savunucusu olduğum her alanda, düşüncede, fikirde kendini gösterdi. Hiçbirşeyin savunucu artık olamayacak olmak, belli bir çöküntü yaşatıyor açıkçası. Malum zamanlar, insanların, savundukları üzerinden tanımlandıkları bir zaman. Doğal olarak, düşüncede ve eylemde tutarlılığı bir değer olarak görmemek, hala biraz ters gelse de, hakikati, 'sabit bir hakikat' fikrinden daha gerçek gibi. Bulduğum toplumun değerleri açısından beni zorlayacağı kesin. Daha fazla anlamamı sağlayacağını düşündüğüm bu yaklaşımın, beni de anlaşılmamaya iteceği gerçeğini kabullenmek zor olacak gibi. Tabi, bir de "tutarlılık" denen kavramı da genişletebilirsiniz- değiştirebilirsiniz, tıpkı bir matemetik formülüyle oynar gibi, ama bunun da sonucunda pek değişik bir, oluş ihtimali doğmuyor gibi. Bir şeyleri taraftar gibi savunmaktan vaz geçmek zorundasın gene.   Bu ikisi 'acı' ve 'emek' birbirinden tamamen farklı iki kelime ve kavram olmasına rağmen neden yan yana bu kadar yakışıyorlar? Nedense insanlık tarihini araştırdığım şu günlerde (daha çok tarih bilimini araştırıyorum), düşündüğüm: ne kadar zamandır biz insanlar arasında, acının negatifmiş gibi, bir pozitif karşılığı olacağı düşüncesi yaygın? Daha bulamadım, epey eskiye gitmek gerekiyor. Bu pozitif karşılık da, yani acının karşısında hak ettiğiniz bir ödüldür ve bu ödül, acınızın karşılığı, dayanmış ve atlatmış olmanız değildir. Bir ödül olmalıdır bu karşılık, mesela cennet gibi, acı çektirene ceza olabilir o da zaten cehennem oluyor. E bazılarına göre, "cennet de cehennem de burda" (yaşarken yani). Bazıları sevgiye inanıyor, "verirsen alırsın ama, karşışıksız olmalı". Bazıları için, üretmek de böyle; "Üretme süresince acı çekersin, ama bu acılar doğum sancısı gibidir." ya da pozitif karşılık para, saygınlık da olabilir. Kim bilir daha aklıma gelebilecek, daha bir sürü, basit gündelik gaye, inanç var... İşte buralar, işe, hata gibi karışan, "emek" kavramının acıya bulaştığı yerler. "Cenneti hak edenler"in, ÖYLECE 'iyi' olmadığını biliriz, iyi olmak için kesin emek harcamışlardır, bu emekler de dökülürken tabi ki acı da çekilmiştir ve hakkıyla cennet de hak edilmiştir. Ben burada düşüncemi dile getirmeliyim diye düşünüyorum, yalnış anlaşılmamak adına, o da: İnsanların kendilerini 'iyi' yapmaya yönelik çabalarının, bir kimlik sorunu olarak görüyorum, kabulenilemeyen bir oluş. Bunun da , herşeye karşı, benzer bir müdahale ihtiyacının; hakkı da doğuracak konumları oluşturduğundan, başlı başına yaşama, biçimini hadsizce verecek, derin, ısrarlı bir yaklaşım olduğunu görüşündeyim. Ama bu yaklaşım, derin olduğu kadar karanlık ve tek bir istikameti çağrıştırıyor. Yolda yol ayrımı yok, tek yol... Ne kadar seçimlerin önemli olduğu yaklaşımlar, bana özgürlüğün karışıtını çağrıştırıyorsa da, (şimdiye kadar özgürlükleriyle etkileyici bulduğum insanlar hiç de seçim hakkına sahip insanlar değildi.) derin ve tek yol olan bu yaşama biçimi de bana muafazakarlığı çağrıştırıyor. Neticede acı ve emek kelimelerine dönersem bunlar birbirlerine akraba gibi görünmelerine rağmen, birbirleriyle hiç alakalı olmadıklarını hayal etmek bile, 'iyi' ve 'kötü' kelimelerinin barındığı durumlarda, sıfatları değiştirdiği gibi, 'kazanç' ve 'hak' kelimelerinin de densizce birbiri yerine kullanabileceği bir ortamdan, insanı, uzaklaştırıyor. (Hak söz konusu olduğunda sorumluluk da konuya girecek tabi, ama şimdi, bu yazıda girmeyeceğim. ) 'iyi' ve 'kötü' nün çöküşü ise, en büyük sınırımız olan vicdan'ı rahatlattığı için, insan kendini, sınırlarını aşmış, yeni bir deneyimle karşı karşıya olduğunu kavrıyor. Bu da şimdiki algıma göre, özgürlük kavramını bir adım daha kendine yanaştırıyor. Ayrıca son zamanlarda insanın kendinden tatmin olma yollarının bir kurs ücreti kadar kısaldığı şu dönemde, insanın 'hakikat' karşısında beklentisini yükseltirken, edindiği takdir ve gururlar, onu, 'hakikat' karşısında sadece çaresiz hissetmesine neden oluyor. O yüzden, harcanan emeklere göre, sonuçları değerlendirirken, öncelikle neyi 'emek' diye tanımladığınızı iyi bilmek gerekiyor. Emeğe göre sonuçların değerlendirilmesi, tek değerlendirme şekli değildir pek tabii ki, bu sonucun topluma faydasının dokunup dokunmamasına göre de farklı bir değerlendirmesi de olabilir. Harcanan emeğe göre değerlendirilen bir sonuçtan da benim anladığım, 'uzun bir çalışma süreci', 'süreç boyunca çıkan engellerin zorlayıcılığı' emeğe alkışı hak ettirenlerden, akabinde; işe-sonuca da... Bu da bende, sadece harcanan zamana vurgu yapan, uğruna harcanan zamanın çokluğunun ve yoğunluğuna göre, sonuca da değerini kazandıran kritermiş izlenimini veriyor. Zamanın büyük bir değer olduğunu düşünürsek, bazı eylemlerin (mesela yolculukaların ya da araştırmaların, ya da iletişimin), süresinin kısalması, sonucu aynı değerde tutar mı? Madem süre, emeğin kriteri, neden dikkatimizi, paramızı süreyi azaltan öğelere veriyoruz, madem emek önemli, madem emek, 'sonuç'ların değerini belirleyen kriter? İşte bu nokta önüme çıkan: Bugün insanların 'emek'i, göz önünde, tebrik ve takdir etmelerinin bir yalan olduğudur ki, bu gibi davranışlar da 'emek'in içi tamamen boşaltılmış bir iltifat havasına sokuşturulmakta. Yoksa her yorgunluk emek olsaydı, adalet de, epey değişik bir kavram olmalıydı.   Ben bunları niye anlatıyorum? Şu an 7 haftadır aynı demir yerinde, düzgün hava koşullarını, neredeyse hiç karaya çıkmadan bekliyoruz. Önümüzdeki 360 mili gideceğimiz, keyifli, huzurlu bir seyir yapacağımız şartlar oluşmadı. Cehaletle çıktığımız bu yolda öğrendiklerimizden biri de, seyirde zamanın ne şartlarda geçeceğini planlamak, huzur açısından önemli. Biz de dedik ki: "Çok zor seyir atlattık, şimdi aşağıda (güneyde) motivasyonumuz tam olsun diye, eziyetsiz bir seyir yapalım". Başladık, sabreden derviş, muradına ermiş deyimleri ile beklemeye, tabi bu yaklaşık 3-4 hafta öncesi. Sonra karşılaştığımız, hayran olunası deneyimli denizcilerle karşılaştık, onalardan da öğrendik, işimizi kolaylaştırdık : neyle karşılaşacağımızı daha gerçekçi, imkan şartlar ve uyum sınırımızı da ayarlarsak huzurlu seyir geçireceğiz, yani; hava şartları değişmiyorsa biz şartlarımızı esnetelim dedik kısaca. Ama liman girişlerinde risk almak istemiyoruz, malum kıyıya yakın sert şartlar en korkutucu olanı. Kriterlerimizi düşürmüş olmamıza rağmen, hava şartları bir türlü çıkmamıza izin vermedi. Biz demir yerinde, gelen rüzgarın yönüne göre, bir kuzeyine, bir güneyine mekik dokuyoruz. İki gece demirde zor anlar yaşadık, dalga ve rüzgar teknenin zarar görmesine neden olacak kadar fazlaydı. Sizin anlayacağınız bu günlerimiz de, pek huzurlu geçmedi. Sizin anlayacağınız, yüreğimiz, enerjimiz ve zamanımız tükenmekte (ama bitmeye yakın değil). Biz ise bu kadar sarf ettiğimiz 'emek' bizi Patagonya'ya huzurla ulaştıracak mı? Patagonya'ya gitmek uğruna yaşadığımız sıkıntılar dengesini nasıl ve nerde bulacak?, diye düşünüyoruz. Umduğumuzdan çok olan sıkıntılarımız, acaba huzur-keyf beklentilerimizi yükseltirken, bildiğimiz de: "Beklentimiz yükseldiği için yeni bir hayal kırıklığına maruz kalacağız", diye düşündürüyor. Görünen o ki, yüzyıllar içinde insanın dayanıklılığı değişmediyse bile, dayanıklılıkla ilgili fikrimiz, önyargımız geçen yüzyıllardan bu yana oldukça yolunu şaşırmış. Görünen o ki, "güçsüzlüğüne" ve "becereksizliğine" umuduna rağmen ikna olan yeni insan, çırpınmayı mücadele zannederek, 'sistem'e olan mahkümiyetini kabul etmiş gözüküyor ki, 'sistem'in hayatta kalmasını sağlayan, bu altmetin; insanda 'değişim'in karşıtı olarak da SADECE "devam etme" eylemininden öte bir olasılığı, hayal etmesini de engelliyor. Biz de yeni iklim ve coğrafyanın arifesinde, kendimizde "herşeye rağmen"in karşısına, nasıl bir itici güç bulabiliriz diye, deneyimliyoruz. Başarı hedefinden uzak Cahil Cesareti projesi, bunu gerektiriyor. Önümüzde bizi bekleyen, bizim için önemli bir deneyim olacak seyrin bizde neleri değiştireceğini, merakla ve sabırla bekliyoruz.
1 Ekim 2015 , Perşembe 16:38

Capo Verde'de yollarımızı birleştirdiğimiz Beduin ve Abraxas'ın ardından Moose teknesi ile de birleştik. Zaman zaman planlar değişse de , Patagonya'da beraber olacağız. Beduin ve Abraxas tekneleri kaptanları Aleko ve Stepke ile aileye dönüştük. Hatırlarsanız direğimizi de onların ustalığı ve bizim çıraklığımızla tamir etmiştik. Moose teknesinin sakinleri ise Kevin ve Lusy onlar da genç olmalarına rağmen, deneyimli- profesyonel yelkenciler. Yemek pişirmeyi, oyun oynamayı seven bu çift ile de ailesel bir ilişki kuracağımız aşikar. Beraber Rio'ya 90 mil mesfedeki Mamangua fyord'u buraların cenneti. Küçük köyler, yemyeşil kıyıları, kıvrıla kıvrıla şekillenen koylar. Heryer demir yeri. Yola çıktığımızdan beri ilk kez, neredeyse günde iki kere demir yeri değiştirerek, manzaramızı yeniledik. Bazen su almak için önüne demir attığımız bir köy, bazen bira içmek için önüne demirlediğimiz bar, bazen de ıssıslığı- teknede yaşamanın tadına varmak için önüne demirlediğimiz orman... Güzel yemekler, yelken yarışları, bol gülümsemeli paylaşımlar, 4 tekneyi günden güne daha da bir aile durumuna taşıdı. Bir kez daha paylaşmanın gücünü, kendi doğamızı hissettiğimiz bir deneyim yaşadık. Tabi her "gül" gibi bu günlerin "diken"i baş edemediğimiz, günlerce yana yana kaşıntılara sebep olan sivrisinekler hayatımıza renk kattı. Hem yelken yarışı yaptık, ki bizim için kum bankına oturunca ve hafif rüzgarda manevra yapamayınca son buldu, biz de yarışın fotoğrafçısı olduk. Dingi ve pedalboardlarla nehirin derinliklerini keşfettik ve kısa ama dik bir yürüyüşle tepelerden manzarayı seyrettik. Aşağıdaki linklerde Mamangua hatıralarımıza bakabilirsiniz... http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=100 http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=101
28 Temmuz 2015 , Salı 16:56

Diyebilirim ki, bu yolculuğun en önemli kıymeti, yaygın kanıların aksine olaslıklarla karşılaşmamız ve yaygın kanıların güvensizliğinin bizi özgürleştirmesi oldu (şimdiye kadar). Yani kısaca ezberlediklerimizin, hayatımızı ne kadar kısıtladığını farkedecek kadar, ezberlerin bozulması. Bu duruma, basit bir örnek vereyim: Denizin uçsuzluğunu; durgunken değil, hareketli iken hissediyorum. Durgun deniz bir şekilde, beni de küçültüyor, durgunlaştırıyor, alanımı daraltıyor. Ufka baksam bile, uçsuzluğu yaşamakta zorlanıyorum, aslında uçsuzluk aklıma gelmiyor desem daha doğru olur. Hareketli denizde, hareketin büyüklüğünü fark etmek, alanın da genişliğini daha iyi tahayyül ettiriyor, malum: alan+zaman= hareket, ya da tersi. Düşün, bir film izliyorsun, denizin ortasında durgun suda bir gemi var, etrafta kara görüntüsü yok, uçsuzluk düşünmezsin; ama büyük bir fırtanının, kabarmış bir denizin ortasında bir gemi görüntüsüyle karşılaştığında, hiçbiryerin ortasındalığı hissedersin, dolayısıyla uçsuzluk da peşisıra bekleyen kardeş his . Ama 'uçsuzluk hayal edildiğinde durgun, hareketsiz, monoton bir uzam görüntüsü ilk akla gelir, hareketli-coşkulu değil. O yüzden “yeni” fark edilen; hem başından beri bildiğin, hem de onun karşıtı, ezber sayılacak, denetimsiz “ saptırılmış bilgi” yi karşı karşıya, bırakıyor. Bu da, kişilikte bir yapı taşında değişikliğe, berraklığa neden oluyor. Tıpkı büyük bir binanın altkatlarında-omurgasında bir şeyi değişitiriyormuşsun gibi . Doğal olarak, bundaki üst katlar (ya da yüzydekiler) buna göre, değişen o parçanın üstüne dengeli bir şekilde yükselmeliler. Bu yeni köke uyum sağlamalılar. Biraz binayı organik bir yapı olarak hayal etmek lazım tabi. Neyse biraz zorlama bir örnek olmuş olsa da demek istediğimi anlatabildiğimi sanıyorum. Öncelerden başka bir örnek: Mesela Fas'ta çölün canlılığı beni çok etkilemişti. Ezberlediğimize göre 'Çöl ölüdür' ya! Ama çöle bir gittik, bambaşka bir yaşam ortamı, tekbaşına yaşayan bir doku tabi ki. Su altı gibi değişik, ama cansız-ölü falan değil. Çölde de bir hayat var , çöl canlı neticede. Coşkulu, belirgin. ( Ev sahipliği yaptığı canlılar, insanlar, develer de cabası; değişik akan bir zaman...) İşte hem yanlış ezberlenmiş bir yaygın kanı, hem de başından beri de bir yerlerimizde bildiğimiz bir gerçek karşı karşıya. Bir “yaşam alanı”nı düşündüğümüzde, çok çeşit hayatı dar bir alanda görmek bereketmiş, canlılıkmış gibi olan kanı, yine Yanlış ama yaygın bir kanı. Her yaşam alanının, kendine özgü bir yapası var, istatistikçi gibi mevzuya yaklaşmak, büyük bir yanlıgıya, Yanlış bir önyargıya neden oluyor. Beni tüm şaşırtan, kendi konuları harcinde- ama eminim 'doğa' algısı üzerine olmasının etkisi de büyük- 'yaygın kanı'nın beni ne kadar sınırladığına uyanamamış, daha önce hiç düşünmediğimi fark etmemiş olmamın farkedişi. Bu da 'adalet', dolayısıyla 'özgürlük' kavramlarımı sarstı . Neticede görüyorum ki: düşünmek, algılama konusunda çok da yardımcı bir eylem değilmiş. (Gene de, anti-parantez, düşünerek rahatlamaktan da kendimi alamıyorum.) Yanlış eğitim ve manipulasyon ,“zaten..” diye bildiğimiz durumları, şartları, bağları sorgulamamızı engelliyor. Tüm bu gözlemlerde ve tanıklıklarda, zaman algısının temel olduğunu düşünüyorum. Zaman-mekan bağlamı değiştikçe, hareket de dolayısıyla yaşam da değişiyor. Süre kavramının, koldaki saatle ölçüldüğü ve “zamanı boşa harcamama” ezberi- alışkanlığı, meğer bizi hayatın güzelliklerinden mahrum etmiş. Bir şeyleri kaçırmamak için harcadığımız çaba, yaşadığımız andan bizi uzaklaştırıp, gelecek hesaplarına mahküm ederken, geçmişi didiklemek köklerimiz-temelimizle ilişki kurmanın tek yolu olmuş. Gerçekten medeniyetin konforundan uzak, hayatı idame ettirmek zor. En basidinden, evde kullandığınız tüm tatlı suyu taşıdığınızı düşünün, harcıyacağınız zaman ve enerji ve organizasyonu düşünün. Herşeyle tek başınıza baş ettiğinizi: mesela, Uğur'un anaflaktik şokunda, ambulans çağırma ya da hastaneye gitme imkanımız olmadığından, durumla kendimiz baş etmek zorunda kalmıştık . Bu durumla baş edebilmek, bir tatmin yaşatıyor, neticede her anınız anlamlı, anlam katmak için yoğunlaşmanız gerekmiyor. Üstesinden kendimiz geldik. Doktora, hastaneye muhtaç olmadık. Tükettiğimiz, atığını çıkardığımız, bozdulan, işleyen herşeyden bizzat sorumluyuz, işi de boka sararsanız, durumla da siz baş etmek zorundasınız yani, “parasını vereyim hallolsun” yok. Çözümün para olmadığı bir ortamda yaşamak, yaşamayı da, hedefleri de, hayalleri de daha anlamı yapıyor. İnanın toplatılmayan bir çöp bidonunda Blue Belle'den 4 ay önce çıkan çöp poşetiyle karşılaşmak beni çok şaşırttı, nostaljisel bir durum oluştu. O çöpün çıktığı zamanı hatırlıyorsun, ve öyle “kapının önüne koyuyorsun ve ortadan kaybolıyor” ilizyonuyla görsel olarak da yüzleşiyorsun. (Tabi insanlar arası yardımlaşmayı da es geçmemek lazım, malum o da insan doğasında var.) Bizi bize satan bu “ileri” uygarlıktan koptukça, geçirdiğimiz vakit anlamlaştı, hayat doyurucu olmaya başladı .Yaygın kanının aksine 'eğlenmek' tatmin edici bir hayat gayesi değil, zaten ne kadar eğlenebilirsin, bir yıl boyunca mı? Mesela artık kendimi, yaşamak kolaylaşsın diye meşgül tutmaya çalışmıyorum. Öylece durduğum çok oluyor, boş ve amaçsız. Bu süreçte, Brezilya'da tüm gün demir atöylesinde demir taşıyarak geçinen adamın, iş sonrası spor salonuna gidip ağırlık kaldırması çok acaibime gitmeye başladı mesela, ne gaye ama. Bu, bizi kendi hayatlarımız üzerinde hakkımızı kaybettiren sistem, bizi kendine bağımlı zannettirerek sömürmeye devam ediyor. Aslına bakarsanız, sistemin dışında yaşasam, yemeğimi bulur, kendi barınağımdan sorumlu olup, suyumu bulabilirim, yaygın kanının aksine o kadar da zor değil, zaten bir yerlerimizde biliyoruz. Zaten Dünya benim yaşam alanım olduğu için “varım”. Dolayısıyla bunlarla (hedefinde) yaşamakla, bunlar hedefinde para kazanmak için yaşamak, doğallığımızı bozan, doyısıyla iç huzurumuzu bozan en temelden kültürel bir müdahale. Para kazanmaın hedef olduğu bir sistemde, “başarı” diye sanal bir kavram var, bu da yapımıza ters olduğunu düşündüğüm hırs ve rekabet gibi bahanelerle, psikopatlığı haklı ve doğal gösteren, davranışlarımızı-kimliğimizi bozan bir yapıya sürükleniyoruz. Bu dediğim herkesin biryerlerde bildiği bir gerçek olmasına rağmen, kimse köşeyi dönmeye hayır diyemiyor. Doğal olarak da para harcadıkça ürettiğimiz hissine kaptıran, daha da ötesinde “üretme” durumuna ulvi anlamlar da yükleyen bu “ileri” uygarlık, pek ileri değil. Her birimizden hayatlarımız için haraç kesilirken, 'hak etmek' için bir şey yapmamız gerekiyormuşçasına motive ediliyoruz. Neticede gereksiz malzeme ve hizmet tüketirken, gerçekten üretmekten de mahrum bırakılıyoruz, yaşadığımız alanı, alanı paylaştığımız canlıları (insanlar dahil) sömürüyoruz. Bu, gerçek yaşam alanımızla kurduğumuz ve birbirimizle olan ilişkiyi bozan, üstelik sistem tarafından da sanki bu biz insanoğlunun doğal hadikapıymış gibi dayatılan, tür olarak sözde 'kader', 'lanet'imiz miş gibi anlamların altında bizi ezen, müdahale olasılıklarını, bizi pasifize ederek, “kabullenme” kılıfı altında oyalayarak, inandırarak engelleyen, zamanın değerlendirilmesi dayatmasıyla, bizi kolumuzda saatle ordan oraya koşturarak yaşanan hayat ve suçluluk duygusu. Bu yüzden hissedilen hiçlik duyguları, doldurulması gereken boşluklar, anlamlar var. Bireyselleştikçe herşey anlamlaşacakmış gibi. Halbuki yaşamın anlamı, bir şeye yoğunlaşmaya, kendini terbiye etmeye daha doğrusu bir çabaya bağlı olmamalı. Bireysellik ve mütiş ulvi değerlerimizden olan insan hakları, bizi özgürleştimekten ziyade koparmaya yönelik. Kitleselliğimizi, sıfatlarla (din, din, ırk, sınıf, cins vesaire) ve bireyselcilikle kaybediyoruz, örgütlenme becerisinden yoksun kalıyoruz, unutuyoruz, felç gibi bişey. Ama unutmuyoruz işte, bir yerlerde ne olduğumuzu da hep biliyoruz, sadece inanıyoruz “yaygın kanı”ya. Spor salonlarında şekil verilen vücutlar, temizliğin vazgeçilmezliği, uzun ömür, sıradışı olma çabası ve başarılar... Kendimizi giydiklerimizle, kokumuzla, içtiğimizle, aksesuarlarımzla, gittiğimiz yerle, evmizin mobilyasının tarzıyla, ilgi alanlarımız ve hobilerimizle ifade ediyoruz. Hepsi satın aldığımız şeyler, hizmetler. Artık bir kursa yazılmadan kimse bir şey öğrenemiyor. Para harcamadan gezemiyor bile, yasak. Düşündüğünüzde, eğer gerçekten 'vakit kaybı' diye bişey varsa,o, spor salonunda yapılan hedefsiz eylemlerde, satın alırken harcanan vakitte, satın almaya teşfik edilirken bizden (reklamla) çalınan zamanda- manüpule edilen algımızda, üç gün sonra unutacağımız, müdahale etme olasılığımız olmayan bilgileri takip etmemizde, çaresiz hissetmemizde, temiz-iyi-doğru-erdemli olmak için verdiğimiz uğraşlarda, tabi ki süre hesabı ile hareket ettiğimiz 'an'ların hepsinde. (İlerleme, sivrilme gayelerini içselleştirmeler, doğallaştırmalar falan. Zaten düşünsenize 'doğal' ne kadar yapay aslında. Doğada olan herhangi birşeye doğal der misiniz? Ben demem, mesela: “Şu ağaç ne kadar doğal.” , “Denizin kokusu ne doğal.”, “Şu çiçeğin doğallığına bak.”, “kuşların sesi ne doğal geliyor.”, ve saire. Dolayısıyla, doğal diye bir özellik söz konusuysa, kesinlikle bu 'doğal' özelliğe sahip şey, doğal olarak 'doğal' değil demek. Benim favorim %99 doğal deterjan... Sanki miktar meselesiymiş gibi, bu da yanlış yaygın kanılardan biri mesela. ) Yaygın kanılarıma derinden bakma fırsatı yakalamışken, gene hepimizin temelde hep bildiği, zaman zaman muhabetlerin de konusu olan bir klişe ya da klasik, aslında herkesin içini de rahatsız eden, 'içinde yaşadığımız bu boktan sistem'e konuyu döndürmeyi uygun buldum. Hep söylenen şeylere yeni bir şey katmaktan ziyade niyetim bu konuyla ilgili ezber bozmaya niyet edilirse; yaygın kanının aksine, bu uygarlığın yararına yaşamamanın o kadar da zor olmadığı. Üstelik bu çevremizdekilerle de bağımız güçlendirecek bir girişm, öyle sosyal bir kopukluğa mahküm olunacağını düşünmeyin. Bir şeye karşı olmaktan bahsetmiyorum, hizmet etmemekten bahsediyorum. Ne kadar cümle negatif ya da pasif bir eylemmiş gibi gözükse de, size kalacak hayatınızdan bahsediyorum, ama tabi şimdi yaşadığımız sistemin aksine, öyle ipler- kontrol sizde değil. Olmasın da zaten, güneşe, suya, toprağa, birbirimize bu kadar bağlı iken nasıl mümkün olabilir? Yani özgürlük öyle tekbaşınalık ya da seçeneklerden istediğini seç beğen yap bir hal olmamalı zaten. Böyle bir kültür doğada var olmadığı için, özümüze adapte olmak zannettiğimizden daha kolay, neticede herkes de doğanın kendisi-parçası değil mi? Hazır Dünya hala bizim temel ihtiyaçlarımızı karşılamaya müsaitken. Yaygın olanın gerçek ve tek olduğunu düşündürecek elimde en ufak bir kanıt yok yani. Son günlerde kuşları seyretmekten çok keyif alıyorum. Onları tanıdık olduğumuz hareket ve davranışlarda gördüğümde, heycanlanıyorum, mutlu oluyorum, coşkulanıyorum. Bu kadar basit ve sıradan bir var oluştan heycanlanması, mutlu olunmasının kolaylığı cezbedici değil mi? Bu durum, ihtiyaçlarımın zannettiğimden de az olduğunu bana düşündürüyor. Çünkü önemli ve öncelikli bulduğum, yaygın ulviliklerden ( sentetik değerlerden) bir bir kurtuluyorum, umarım hepimiz gibi. Rio'dan Sevgiler Maral  
6 Temmuz 2015 , Pazartesi 15:56
Son Eklenen Fotoğraflar
Son Eklenen Videolar


Bizi Destekleyenler

İLETİŞİM GÜMRÜKLEME

MED MARİNE

LALIZAS

GLOBALSTAR

TURIMPEKS

JOTUN

ADMİRAL

UK SAILMAKERS

KAŞ MARİNA

ÇEKİM HALAT

KARABULUT

DENPAR

BAŞARI SİGORTA