Son gönderilenler

Bizi twitter'dan da takip  edebilirsiniz, tıpkı facebook'tan( facebook.com/cahilcesareti) da edebileceğiniz gibi.  "cahilcesareti_" twitter adımız!
24 Ağustos 2014 , Pazar 22:45

Bizden yaklıaşık 1 saat önce Grand Kanarya, Las Palmas limanına meğer başka bir türk teknesi de giriş yapmış. Yola çıktığımızdan beri karşılaştığımız ilk türk teknesi olan "Theta", 6 kişilik mürettebatı ile Kasım 2014 'te ARC'ye katılarak, Atlas Okyanusu'nu geçecek. Maceralarını ve ARC ile deneyimlerini  sailingyachttheta.blogspot.com adresinden takip edebilirsiniz. Bize verdikleri nevale ile karnımız bir hafta daha tok. Üstelik menüde kangal sucuk bile var!
24 Ağustos 2014 , Pazar 22:26

  Uzun zamandır, yaklaşık 3 aydır siteyle ilgilenemedik. Ne derseniz haklısınız, "Nerede kaldı, paylaşım" . Şimdi neler oldu onu anlatalım; kendimizi de gelecekti özenimizle affettiriz. Mayıs 2014'ün sonunda Türkiye'yi ziyaret ve vize almak için döndük. Sokakta müzik ve dans işine gireceğimizden, vizemizi yeniledik, böylece, kimlik kontrolü yapıldığında ki; yapılıyormuş, kaçak pozisyonda kalmayalım. EVET vizeniz bitiyorsa, eve dönüp tekrar almak, tek yasal seçeneğiniz. G.Amerika'dan da Türkiye'yi ziyaret etmek, maddi açıdan mümkün olamayacağı için de kaldık Türkiye'de tam 2 (iki) ay. İki hafta önce, şımartılmış döndük evimize. Fakat Grand Kanarya'ya gidiş planımız, her planımız gibi sarktı. Bunun nedeni, Kaptan'ı yatağa düşüren, beklenmedik virüs.  Yarın Grand Kanrya'ya doğru yola çıkıyoruz. Bakalım adalar arası meşhur "exeleration zones" denen bölgelerin rüzgar nasılmış. Niyetimiz, orada çok kalmadan Teneriffe adasına geçmek, orada sokakta daha rahat çalışabilecekmişi gibi duruyor. Ekim 2014'te ise bir hafta sürecek olan seyirle Cape Verde adalarına varacağız. Henüz Cape Verde adaları ile ilgili, hiç araştırmadık. Vaktinden önce derse çalışamayan biz cahiller, sora sora yolumuzu bulabileceğimize inanıyoruz. Aralık-Ocak 'tan itibaren de Okyanus'u geçeceğiz. Hedefimiz gidebildiğimiz kadar güneyli gidip, Brezilya kıyı seyrini, daha sonrası için kısaltmak. Ama bilindiği üzere, evdeki hesap çarşıya hiç uymuyor, bakacağız. İşte bizde durum bu merkezde!   
18 Ağustos 2014 , Pazartesi 17:42

Provamızı izledikten sonra dans dersi isteyen Louis ve Bastianla, 4 gün dans dersi yaptık. Biraz sokakta, biraz kayıkta yaptığımız derslerle, yakalamaç oyunu eşlik etti. Tabi ben (Maral) koşmaktan epeyi tutuldum. Malum sahil uzun. Bastian'a özel kılıçlı bir varyasyon da yaptık. Önümüzdeki limanlarda dersin devam edip etmeyeceğine bakacağız.
17 Ağustos 2014 , Pazar 21:49

Sokakta ilk provamızı yaptık. Bakalım şapkayı ne zaman açacağız.
17 Ağustos 2014 , Pazar 21:38

Önce, bana İstanbul'u hatırlattıkları için, romantik bir biçimde onları sevdim. Bir hafta sonunda, onlardan korkmaya başladım ve düşman edindim kendime....Keyfi, konforu bozulan bir insancık olarak, onlarla aynı mekanı paylaşmaktan şikayetçiydim, dertliydim hatta mağdurdum. Yaklaşık iki ayın sonunda, nasıl yaşadıklarını, düzenlerini , alışkanlıklarını, mantıklarını anlamaya başlayınca, onları tanımış olduğum için içten içe keyiflendim, eğlendim ve kendimi şanslı hissettim, kendimi sevdim, hayatı sevdim.Bahsettiğim topluluk, bulunduğumuz limanı, hatta iskeleyi ev edinmiş, oldukça kalabalık martı sürüsü... Özellikle insana dair algımın ve bakış açımın genişleyeceği düşüncesi ile çıkığım bu yolculukta, şimdilerde edindiğim martı topluluklarının yaşamına dair olan gözlemim sayesinde ,insana ve kültürüne olan bakış açımın genişleyeceğini, deneyimleyerek , fark etmiş olmak, oldukça şaşırtıcı ve zenginleştiri oldu. Gözlemin belli referanslara dayandığı düşünülürse, bu martılarla yaşadığım deneyim, bir çok algımda tahmin edemeyeceğim referanslar oluşmasına zemin hazırlayacak gibi....Beraber aynı mekanı paylaştığımız martılar günde iki kere ortadan tamamen kayboluyorlardı, tahminim denize, açıklara gidiyorlardı. Balıkçı kayıklarının limana dönmesiyle, büyük bir yiyecek mücadelesi başlıyordu. Balığın, yiyeceğin , çığlık çığla ağız değiştirdiği, mütiş akrobatik numaraların gözlenebileceği bu rituelin sonunda, nasıl kurallandığını bilmediğim, anlayamadığım bir şekilde "bir" martının ağzında son buluyordu. İşte düzenin bu bölümünde, bizim iskele esas mesken. Yiyeceği yemeye hak kazanan martı, bizim teknenin önünde, iskelede , temizlenen, soluklanan diğer martıların içinde rahatsız edilmeden, rahat rahat kazandığı yemeği yiyordu. Her gün aynı saatlere denk gelen bu düzenli hayatı, gözlemlemiş olmaktan, parçası olmaktan en keyif aldığım noktalarından biri: İskelede tekneler için yapılmış tatlı su musluklarını kullanma biçimleri. Bu durumu fark edemeyen ben ve Uğur ilk iki gün boşa akan musluğu sık sık kapatıp durduk. Meğer bunlar (bazıları, epey farkları vardı birbirlerinden) musluğu biz kapattıkça açıyormuş, nitekim tanık da olduk. Böylece dinlendikleri, temizlendikleri, öyle boş boş durdukları iskelemizin mesken edilmesinin nedenlerinden biri de susuzluklarını giderebilecekleri, sonsuz akan tatlı su kaynağıymış. Bir gün o musluğu açamayacak olan bir tip geldi, ben de merakla bekliyorum, musluğu açsın diye... Gitti musluğun başına, su varmışçasına içti, içti, bir kaç saniye sonra hala susuz olduğunu düşündü, tekrar akmayan musluktan suyunu içti. Yaklaşık 10 dakika gitti geldi,gitti geldi, kapalı musluğa, hiç sorgulamadı neden hala susuzluğunun geçmediğini, tekrar tekrar, her seferinde ilk kez gidiyormuş gibi... Zaman sorunu yok, planı yok. Uzun bir sürecin sonunda, suyun gelmiyor olabilme ihtimalini düşündü ve ağızını, gagasını musluğun iyice çıkışına doğru dayamaya çalışırken, denize düştü. Evet düştü! Kanatlarını açmıştı, ama mesafe o kadar kısaydı ki.... Velhasıl, düşünce, bari, kaldı suda yüzdü biraz ve susmışlığını gene unuttu. Sonra olayı çözmüş olanlardan biri geldi, daha ehli, belli, daha önce o musluğu açmış olan biri. Açtı. Biz de bir daha o musluğu kapatmadık, bir yandan gereksiz akan , açık musluğu seyretmek rahatsız etse de, martıların bizden önce kurmuş oldukları düzene "insanca" müdahale etmek de rahatsız edici oldu.Martılarla olan ilşkime, bana kazndırdıklarına, farkedebilmenin coşkusuna, radarımızı- umumi martı tuvaletini- temizlerken, çıkan koku eşliğinde varabildim.Okumaya, bilmeye ne kadar aç hissetsek de, bilgiyi yaşayarak, şaşırarak keşfetmenin tadı hiçbir şeyde yok, bence. Okuyunca, duyunca bir ön yargı gelişiyor, bu da saf tanıklığı, deneyimlemeyi sekteye uğratıyor, sanki, bazen. Bazense deneyimlemeden edinilen bilgi, zaman kazandırıyor. Ama sanırım, ilişkide olduğum, parçası olduğum sistemde, söylendiği gibi, zaman kazanmak pek de avantaj değil. Artık "zaman kazanmak" kazanımdan öte , zamanın yetmeyeceği, sanal bir yaşam değerlerine delalet. Ne kadar yavaşlarsan, hayat hızlanıyor, yoğunlaşıyor; aksi taktirde hayat sana yetmiyor, yavaş kalıyor.Scuba dalışı yaparken, suyun altında karşılaştığım su kaplumbağası sayesinde, nasıl hareket etmem gerektiğini öğrenmiş, yavaşlamış, olayı o zaman kapmıştım. Sanırım hızlılık benim için, çoğu zaman mücadeleyi temsil ediyor. Ne zaman mücadele etmem gereken bir durumla karşılaşsam hızlanıyorum, "bir an önce" bitsin diye, heralde.  Seyirlerde, aksilikler yaşayıp deneyimlendikçe, aksiliklerle baş etme yöntemimiz de değişiyor. Eskiden acil durum olduğunu düşündüğümüz durumlar yaşadıkça, acelece, oldukça hemen, bir an önce, hızlıca hareket etmeye çalışıyorduk. Tabi debelenen teknede hızlı hareket etmek ve algılamaya vakit ayırmadan müdahaleye  girişmek, meğer büyük bir enerji müsrifliğiymiş. Son seyrimizde yaşadığımız dümen problemi ki, sanırım bu güne kadar yaşadığımız en ciddi sorunlardan biriydi, (Teknenin kontrolünü 1 saat boyunca, 40 knot havada, kıyıya yakınken kaybettik.) Oldukça yavaş hareket etmemize rağmen, kısa yoldan çözüme ulaştığımız hissiyatı verdi. Demek ki," Hızlı olunca, yol kısalmıyormuş". Martılarla olan ilişkim gibi bakmak, gözlemlemek, okumak yeterli değilmiş algılamaya, ta ki gerçekten paylaşana kadar, ya da paylaştığını kabul edene kadar.
23 Mart 2014 , Pazar 21:39

Maalesef uzun zamandır, günce yazmaya değer, fark edişler yaşamadım. O yüzden de, yazmak istiyor olmama rağmen, yazacak birşeyim yokmuş gibi hissediyorum, işte “tam da bu anda yazmak lazım” diye düşünüp, bilgsayarın başına oturdum. Fark ettim ki , hep iyi izlenimlerden, yolculuğun özendirici yanlarından bahsediyorum. Şimdi bu yazımda can sıkıntılarından, henüz yoluna koyamadıklarımızdan, değerli anlardan önceki uzun ve işlevsizmiş gibi gelen zamanlardan bahsedeceğim.   Öncelikle “özgürlük” kavramından bahsetmek istiyorum. Maalesef insan, “üretim”e zorlandığı alanları ve bu alanların baskılarından kurtuluyor olsa da, “özgürce” yaşamak için de, deneyime gerek var, “özgür” kalınca, bu konuyla ilgili toylukla karşılaşmak, insanı dehşete sokabiliyor. Baskının ve sentetiğin olduğu şartlarda, özgürlükten ve tabiyattan bahsetmek, tanımlamak, olasılık olarak hayal etmek , kesinlikle daha kolaymış. Ve bu kolaylık beni, olgunlaştığım sonucuna varmamı sağlamıştı. İçinde yaşadığım sosyal çevrede, sınırlarımı ve yerimi, konfor anlayışıma göre düzenlemeyi becermiştim, sonuçta. Belirtmeliyim ki “meslek” sahibi olmak, böyle bir durumda kesinlikle avantaj. Şimdi özgürüm!!!!!??? Yani yerim, yurdum, sınırım yok. Ya da her yer, yerim, yurdum, sınırım. İşte bu iki yaklaşımdan, hangisine yada hiçbirine yada herikisine olan eğiliminiz, “özgürlük” kavramınızı tanımlayacak. Benim pozisyonum ise herhangi bir eğilimden önceki “durma” anı. Oldukça sıkıcı, insan harekete geçmeye korkuyor, üşeniyor, rahatını, özgürlüğe karşı savunuyor. Bana göre “özgürlük” her zaman “üretmek” kavramıyla, ters köşelerde durmuştur. “Özgürlük”ün içinde “uyumsuz”luk yoktur, olamaz (bana göre). Uyumsuzluğun olmadığı bir ortamda, bana göre üretmekten bahsedilemez.(?) Yani her zaman konfor (algımı) alanlarımı, konforsuz hissedişlerim belirledi. Şimdi çok rahatım ama konforum yerinde değil. Konforlu ortamımı şekillendirmem gerek, ama konforsuz değilken bu çok zormuş. Nasıl sürekli bir “ana akım” olması gerekiyorsa, onun gibi bişey. Bu arada söylemeliyim ki baskılar üzerinizden kalksa dahi, alışkanlıklarınız hemen değişmiyor. Bu süreçte göstermeniz gereken sabır, apayrı bir katman zaten, ki bundan daha önce bahsetmiştim. Alışkanlıklarımı nasıl değiştirebilirim? Sizce alışkanlıklar ve bağımlılıklar arasındaki fark ne? Alışkanlıkların değişmesi (benim durumumda biri için) yeterli bir araç mıdır?   Neyse demek istediğim, insan tekneyle Dünya gezmesinde olsa dahi, hareketsiz kaldığı zamanlar aşırı olabiliyor. Hareketsiz geçirdiğim zamanlar için maalesef hep bir suçluluk duygusu içindeyim. Mesela neler yapabilirdim diye düşünüyorum: Gideceğimiz yerlere çalışabilirdim... İspanyolca öğrenmeye başlayabilirdim... Fransızcamı çok geliştirebilirdim.... Sitemizle uğraşabildim........ Daha çok Uğur'la prova yapabilirdik.... Daha iyi beslenebiliridim... Daha dinç olabilirdim... Daha fazla yelken öğrenebilirdim... vs. vs. vs. vs. vs. vs. Şimdi bunlar tam da vicdan azaplık kayıplar değil mi?   Peki hareketsiz zamanlarım neyle geçiyor? Değil mi? Asıl soru bu. Ipad'de ya da telefonda oynanan oyunlar, internet , kahvaltının sarkıtılması yöntemiyle günü oyalamak, 2-3 saatlik bir aktiflikten sonra (çay bahçesi, yemek organizasyonu, alışveriş, tekne için iş, vs) ve tabi akşam olmasıyla “film” saati. Valla aslında o kadar da kötü değil, oldukça rahat bir ortam. Ama maalesef, durmu değiştirmek için önceki durumu kabullenmek gerekir ya, işte bunun “rahat” olduğunu kabul etmek zor. Daha önce içinde bulunduğum şartlar beni hep “üretmeye”, “gelişmeye”, “inşa etmeye” şartlamış. Muhtemelen ben geçirdiğim (bana göre harcadığım) bu zamanları “oh ne rahat” demeden değiştiremeyeceğim.   Bazen havaya bağlı hareket etmek zorunda olmak, özgürmüşüm hissiyatını zorlasada, hiç bir zaman kendimi mevsimin,iklimin, coğrafyanın, gezegenin baskısı altında hissetmedim. Konfor alanımı, sınırlarım belirler herhalde. Ama başkasının bana koydukları değil, benim kendim için koyduklarım. O da bende meğer pek yokmuş, ben başkalarının sınırları arasında takılıyormuşum, şimdi gezegenin sınırları arasında takılma fikri, bana henüz ağır geliyor, boyumu aşıyor gibi.   İşte bu “gezegenin sınırları arasında takılma” fikri, kulağa çok havalı gelse de, beni yüzleştirdiği durum ortada. Yani türçesi “Her şeyin başı sağlık” durumu. Ben de açıkçası bu durumu idrak etmek için henüz gencim, o yüzden sırf kendi “sağlığ”ım için “zaman” ayırma düşüncesini hazmedemediğimden, çürümeye istikrarlı bir biçimde devam ettiğimi fark ediyorum, ama birşey de yapamıyorum...(:) ) Bir de doğanın, özgürlüğün, tekbaşınalığın bu tarafı var, hadi bakalım!   Valla ben şimdi yazınca, göze o kadar da kötü gözükmedi, nerdersin?  
1 Mart 2014 , Cumartesi 17:08

NERELERDEN, NERELERE ! (Haziran 2013- Şubat 2014) 9 Haziran 2013-- Kaş Marina'dan Dünya yolculuğu için yolculandık. Heycanlı, gergin ve yorgunduk... Tekne de saklanmış iki arkadaşımızla beraber, uğurlanmadan sonra, Marina'nın önüne deriledik. Tarihe yaklaşık bir ay önce karar vermiştik, ama maalesef hava muhalefeti, yola çıkmamıza engel oldu, biz de ayrılış seromonisini yapmak zorunda kaldık. 10 Haziran'da iki arkadaşımızla Fethiye Gemiler koyunda demirlemek üzere yola çıktık. Niyetimiz Alim abi ile , Naim abiyle görüşmektik. Daha Önce Dünya turu yapmış, Alim Sür ile bir türlü görüşememiştik. Bize ev yapımı, sonra İtalya'da içtiğimizde ne kadar özel olduğunu anlayacağımız, şarap hediye ettiler. İçerken hep andık. 13 Hazian 2013-- Marmaris'e vardık. Ufak tefek son ihtiyaçlar karşılanıp, yola çıkacaktık. İki arkadaşımız da burada bizimle vedalaşıp ayrıldı. Fakat demirde, motora giren tuzlu su olayının başlattığı talihsizlik ya da başka bir açıdan şansımızla planlar yavaş yavaş değişmeye başladı. Haziran Sonu 2013-- Yolda başımıza, motorla ilgili bir talihsizlik gelmesindense, yola biraz daha geç çıkmayı göze aldık, zaten oldukça erken yola çıkmıştık. Tekneyle yaklaşık 5 hafta Bozburun'da kaldık. Motor rektefiye oldu. (ikinci kez). Gülhan Usta'nın fedakar, özverili, ustaca çalışmasıyla... Temmuz Sonu 2013-- Derinlik göstergemiz bize ayak bağı olacak gibiydi, son kez bir günlüğüne kara çekilmemiz gerekiyordu. Yol göstericimiz, has destekçimiz, arkadaşımız Levent bize bir kıyak geçip, karaya çekilme olayını ayarlayacaktı, ondan sonra ver elini Yunan adaları!!!! 13 Ekim 2013--- Yaklaşık 2,5 ay Palmarina'da kaldık. Aklımızda olan, ama “neyse, idare ederiz” dediğimiz tüm ihtiyaçlar, Levent'in kanatları altında çözüldü.Ve 13 Ekimde tekrar uğurlanarak yola çıktık.... Kalimnos (19mil), Amargos (68 mil), Agina (139 mil), Oradan Corinth (Korent kanalı)'ı geçip, Kefalonia'da 6 saat mola verip, Sicilya (Milazzo)'ya vardık (302 mil), Sardunya adası(307mil)'na 29 Ekim 2013'te vardık. Toplam 1003 mil mesafe geldik.Toplam 6 gece seyir yapmadan dinlendik. Bu seyrin “Aman sezon kaçıyor!” diye, 192 saatini motorla, 25 saatini yelkenle geçtik. 16 Kasım 2013-- Mevsim itibari ile Balear Adaları için 3 temiz fün yakalayamayacağımıza karar verip yolu bölmeye karar verdik. Carloforte'ye (63 mil) doğru yola çıktık.( Cagliari- Sardunya'dan). 27 Kasım 2013-- Mayorka'ya doğru yola çıktık.( 254 mil). 54 saatlik seyrin sadece 8 saati yelken yapabildik. Ne olursa olsun bir an önce, mevsim geçmeden Cebelitarık'ta olmak hedefimizdi. Anca denk gelen şartlar da rüzgarsız şartlardı. 6 Aralık 2013-- Mayorka'dan (Porto Colom Limanı) Cartagena 'ya (238 mil) yola çıktık. Yola çıktığımızdan beri hep adalardayken, ana karaya doğru yola çıkmıştık. 14 Aralık 2013-- Cartagena'da tanıştığımız yaşıtımız yelkencilerle yolumuzu birleştirmeye karar verdik ve Cebelitarık'a (245 mil) kadar beraber seyr etmek için yola çıktık. Categena'dan itibaren nerdeyse tüm yolu yelkenle geçmeye başlayınca, yelken ve denizle ilgili düşüncelerimiz derinleşti. 22 Aralık 2013-- Dura dura geldik. Cebelitarık La lineadaki marinaya bağlandık. 9 Ocak 2014-- Beraber seyr ettiğimiz teknelerle, Cadiz'e (77 mil) doğru yola çıktık. Vize ile ilgili sıkıntılarımız yüzünden, Fas'a geçememiş olmanın gerginliği ile doluyduk. 13 Ocak 2014-- Cadiz (ispanya)'den, Fas Mohemmedia'ya (190 mil) doğru yola çıktık. 18 Şubat 2014-- Şu an hala Mohemmedia'dayız. Yelkenin tadını alınca, aceleci tavrımızdan vaz geçmeye karar verdik. Yelken ve deniz, bizce zamansal kaygıları kaldırmıyor. Böyle bir tasa varsa, zamanmıza yazık oluyor. Gezmek, anın, mekanın, tadını çıkarmak için elimizdeki fırsat, ender bulunan türden. Bu sene Okyanus geçişini yapmamaya karar verdik, hazırlık sürecinden beri içinde olduğumuz “haldır, haldır” tavır, parçası olduğumuz yolculukla bağdaşmıyor. Önümüzdeki sezonu Kanaryalar, Cape Verde adaları ve Senegal'de geçirmek planımız. 2014 sonbaharında da Güney Amerika'ya doğru yola çıkacağız.(bir aksilik olmazsa :))
20 Şubat 2014 , Perşembe 12:21

  18 Ocak 2013   Bu gün oldukça sıkıntılı bir gün. Bu gün de sıkıntıyı , sınırlarımla öğreneceğim demek, malum bu yolculuğa başladığımızından beri, fikrim artan tek konu “kendim” oldu.(Maalesef mi demeliyim, şanslıyım ki mi demeliyim, bilemiyorum). Nasıl artıyor, valla başıma gele gele. Bu gün de içimi sıkıntısı durumu başıma geldi Hava bozuk, aybaşım gelmiş, dolunay da.(detaycılar için bir gün, diğerleri için 3 gün:)).... Dışarısı karanlık, pek çekici değil. Belki, Uğur'la benim, işimizin provasını yapacatık. ......Sonunda ben, Uğur ve Robin, dışarıya , yükselen dalgaları seyredecek bir yer bulmaya gitmeye karar veriyoruz. Yolda balıkçı Ahmet'le karşılaşıyoruz, iki gün önce tanışmıştık, biraz da sohbet etmiştik. Ama G.Amerikada ispanyolca-portekizce neyse buralarda da Fıransızca o, biliyosunuz.( Bunun da ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz, ve unutmuyoruz. :) O yüzden benim, buralılarla yaptığım şimdiye kadarki muhabbet: söyledikleri rakamı, tarif ettikleri yolu, satın almak istediğimiz şeyin ne olduğunu anlatmaya, anlamaya , çalışmak dışında derinleşemedi. Ama Allahtan ingilizce bilenler de var. Yani: Ahmet'le muhabbetimiz Robin'inki gibi olmasa da iyi.   Limanın hemen dışında , yüksek bir sahile gidiyoruz. Uffff! O ne ihtişam, o ne ihtişam. Bulunduğumuz yer, dalganın , rügarın zaman zaman bize bonkörce yolladığı, tuzlu sularlarla ıslatılıyor, buna rağmen, fotoğraf makinalarımızı çıkarıp, bu coşkulu görüntüyü fotoğraflamak istedik... Ama biliyorsunuz , böyle zamanlarda , o coşku , o fotoğrafa bir çıkmak istemez, bir çıkmak istemez. O noktadan sonra götünüzü de yırtsanız, o dalga öyle görünmez. Ama daha önce de bahsetmiştim bunun nedeni “o an içinde olduğunuz şey bir manzara değil, bir olay olduğundan” sanırım olayın fotoğrafını da , olayın başrolündekini çekip koyamazsınız, o olmaz. Neyse olmadığının örneklerini görecek siniz....   Sonra, yeteri kadar tuzlandıktan sonra, Kazablanka yönünde bir plaj muhabbeti geçti, bir Marakesh çöle girtme planları konuşuldu ve tren saatlerine bakılması gerektiğine karar verildi, bir de kebab yenileceğine..... Kebab, tren kısımlarını zırt geçiyorum, öyle uzun tasfirlili(lerle) yazmak lazım , şu an atlayacağım. Ben, Uğur, Robin, Ahmet taksiye bindik. Ahmet: Balıkçıymış, çcukluğunun geçtiği yerlerden bahsederken, nasıl balık tutmayı çocukluğundan beri çok sevdiğini anlatıyor, şehirde onun favorisine gidiyoruz. Bahsettiği 6 km'lik sahili (okyanus sahili demem lazım , arada bir hayli fark var, burada denize tapılınılabilir, öyle bir hali var.) geri Blue Belle'in olduğu Mohemmedia'ya doğru yürüdük. Biraz üfledik, biraz püfledik, biraz eğlendik, biraz yorulduk, biraz etkilendik, biraz güzel hissettik, sonuna doğru, yüzümü yakan yağmurla ıslandık, (Yolun son çeyreğinde hava kararmıştı, unuttum.) yeşil-nane çayına doğru yöneldik.     Fas'tayız, Fasta'yım, Fas'ta....................            
24 Ocak 2014 , Cuma 16:13
Son Eklenen Fotoğraflar

Warning: mysql_fetch_array() expects parameter 1 to be resource, boolean given in /home/cahilcesareti.org/httpdocs/index.php on line 337
Son Eklenen Videolar

Warning: Invalid argument supplied for foreach() in /home/cahilcesareti.org/httpdocs/index.php on line 369


Bizi Destekleyenler

MED MARİNE

LALIZAS

GLOBALSTAR

TURIMPEKS

JOTUN

ADMİRAL

UK SAILMAKERS

KAŞ MARİNA

ÇEKİM HALAT

KARABULUT

DENPAR