Son gönderilenler

Nisan ayının gelişiyle, tropiklerde yağmur mevsimi kendini hissettirdi. Aslı Erdoğan'ın deyimiyle "kararsız, ama tutkulu bir aşık gibi kurlaşan yağmur"; şu sıralar kararsızlıktan ziyade, aşkını ilan eder cinsten, yağmur sezonunun tam ortasınayız artık. İlk başlarda günde yarım saatlık sağnak yağmur, bu aralar sadece günde yarım saat ara veriyor, yukarda sanki birinin eli volume düğmesinde, zamansız kısıp açıyor, açışlar da kısışlar da tanıdık olmayan, yeni bir zamanlama durumlarını bize öğretiyor. Buraların yazında bile görünmeyen sıcak ve nemle uzun süre boğuştuk, son iki gün dayanılmaz bir hal aldı, cehennem tasfiri kafamda berraklaştı. "Sıcak ve nemle boğuştuk" ne demek? Teknenin içinde, duvarlar ve minderlerin akıl almaz bir hızla küflenmelerine tanık olduk, hiç birşey kurumuyor, biz bile. Yüzümün bir dalmaçyalıya benzer benekli hale bürüyen mantar enfeksiyonum var bir de... Yüzüme sürdüğüm krem, terden 24 saat nemli kalan cildimde vıcık vıcık bir halde, tüm gün ve gece bana eşlik ediyor. Uğur'la, sıcaktan yatakları ayırdık. Tüm gece Uğur'un terden ıslanan yatağı, gün boyu da kurumuyor, biz gibi. Ben bir süre dışarda yatmayı denediysem de her gece 1de bastıran yağmurla, tası tarağı bir an önce toplayıp içeri girdiğimde, daha boğucu iç alanda pek uyku tutmadı, bu gecenin ortasında yatak değiştirme düzeninden de biraz da yıldım. Serinden sonra, sıcağa hiç alışılmıyor. Menapoza girmiş kadınlar gibi öfleyip daralıyor, kendi terimde boğuluyorum. Bereketli tropikal iklimde, küf,mantar ve pas dışında, sivrisinekler de bir ayrı canlılıkta. G.Amerika'ya has yaşam gücü-sevinci insanından bitkisine, sivrisineğine her alanda. Yağmur birden bastırıyor, birden duruyor. Gecenin bir vakti başlayan yağmurla uyanıp, bir an önce kapı pencere kapatıyorsun, 3-4 dakka süren bu işlemin sonunda, sel-sağnak duruyor, kapatığın gibi tüm pencereleri tekrar açıyorsun . Sonra gene kapa , gene aç...Bazen "tamam çok kısa sürecek" diyip yaptığın tembellik burnundan da gelebiliyor, çünkü ıslanan yerler kurumuyor, daha nemli, kapalı bir alanda, tahamül sınırların zorlanıyor. Bir, iki haftadır cibinliklerle en azından sivri sineksiz uyuyoruz. Tüm Salvador'da, metro inşattında patlatılan ana su borusu yüzünden su da yok, dolayısıyla çamaşır yıkayamıyoruz, ama susuzluktan su fiyatlarının %300 arttığı şehirde içme suyu bulmak oldukça zorlaştı. Yağmur suyu toplamaya başladığımız için teknedeki suda sıkıntı yok. Çamaşır yıkayabilsek bile(ki teknede elde çarşaf falan yıkamak hiç istemem), artık kuruması da mümkün değil. Artık yumuşaklığını kaybetmiş, taşlaşmış rutubet kokan çarşaflarımızı, ters düz edip kullanıyoruz, ya da ıslaktan uyanan ben gibi, ayak -baş değiştirip yatıyoruz. Böylece ayaklar neme, gövde kuru çarşafa denk getirilip, sabaha kadar çarşafın kuru tarafı terle itina ile ıslatılıyor.Bu bereketli ortamda, yaklaşık 3 hafta önce teknede bir böcek keşfettim. İnternetten araştırdım durdum ne olduğunu bulamadım. Allahtan şeltoksla ölüyorlar. Gel zaman git zaman, sorunun kaynağının kilerden geldiğini fark ettim. Özenle doldurduğumuz kilerimiz artık neredeyse boş, tüm un ve buğday ürünleri, bazı konserveler, kuru fasulye stoğumuz, kuru meyvelerimiz, hepsini atmak zorunda kaldık, böceklerden ve yeni evlerinden bu şekilde kurtulduk, ya da öyle sanıyoruz.Elektronik aletler de kendini şaşırdı, zaman zaman kitlenen tablet, benim hiç açılmamaya sadece fanının çalıştırmaya karar veren bilgisayarım, tüm usp girişleri paslandığı için, bağlanabilecek herşeyle ilişkisi kesilen Uğur'un bilgisayarı...Bu sıcakta yiyecekler de dayanmıyor, malum tropiklerin sebzesi değil, meyvesi meşhur. Ama sadece 36 saat için meyve-sebze alışverişi yapabiliyorsun. Bu bilinen en bereketli iklimin özelliklerinden biri; yok oluşun da, zıttı kadar coşkulu ve canlı oluşu. Teknede yemek pişirmek dert oldu, ocağın 15 dkdan fazla yanmasına bünye tahammül edemiyor(benim bünye), üstelik rüzgar yönü, tam ocağa doğru geldiğinden, yemekleri tüm kapılar kapalı pişiriyorum, içeri verdiği ekstra ısı ise hiç de çabuk azalmıyor.Diyeceksiniz tropikler pek hoş değilmiş, ama kuşların, böceklerin, bitkilerin, hayvanların kısacası tüm "alemler"in hareketli- üretken ortamına, uyum sağlayarak, bambaşka bir mantığı-yaklaşımı da öğreniyorsun. Üretkenlik ve hareketlilik, türdeşlerimizde de ....Cinselliği, insan türünün de bereketinin, tropikal ortamın parçası olarak yaşamak, bu ateşli ortamda ve kültürde özgürlükten ziyade doğallığın göstergesi. Ölümün de bereketi çok, her yok oluşun bir dönüşüm olduğunu, bu hareketli ortamda gözlemlemek çok kolay, öyle filozof gibi düşünmeye, beyini yormaya gerek yok, apaçık her yerde ölüm-dönüşüm: İnsanlarda, hayvanlarda, böceklerde, bitkilerde, küflerde, mantarlarda, bakterilerde. Burdaki saflaşmış, zalim kapitalist sistemi mevzunun dışında bırakırsam, (belki bu vahşileşmiş-yabanlaşmış kapitalizmde iklim etkisi göz önünde de bulundurmalı) coğrafya çok bereketli. Zora düşmeden; çözüm üretmesi, teknoloji geliştirmesi gerekmeyen insanın yaşayacağı alanı, yemeği bol, bir ortam. Ziyanın önemi de yok doğal olarak, bu kafa bana çok eski zamanları, nüfusun az, mekanın çok olduğu zamanları çağrıştırıyor? Ölümün, yok oluşun değeri daha az. Atığın da... Zamanın da... Herşeyin birşeye dönüştüğü gerçeği, tabi plastik atıklarla sınanmaya başlamış. Plastik ürünlere ve akıl almaz sayıdaki atıklarıyla doğalmışçasına ilgilenmiyorlar, gene de buradaki doğaya insan bir şekilde zarar veremiyor. Bizim gibi daha yokluk ortamlarından gelenler, etraftaki plastiğe, lağım olarak kullanılan nehirlere, etrafta sık görülen ölü hayvanlara, akılsızca işlevsizlik üzerine kurulu insan düzenine, fütursuzca harcanan yakıt, enerji, zaman ve emeğe tanık oldukça, kendi türünden utanıyor. Yaşam sevinci, bu iklimin doğasında var, öyle bazen hissedilen, bazen hissedilmeyen birşey değil. Yaşam sevinci kutsal üçlünün bir parçası; doğadaki bereket, coşku ve yaşam sevinci. Hayran olduğum bu yaşam sevinci, buranın doğalı. Tıpkı milliyet gibi; uğruna emek sarf etmediğimiz bir özellik, ne gurur duyulur, ne utanılır bişey. Değiştiremeyiz, seçemeyiz sadece öyle ya da orada doğarız. İşte ortam çok bereketli ise, kayıpların da pek önemi olmuyor. Hatta "kayıp" tanımı bile göreceli. Bizim gibi değerlerini, tarihini kayıplar üzerinden şekillendiren bir orta doğulu, burada gördüğü "kayıp"ların çokluğuna ve insanların bunları umursamamasına derinden tepki gösterebilir, içerleyebilir, umudunu da tamamen kaybedebilir. Üstelik bu o kişinin tutarlılığını da destekler. Ama bu günlerde, öncü medeniyet avrupa'da, müslüman krallık çöl eski sömürge Fas'ta, sub-tropiklerde, ve son olarak Brazilya tropiklerinde geçirdiğim zaman artık yaklaşımımla ilgili bir devrimin başlağına delalet eder cinsten. Belki de Dünya vatandaşlığı haline ilk adım, bilemiyorum.Farklı doğa ve kültür sistemlerinin birbirini nasıl tamamladığına tanık olmak, oldukça zenginleştirici, bu tanıklık öğrenmekten ziyade, algı ve keşif eylemini barındırdığından, köklerime doğru bir değişimin içindeyim. Kültür merkezli sorunların, anlaşmazlıkların insanın temel varoluşunun bir parçası olduğunu artık daha da berrak görebiliyorum. Diğer canlılardan farklı olarak belki de, ürettiğimiz, gerçekliği tartışılır, sorunlara çözüm üretme girişimi, bizi bu güne kadar evrimleştiren en önemli etken. Doğal olarak sorun ve çözüm üretmeden yaşayamayacağımız bir kültür gerçekçi görünmese de, sorun ve çözüm mantığını değiştirebileceğimiz kanısındayım. Bu kadar farklılığı arka arkaya görmek, tüm tanık olduklarımı artık "çeşitlilik" diye tanımlamama neden oluyor. Bu da beni etrafımdakilerle olan ilişkimde, farklılıklarıma değil, benzerliklerime-benzerliklerine yöneltiyor. Doğal olarak aynı durumun akıl almaz suretlerini görmeye başlıyor insan, aksi takdirde tanıklıklarım bana sadece haklı yada haksız olduğum sonucundan başka birşey vermeyecek gibi, ki ben daha fazlasını hayattan ve kendimden alabileceğim kanısındayım. Haklılık-haksızlık, iyilik-kötülük, doğrulu-yalnışlık kavramlarının bende derinleşmesine izin vermek, beni; katı, anlayıştan-hayalden yoksun, alıp-verme hesabı yapan, sadece farklılıkları fark eden, çıkışsız bir mücadelede tüm enerjimi harcayan, şikayet eden işe yaramaz bir varlığa ya da kabullenişten farklı olarak, teslim olmuş, yenilmiş hayattan vaz geçmiş gene işe yaramaz bir varlığa dönüştürecek sanki... Hayatın bir sorumluluk ya da zorunluluk olarak yaşanması, devam ettirilmesi, benim bakış açıma göre anlamsız. Deforme olmuş bir evrim-kültür. Acıların, hayatımıza bir anlam, değer kattığı kuşkusuz. Ama kazanımlarımız olan değerlere, mülkümüz gibi davranmak, bizi sadece diğerinden ayıran, kendimizi de mülkleştiren bir hastalık. Üstelik bunu fikir özgürlüğü kılıfına sokup, özgürlükmüş muamelesi yapmak, kitle olarak hareket etme doğasındaki biz insanları sadece bölüyor diye düşünüyorum. Birbirimizle olan etkileşimin olmadığı bir ortam düşünemeyiz. Bununla beraber maalesef son zamanlar, bu etkileşimin verdiği ilhamlarla dolu değil, yıkıcı nefretin, yadırgamanın ve karşıtlığın-üstünlüğün, dolayısıyla düşmanlığın besini olduğu zamanlara döndü. Kuralsız kaldığımızda, ortalığın kan gölüne dönüşeceği, zalimliklerin artacağı düşüncesi de, kendine-doğasına olan güvenini tamamen kaybetmiş, biz insana has, ama tabi ki değişmez değil, üstelik yaygın olan da değil, ama en çok görünür olan. Ölümün de doğallığını kavradığımızda, mülklerimizden de vaz geçebileceğiz. Hayatın keyfini sürebilmek için ihtiyacımız olan tek şey, hayatın kendisi, bu da kardeşi ölümü de barındıran doğallaşmış bir algı sayesinde mümkünmüş gibi görünüyor bana. Bu da ölümü ya da hayatın putlaştırılmış, kutsallaştırılmış değerinin değişimi ile mümkünmüş gibi. Bunun nasıl olabileceğini hayal etmek güç ama keyifli, umursamamak değil kastettiğim, ne olursa olsun , korku baş gösterdiğinde canımızı kurtarmak, yavrularımzı korumak doğalımızda olan bir dürtü. Ama tropiklere, yıllarca 'sahiplenilmiş insanların' cezalandırıldığı, çalıştırıldığı bu topraklarda, cenaze törenlerindeki farklı algı, doğum kontrolünün de olmadığı, herkesin çocuklarını, bizim bildiğimiz (sentetik) koruma algısına uzak, bir dürtüyle koruduğu bir gerçeklik var. Demek istediğim "hadi öyle olalım" dan öte, bağımsızlık hayal ettiğimiz şu günlerde, çaresizlik çukuruna düşmeden, içinde yaşadığımız doğal şartlarla çatışmadan ya da göz ardı etmeden, olasılıkların-korkusuzluğun hayalini kurabilmek. Bağı, korkuyu-hayatı dışlamadan, kendimizle yüzleşip, "rezil" olmayı göze almak, saygınlığımızdan vaz geçmek. "Üstünlüklerimiz"i dışlamak, erdemlerimizi yadırgamak, bir başlangıç olabilir.
11 Nisan 2015 , Cumartesi 18:03

(Biraz teknik bir yazı olacak) 1) Baş ıstıralyamızın kopuşu....Geçen ay baş ıstıralyamız kopmuştu, ama tel değil, direk tepesindeki eklem parça... Neden? Çünkü baş ıstıralyamız gevşekti. Doğal olarak hafif havada dolup boşalan yelkenle oynayan baş ıstıralyaya bu hareket fazla geldi. Belki arada bir seyir yapıyorsanız sorun değil, ama bizim gibi birbirinden farklı şartlarda 1000 lerce mil gidecekseniz... Bir kere tanık olduğunuz basit bir hareketin, ne kadar çok tekrar edeceğini ve bu hareketin ne kadar hasara neden olacağını kestirmek için, oldukça deneyime ihtiyacınız var. Misal: Kütüphanede duran çakmağın ipi, okyanus geçişi boyunca raftan aşağı sallandı, elimizi atıp da kaldırmadık, bu yumuşak ipin, 10 gün sonra sallandığı rafın altında, tahtada bıraktığı izi görseniz şaşardınız. Kurtarıcılarımızdan Stepke direğe çıktığında ikinci gurcatadan, çıkmış olan çarmıhı fark ediyor, ama önemli değil, gurcatanın ucunda ufak bir plastik parça kopmuş. Baş ıstıralyayı okyanusun ortasında indirmeye çalışırken, hava hafif olmasına rağmen sallantıyla, gurcataya çarpmış olduğumuzu hatırlıyoruz, herhalde ondan oldu diye düşünüp, çarmıhı güvene alan bir iple tamir ediyoruz.(stepke ediyor) 2) Demirde genovayı, kopan baş ıstıralyadan söküyoruz. Recife'ye vardığımızda, demirde olduğumuzdan, teknenin yanına bağladığımız, üstüne genoa sarılı baş ıstıralyamız var. Teli tekrar takmamız için ( eski baş ıstıralyamızı yanımızda yedek taşıdığımız için hemen onu takmıştık, ama genoa furling sistem olduğundan, ancak yanımıza aldığımız eski kancalı trikentimizi taktık, böylece Blue Belle (motoru da kaybetmiştik) motorsuz bir ana yelken ve iki trinket ile seyir yapmıştı), genoayı sarılı olduğu telden çıkarmamız lazım, iskeleye motorsuz olduğumuzdan dolayı yanaşamadığımızdan, demirde çıkarmaya karar verdik, arkadaşımız ve tüm bu sorunlardaki kurtarıcılarımızdan biri olan Beduin (Aleko) teknesi ile. O da şöyle gerçekleşti: Beduin bize aborda oldu. Teli, iki tekne arasında kurduğumuz iplerin içine oturttuk, teli çevire çevire yelkeni söktük. Ama!!!! .....İçinde bulunduğumuz 300mtlik kanalda hız yapmak yasak , doğal olarak. Yanımızdan geçen motor yatın olağan üstü hızyla, yarattığı dalga bize ulaşınca, direklerimiz çarpıştı. Baktık bişey olmamış, motor yata biraz küfür edip, işimize devam ettik. 3) Diaz'ın direğini dikiyoruz....Bir sabah uyandık, karşımızda portekizce konuşan, biri bizden bişey istiyor. Tanışıyoruz, adı Diaz. Zabıta şefi. Batan bir yelkenliyi çıkarmış üç yıldır uğraşıyor, ve bizden direğini tekneye takmamız konusunda yardım istiyor. Tekneyi görüyoruz, omurga kırık, salma kırık, teknenin bordasına yapılan yama işe yaramaz, baş ıstıralyanın takılacağı güvertedeki yeri kopmuş, daha neler neler, doğal olarak Diaz' ın bu tekneyle bir gün yelken yapması pek mümkün değil. Ama hayal işte, üç yıl varını yoğunu harcamış, bulduğu tekneyi hayata geçirebilmek için ve ona göre iş, direğin dikilmesine kalmış. Beduin teknesi ile, Diaz'ın teknesini aramıza alıyoruz. Meşhur kurtarıcılarımız Aleko ve Stepke müthiş kısa ve yalın bir organizasyonla direği hazırlıyorlar ve biz demirde iken, iki tekne vinçleyip, direği dikiyoruz. Diktiğimiz direğin tüm yükü ikinci gurcatanın ucuna biniyor, yaklaşık yarım saat, bir ses duyuyoruz, ama bizim direğimizden geldiğini hiç düşünmüyoruz....4) Motorun parçası ve baş ıstıralya parçası geliyor. Aleko ve Stepke ile buluşmak için 20mil lik mesafedeki Suape'ye seyr ediyoruz, orada baş ıstıralyamız ve furling sistemimiz takılacak. Bir aydan fazladır beklediğimiz kargo yine bir macera ile elimize ulaşıyor, motorumuzu tamir edip, motoru da denemek için, motor-yelken yola koyuluyoruz. Ama vardığımızda, seyirden önce fark etmediğimiz, gurcatada bir değişiklik fark ediyoruz. Başa doğru eğik duruyor. Aleko direğe çıkıp baktığında bir 'fuck' duyuyoruz, direğimiz hiç de iyi olmayan bir şekilde kırık...5) Savadora seyir. Şimdi yeni tamir edilmiş motorumuzla, yelkensiz 300 millik bir seyire giriştik. Daha önce de motorsuz yelkenle bir seyire girişmiştik, bu da ikinci ders maayetinde oldu. Amacımız tamirin, ya da ikinci el bir direk bulma ihtimalinin mümkün olduğu Salvadora varmak. Yerine taktığımız baş ıstıralyamızın, furling profilleri yamulmuş olduğundan yelkeni de takamıyoruz. Zaten yelken kullanmamız da mümkün değil, Aleko'nun bozuk gönder bumbasıyla bir yama yaptık, yolda en azından stabilizasyon için 3. Camadan ana yelken açtığımızda, pamuk ipliğine bağlı direk tepemize inmesin diye. Öğrendiğimiz başka bir hatamız da, direği olması gerekenden oldukça geriye bükük yaptığımız trim, bizim tekneye uygun değilmiş, gurcataların düzlüğü, çarmıhların tam direk hizasına inmesinden, anlamalıymışız meğer. Doğal olarak Türkiye'den buraya kadar yaptığımız seyirler boyunca, başa doğru gitmek isteyen gurcatalar, malzemeyi epey yormuş ve zayıflatmış. Ama herhalde bunlar güney okyanusunda değil de, rahat şartlarda başımıza geldiği için şanslıyız. Bakalım bu hikaye Salvador'da nasıl devam edecek? Hikaye sonlarının, hikayeyi oluşturduğunu öğrendiğimizden, yeni ya da tamir edilmiş direğimizden sonra nasıl bir hikayemiz olacak göreceğiz? Umarız bunu önümüzdeki aylarda değil, önümüzdeki haftalarda görürüz...:) Not: Yukarda okuduğunuz tüm aşamaları fotoğraflamamıza rağmen, fotoğrafların kayıtlı olduğu bilgisayarımız da ayvayı yediğinden yayınlayamıyoruz, bu da çikletten çıkan başka bir macera etkeni olsa gerek :)
24 Mart 2015 , Salı 11:04

İşte Okyanus geçişini denk getirip, kendimizi içine bıraktığımız 5 günlük karnaval maceramız... Aşağıdaki linkten bakabilirsiniz.... www.cahilcesareti.org/galeri.php?gno=94
16 Mart 2015 , Pazartesi 16:53

Ummadığımız, motorumuz bozuk, hala baş ıstıralyamız elimizde, kös kös ne yapacağımızı düşünürken, biz cahillerin hiç beklemediği bir anda yeni bir kurumsal sposorumuz oldu. İletişim gümrüklemeye, bize Patagonya'ya teknemizi hazırlamak konusunda yaptığı içten desteğe çok teşekkür ederiz. Cahiliz ama, yardımcımız, destekçimiz çok. Artık gümrük müşavirliğine ihtiyaç olursa, tanıdık bir şirketiniz var. Çok teşekkürler ! www.iletisimgumrukleme.com
13 Mart 2015 , Cuma 11:55

Uğur'la benim (Maral) ayrı ayrı anlatımımızla... fotolar da aşağıdaki linkte. www.cahilcesareti.org/galeri.php?gno=89 MARAL: Brezilya Recife'ye 300 mil açıktaki, bu cennet ada, okyanus geçişi sonrası varılabilecek, en güzel yerlerden biri. Fakat maalesef iki kişi ve tekne için günlük 80 avro ödenerek kalınması, beklemediğimiz bir süpriz oldu. Üstelik adanın sadece 1/3 ü için geri kalanı için kişi başı bir 80er avro daha vermeniz gerekiyor. Demir yerinde, hergün ziyaretimize gelen yaklaşık 50 yunusluk bir grup, yavaş yavaş yanımızda takılan carettalar, daha önce görmediğimiz cins kuşlar ve tabii ki bu adaya özgü eşsiz doku, bize cennet bahçesine geldiğimiz izlenimini verdi. Adanın geliri, fiyatlardan da anlayacağınız üzere turizm üstüne kurulu. Varışımız kutlamak için gittiğimiz bir barda içkimize eşlik etmesi için sipariş ettiğimiz patates kızartmasının 10 avro olması, bizi şoka sokan fiyatlardan oldu. Bu adada asgari ücret ana karadakinin iki katı yani 460 avro. Çünkü burada elektrik, su herşey pahalı, ayrıca, ada yerlisi diye birşey yok...Turist olmayanlar haftada 7 gün çalışıyorlar. Yıllık bir aylık izinlerini ikiye bölüp, geçindirmeye çalıştıkları, ana karada yaşayan ailelerin yanında geçiriyorlar. Haftada 7 gün çalıştıkları için bir 15 gün daha.... Aileleri ile yılda 45 gün görüşen bu lüks yerlerde çalışan işçiler için bu ada, bir nevi sürgün yeri. Su denizden arıtılıyor, elektrik ise jeneratörlerle sağlanıyor. Bu iki yaşamsal kaynak ve enerji için gereken yakıt ise, ana karadan küçücük bir gemiyle taşınıyor. Çöpler ve atıklar da ana karaya gemiyle gönderiliyor. Sizin anlayacağınız, aslında bu adada yaşam masraflı oldukça. Yola çıktığımızdan beri hiç scuba dalışı yapamadık. Üstelik önemli dalış noktalarında da bulunduk. O yüzden bu cennet, su altı zengin adada dalış yapabilirmiyiz diye araşytırdığımızda, kişi başı iki dalışın 150 avroya geldiğini öğrendik ve scuba dalış planımız suya düştü. 3gün kaldığımız bu adada, yunusların denizin keyfini de çıkartamadık. Vardığımız gün, motorun yağını değiştirmeye giriştik ve motoru çalıştırdık. Yok yanlış dedim çalıştıramadık. Cabo Verde'den beraber yola çıktığımız Beduin ve Abraxas tekneleri kaptanları Aleko ve Stepke de bizimle seferber oldu. Denenmedik yol, açılmadık vida bırakmadan 3 gün boyunca sabah 8 den akşam 11 e kadar aralıksız, açbilaç motoru çalıştırmaya uğraştık. OLMADI! Bu arada bu iki deneyimli, bilge iki kaptan, baş ıstıralyanın yerine, eski baş ıstıralyamızı da takıp, yeni arma ayarını da yaptılar. Böylece motorsuz devam edeceğimiz yolculuğumuzda en azından yelkenle güvenle seyir yapmamız sağlanmış oldu. Tabi furling sistemini takamadığımzdan,(hep demirde idik) eski trinketimle yani iki trinket ve bir ana yelkenle yola koyulduk, Recife Brezilya'ya doğru. Sonunda adada kalmaya devam edemeyeceğimizden ve orada hiç bir tamir imkanı da olmadığından yola çıkmaya karar verdik. UĞUR: Demir yerine vardığımızda Aleko ve Stephke oradaydılar. Dilek sayesinde tanıştığımız. Patagonya yolcusu iki tekne ve kaptanları. Sabah kalktık. Giriş işlemlerini yaptık. Adanın ne kadar pahalı olduğunu öğrendik. Günlük kişi başı 30 euro alıyorlar. Tekne içinde(10mt lik) 20 euro. İlk gün beleş. 2 gün ödeyip bir kaç gün fazla kalmaya tolerans gösteriyorlar. Adadaki ikinci gün stephke ve aleko nun yardımıyla eski baş ıstıralyayı taktık. Motoru çok kullandığımız için motor yağını değiştirmek istedim. Motoru yağı ısıtmak için bi çalıştıralım dedik. Çalışmadı. Hava yapmıştı. Havasını almaya giriştim bi çalışır gibi oldu yine durdu. Derken bi ara garip sesler çıktı sanki marş motoru basamıyormuş gibi. Sonra düzeldi. Marş basıyor havayı alıyoruz enjektörlere mazot gelmiyor. Ben bütün yakıt sistemine daldım. Filtreler, mazot otomatiği hortumlar. Yok olmuyor. Aleko ve stephke geldi. Teknenin tamir konusundaki kutsal kitabına bakıldı. Yok. Olmuyor. Gece 11 oldu. Ben artık çalışmayı bırakıp kendimi kitaba verdim. Kitap diyorki mazot otomatigi bunu yapabilir. Elle basarsin olur, Marşa basarsin mazot gelmez. Mazot seviyesi motordan yüksekse çözülür. Ertesi sabah kalktık. Maralla beraber yedek depodaki mazotu içerden doldurup doldurup ana depoya döküyoruz. 150 litreyi 1.5 saatte taşıdık. (İlk iş iki depo arasina pompa koymak olacak) Deniyoruz yok. Tabiki Gülhan ı aradık. Bizim motor tamir sponsorumuz ve gizli kahramanımız. Dediki seviyeyi iyice yükseltin. Mazotu bidona koyduk direk bağladık sisteme. Pompaliyoruz falan filan yok olmuyor. En son enjektör pompasinin girişini bile söktük. Tabi zavallı aleko ve stephke de geldiler gidemediler. Neyse söktük ama takamadik. İçinde bi yay varmış vay anam. Mutfak dolabında yaşamaya başladık. Saat yine gece 11 oldu. Aleko ve stephke ertesi gün gitmek istiyorlar. Sizde gelin recife nin kanalına girince biz sizi çekeriz diyorlar. Haritadan kanal girişinin sığlıklarına ve darlığına baktıkça bi daraldık. Ama Fernando de noronha da mahsur kalmak için hiç uygun bir yer değil. Bluebelle bi savaş alanı ve yorgunluktan ölüyoruz? Neyse tamam dedik hadi gidelim. Toplanmaya başladık. Uyuduk uyandık içimde son bir umut. Parçayı takarsak çalışması lazım. Gülhan da öyle diyo. Oradaki pisligi temizledik en nihayetinde. Aleko mucize gibi bi aletle geldi. Pompaladıkça baskı uygulyo. 1 saatlik çalışmanın sonunda yerine taktık. Mutluluktan uçuyoruz. Denedik. Yok yine olmadı. Yapacak bişey kalmadı. Demiri toplayıp recifenin kanal girişinin stresiyle yola çıktık.
2 Mart 2015 , Pazartesi 10:56

www.cahilcesareti.org/galeri.php?gno=91 (geçiş fotoları burada) Yukardaki resimde, atlantikin ortasında dingiyi suya indirmek zorunda kalışımızı görüyorsunuz. Baş ıstıralyayı indirip teknenin yanına bağladık. Sallantı ile, indirirken bir kaç kez kıç ıstıralyaya çarpması, yüreklerimizi ağzımıza getirdi. Ama üstesinden gelmek her zaman olduğu gibi, sorunu küçülttü, keyfimizi de o kadar kaçırmadı.   MARAL: Uzun zamandır, hayalini kyurduğumuz okyanus geçişini yaptık. 1300 millik geçişimizin ilk yarısı, muhteşem bir tatil havasındaydı. Zamanın akışı, gezegenin kendi zamanlamalarıyla uyumumuzla değişti. Basit, sıradan diye tabir ettiğimiz herşey, "özel" oldu. Zavkler, keyifler bir çocuğunki gibi basit ve yalındı. En ufak birşey, bizi dakikalarca güldrürken, keyif aldığımız "an"lar, tasasız, plansız saf huzur ve keyifle doldu. Dünyamız "an"lar oldu. Açıkçası böyle geçeceğini biraz önceden sezmiş olmamıza rağmen, keyf de yaşanmadan anlaşılmayan şeylerdenmiş, onu da bir kez daha anladık. Coşku nasıl tarif edilir hiç bilemiyorum, ama bunun yollarını ilerde de aramay devam edeceğim. BOL BOL kitap okuduk, sohbet ettik, bol bol sustuk, bol bol yedik.... Patagonya'ya gitmeyi planladığımız yolculuğumuzda, bu okyanus geçişinde, deneyimleniriz, Blue Belle'i daha iyi tanırız, şartları daha iyi yorumlamaya başlarız, reflekslerimizi daha iyi oturtup, daha da rahatlarız diye düşünüyorduk. Niyet, başa geleceklerle biraz daha deneyimlenmeki de yani. Ama ilk hafta, şımarıkça: "Bu nasıl deneyim, hiç deneyimlenemiyoruz, bu muymuş okyanus geçişi" gibi burnu kalkık yorumlarımızla, açılan şom ağzımızı, ikinci hafta kopan baş ıstıralya ile kapattık. İtiraf edeyim baş ıstıralya koptuğumda, "işte bu, macera bu" diye düşünüp, yüzümde keyiften beliren tebessüme engel olamadım. Hala düşününce saçma bulmama rağmen, tebessüme engel olamadığım, yüzümü Uğur'dan kaçırmaya çalıştığım anı hatırlıyorum. Baş ıstıralyamız ilk takıldığından beri biraz gevşekti, germenin yolu de teli kesmekten geçiyordu. Cehaletten kaynaklı, çok önemli olduğunu düşünmeyip mi nedir, müdahale etmemiştik. Hafif havalarda bir dolup başalan genova, teli sallandırıp durmuş, direk tepesi eklemi de yuvasında oyna babam oyna, kırılmış. Şimdi kesmediğimiz teli kesmek, kırılan parçayı yenilemek gibi işlerimiz var. Ama yaklaşık 10 knot rüzgarda kopan baş ıstırlya ile, böyle hafif bir havada baş etmek durumu da şansımız oldu. Tabi baş ıstıralyayı elimize aldıktan sonra, iki mandar halatı ile bulduğumuz geçici çözüme ne kadar güvenebileceğimizi kestiremediğimiz tahmin edersiniz. O yüzden yolun kalan kısmını motor- yelken tamamladık. Motor çalıştığı an, tüm Dünyamız değişti. yeni tadını almaya başladığımız yelken seyri halimizden, varmaya odaklı, süre hesaplı,  bambaşka bir zaman algısına maruz kaldık. Cahil olduğumuzdan herşeye dikkat kesilip, gözlemleye gözlemleye, olasılıkları hesaplayıp, yeteri kadar önlemlimiyiz diye düşünmekten, doğal sezgilerimiz biraz deforme oldu açıkçası. Hafiften anladığımız ama daha çok fırın ekmek yememiz gerekerek ulaşacağımız rahatlığa ulaşmak için sabırsızlanıyoruz, aslında. Bu sabırsızlık bazen bizi daha kırlgan yapabiliyor, morallerimiz hasaslaşıyor. Biraz da meşhur Doldurum bölgesi ve ekvatordan bahsetmeliyim. Bu yolculuğun (yolculuk derken tüm cahil cesareti macerasından bahsediyorum), en önemli parçalarından biri de gerçekten gezegenin doğasına tanıklık etmek. Farklı coğrafya, iklimler, hava durumu halleri, gezegenle ile tanışılığımız arttırırken, doğa ile ilgili de bilgimizin, deneyimimizin derinleşmesi sağlıyor. Bu da tahmin edersiniz, gezegenin parçası, doğasının da bir örneği olan insanı- kendimizi de anlamamız açısından bize yepyeni kapılar açıyor. Doldurum bölgesi (intertropical convergence zone) Ekvatorun 20 derece kuzey ve güneyinde düzenli ticaret rüzgarları eser. Bu iki rüzgar sistemlerinin ortasındaki bölgede rüzgar aşağı yukarı sıfırlanır. Bu da istikrarsız bir durum oluşturur. Güçlü yağmur bulutları, yıldırmlı, boralı filan ya da çarşaf gibi bir deniz. Genişliği 200-300 mil arası olan bu bölgeden geçeceğimiz için hem, heycanlı hem de biraz tedirginiz. Geçişten sonra öğreniyoruz ki, ticaret rüzgarları olması gereken gibi 15 knot civarında ise, doldurum bölgesinde rastlayacağımız boralar da korktuğumuz gibi 35-40 knotlara varmayan 25 knot civarı oluyormuş. Aysız geçtiğimiz doldurumlarda bazen uzaklarda yıldırımlar gördük, biraz da borasına maruz kaldık ama oldukça rahat geçtik.Bir buçuk gün motor kullanarak geçtiğimiz bu rüzarsız bölgede, günlerimiz-dakikalarımız normalde alışık olduğumuzdan daha hızlı gelişen, ilerleyen yağmur bulutlarını takip ederek, ne olacağını kestirmeye çalışarak geçirdik. Ekvator geçişimizi, denize rom dökerek kutladık. Atmosferin yeryüzünden ilk katmanı troposferin 16km 'ye ulaştığı ekvatorda olmak oldukça heycanlıydı. Türkiye'nin bulunduğu enlemlerde bu katmanın, yaklaşık 9km olduğunu söyleyeyim. Tüm hava hareketlerinin, bulut oluşumlarının gerçekleştiği bu katmanda, ekvator civarı bulutların da ne kadar yüksek ve kalın oluştuğunu belirtmeme gerek yok herhalde. Bu değişimlerin daha hızlı, daha büyük oluşu, tropesferin kalınlığının da ne demek olduğunu anlamaıza yardımcı oldu. Güneş'in batışına yakın daha 1saat var dediğiniz açıda iken, 20dk da ufuğa ulaşmasına tanık olmak, uzay-zaman bağlamında ve doğaya dair de hayal gücümüzü, algımızı ummadığımız yönde geliştirdi. Ne acaip, bir şeyi öğrenmeden, biliyor olmayı hayal edemiyorsun. Güney yarım küreye geçişimizle, koşa koşa mutfak lavabosunun başında, akan suyun giderine, suyun hangi yönde yuvarlanacağına bakmaya gittk. Ama heycanımız kursağımızda kaldı, malum teknenin sallantısını hesaba katamadığımızdan, gözlemimizi gerçekleştirecek şartlar oluşmadı. Bir kısmının rüya gibi, bir kısmının gerçek gibi geçirdiğimiz okyanus geçişinde, deneyimlendik. Gözlemle ilgili, keyf ve coşku ile ilgili, kendi doğamızla ilgili, Blue Belle ile ilgili. 12 gün sonra, değişik dokusuyla, etrafımızda yüzen yunusları ile, ilk kez gördüümüz kuş cinsleri ile Brezilya'ya bağlı Fernando de Noronha adasına demir attık. UĞUR:Evet okyanusu geçtik. Yola Santiago Tarafal dan başladık. İlk gece adanın güneyindeki saçma sapan rüzgar ve akıntı bizi 6 saat uğraştırdI. Sabah saatlerinden itibaren tam tatil kıvamında ki seyrimize başladık. Taa doldurumlara kadar yani 4 derece kuzeye kadarda 6 gün boyunca keyfimiz yerindeydi. Sonra doldurumlar kendini hissettirmeye başladı. İrileşen bulutlar nedeniyle temkinli ve dikkatli olmaya başladık. Malum burasi boralariyla nam salmış bir alan. Uzaktan biraz Yıldırımlar görsekte ciddi hiç birşeye maruz kalmadık. Ne ciddi bir sağanak ne bora. Tabi bulutlara görede hareket ettik. 2 derece kuzeyden itibaren tamamen ruzgarsiz bir havada motoru çalıştırdık. Ekvatoru geçinceye kadarda kapatmadik. Güle oynaya ekvatoru geçtik. Etrafa romlar döktük. Eşi dostu aradık kutladık. Güney yarım kürenin güney Doğulu ruzgarlarının başlamasıyla motoru kapattık. 36 saat motor sesinden sonra muhteşem oldu. Tüm yelkenlerimizi açtık. 8 knot rüzgarda küçük küçük gitmeye başladık. Doldurumları geçmenin coşkusu üstümüzde "bumuymuş okyanus, çok kolaymış. Hiç tecrübelenemedik ki" ler ağımızda Hadi 10 knot bari olsun diye bağıra bağıra giderken; Rüzgar tam 10 knot a çıktı. Sesimiz duyulmuş olsa gerek veya şom ağımızdan bi patlama sesi duyduk. Hemen baş ıstıralyaya koştuk. Evet gerçekten kopmuştu. Ve az rüzgar çok soluganla sallanıyordu. Yelkeni sardık. Trinket ve ana yelkeni de indirdik. Böyle bir durum olursa diye yedekte tuttuğumuz mandar halatını başa bağlayıp gerdik. Cenovayı tutan mandarla tüm sarma sistemini indirmeye başladık. Tabi sallantıda hiç kolay olmadı. Şimdiki aklımız olsa ana yelken ve trinket açıkken indirirdik. Neyse çok zarar vemeden indirdiğimiz sarma sistemi ve yelkeni tekneye bağladık. İki mandarıda başa gerdik. İki camadanli ana yelken ve trinketi açtık. Ana yelkeni iki camadanlı açtık çünkü tam bu boydayken iç ıstıralyaya denk geliyordu. Tabiki yelken alanı rüzgara göre çok azdı ve dalgalarla sallanıyorduk. Teknenin sallanışlarıyla direğin titremeleri yürek bükücü olduğundan daha stabil gitmek için motoruda düşük devirde çalıştırdık. Fernando de noronha ya 300 milimiz vardı. Motor yelken bi ara sadece yelken Fernando ya vardık. Çok iyi ay ışığı olduğu için gece girip demir attık.  
27 Şubat 2015 , Cuma 16:05

Okyanus geçişi için son hazırlıkları tamamladığımız, demir yeri çok allantılı bu adada da Cabo Verde kültürünü, candan insanı biraz daha tanıdık. Aşağıdaki linkte fotolara bakabilirsiniz. http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=90
16 Şubat 2015 , Pazartesi 20:10

Sonunda sigortamız oldu... Memleketim prosedürleri sayesinde, okyanus için sigortalanmamış, kaçak köçek gidiyorduk. Şimdi rahat bir nefes aldık. Teşekkürler Başarı sigortaya. "cahil cesareti" isimli bir projeye sigorta sponsoru olmak da, takdire şayan.
14 Ocak 2015 , Çarşamba 14:57

1 Ocak günü, mahalledeki Arminda barının, sahibi şeker Arminda'nın gönlünden kopan öğle yemeği daveti, dostuklar ve burdaki son günlerimiz böyle geçiyor...Foto albümü yaptık, oradan bakın....   http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=88 www.cahilcesareti.org/galeri.php?gno=88
2 Ocak 2015 , Cuma 12:41
Son Eklenen Fotoğraflar

Warning: mysql_fetch_array() expects parameter 1 to be resource, boolean given in /home/cahilcesareti.org/httpdocs/index.php on line 337
Son Eklenen Videolar


Bizi Destekleyenler

İLETİŞİM GÜMRÜKLEME

MED MARİNE

LALIZAS

GLOBALSTAR

TURIMPEKS

JOTUN

ADMİRAL

UK SAILMAKERS

KAŞ MARİNA

ÇEKİM HALAT

KARABULUT

DENPAR

BAŞARI SİGORTA