Son gönderilenler

Ayrılık ve Gelenek Aidiyet ve Kök Merkez ve Köşe   Yola çıktığımız anda, anladığım ilk şey:Yola çıkmaktan ziyade "ayrılığın" hazırlık gerektirdiği idi. Yerleşmişlikten, tanıdıklıktan ayrılmak, asıl ciddi bir hazırlık isteyen eylemmiş. Gitmek değil. Toplumsal alışıkanlıklarından ayrılmak: "Toplum" derken, arkadaş çevrenizi, arkadaşlarınızı, mesleki camiyanızı, etnik cematinizi (varsa), ailenizi, ailenizin çevresini, parçası olduğunuz ticari eylemlerde, ilişkide olduklarınızı, kendinize yakın-aynı hissetmemenize rağmen, aynı ritim'in parçası saydıklarınızı, gündelik hayatınızı etkileyeneri; kast ediyorum. "Alışkanlık" derken ise, yaşayan, size ait tüm gelenekleri kastetmekteyim. Bana göre faaliyete ya da tavıra "gelenek" adı verilmesi için ille de uzak geçmişten gelmesi şart değil. Önemli olan ne zaman alışkanlığın kök saldığı değil, kök salıp salmadığı. Malum farklı iklimsel şartlarda, kökler de, farklı sürelerde, kendilerini salabiliyorlar. Doğduğunuz topraklardan uzaklaşmak, "kök" e dair bildiklerinizi de değiştiriyor. Abartacak olursam 'saplanmış olmak' ile 'bağlı olmak' arasındaki fark gibi. Akabinde "sağlamlık" kavramı da, 'eski' ve 'kemikleşmiş' bir imgeden yavaş yavaş uzaklaşıyor, hareketli ,esnek, saydam bir imgede kendini buluyor. "Aidiyet" hissi de, sizdeki karşılığını fark edebileceğiniz bir mesafeye yerleşiyor. Toplumsal alışkanlıklardan ayrılmak, neyin kişisel, neyin toplumsal olduğunu anlayacağınız, belirgin bir sınırı görmenizi sağlıyor. Duygu ve düşüncelerinizin birbirinden farklı görünüşleri, sizin için netleşiyor. Bu nokta da, "tepki verme" ye neden ihtiyaç duyduğunuzu, daha doğrusu sürekli olarak ihtiyaç duyduğunuz eylemin "tepki verme" temeli üzerinden şekillendiğini anlıyorsunuz. Yapılan her eylem ve eylemsizliğin yegane nedeninin "tepki vermek" olduğunu anladığınızda, ayrıca "tepki vermek" için uğraşmanız gerekmediğini de anlıyorsunuz. Bu da , tepkilerinizin, ihtiyaçlarınıza göre şekilleneceği, bir açıklığa sizi getiriyor. Tepki vermek de, sıçmak gibi; kabız da olmak istemezsiniz, ishal de....     Yeni Toplumla Karşılaşma Yolculuğumuzun temeli, değiştirdiğimiz-yeni üyeleri olduğumuz toplumlara ayak uydurma yolu ile, bulunduğumuz yerleri tanıma, üzerine kurulu. Bulunduğumuz topluluğa alıştığımızı hissettiğimizde ise, yola çıkmanın da vakti gelmiş oluyor, bu da yola çıkmanın en zorlaştığı döneme denk geliyor, bir nevi. Her yerde kalış süremiz değişken, tahmin edilemez, neticede mevsim koşulları ve Blue Belle kızımızın ihtiyaçları da nerede nasıl kalacağımızı belirliyor. İşin içinde teknenin oluşu önemli bir faktör, evin ile hareket ediyorsun. İklim-coğrafya ile kurulan ilişki öncelikli bağ oluyor, bu da karşılaştığın yeni topluma, bakış açını belirleyen bir ön faktör. Bir çeşit, olmasından hoşnut olacağınız, önyargıların oluşumunda, teknenin yeri de apayrı diyebilirim. Karşılaştığın bürokrasi hemen işleyişle ilgili eksik de olsa kafanda bir kılıf uydurmana yardımcı oluyor. Sonra 'alış-veriş' üzerinden ilk iletişimi kurmaya başlıyorsun. Böylece, bulunduğun yerin ekonomisini (neyin pahalı-ucuz olduğu ), beslenme alışkanlıklarını, ritmini hissetmeye başlıyorsun.... Tabi yerel dili bilmemek, bir noktada bizi ayrık tutsa da bir nokta da, yerel sakinler için ilginç de kılıyor. (Tabi turistik bir yerde değilsek) Bu bakış açısıyla, doğduğum toprakları ve insanları nasıl algılardım çok merak ediyorum, hayal etmesi çok kolay değil. Mekanların özelliklerini, duygularını veren öğe, mekanı paylaştığın insanlar. Türkiye'ye mesela Bozburun'dan başlayıp, bürokrasisi ile orda tanışıp, ingilizce bilenleri ile biraz muhabbet ettikten sonra, nasıl bir Türkiye izlenimim olurdu? Gözüme çarpanların, farklılıklar ya da aynıklar olacağını düşünürsem, ne görürdüm ne hissederdim? Kimlerle karşılaşır, kimlerle arkadaş olurdum? Hayal etmesi güç olsa da, bu hayal etme eylemine zamanımı ayırmak keyifli bir uğraş...     Yeni Dünya 'Yeni Dünya'nın tarih ve kültür algısının, gelenekleri ile birlikte, bize öğrettikleri de şaşırtıcı. Brezilya'ya ilk vardığımızda, tarihi yerleri gezmek için sokağa çıktık. Bahsi geçen, her bir tarihi noktaya gidişimizle beraber, hep şaşkınlık bir arada oldu. Deli gibi, sıcakta arayıp bulduğumuz yapının 19yy sonlarından kalma bir apartman-binası oluşu, açıkçası buradaki tarihi de, kökleri de biraz, değersizleştirdi Bir kaç ay sonra, artık şansımızı zorlamaktan vaz geçtik. Hatırlıyorum, gözden uzak bir kasabada, kahverengi bir tabela, tarihi bir yapıya doğru bir yön tabelası gördük. Yavaş yavaş tırmanmaya başladık. En tepede bir tarihi bir kilise varmış, Bahia Eyaletindeki ilk kilise.... Heycanla çıktık: Güzel bir manzara, hoş bir kilise, küçük bir mezarlık, geniş bir alan, kocaman bir ağaç... Kilise gözümüze ne yeni, ne eski gözüktü, ama yanında eski olan bir yapının kalıntıları vardı. Yapı taşları, oldukça eski olan harabeyi gördüğümde, antik bir kentin kalıntısını gördüğümü düşünerek heycanlandım. Uğur da ben de, verdik kendimizi fotoğraf çekmeye... Meğer eski kilise oymuş, birkaç yüzyıllık bir harabe! Doğal olarak bir ortadoğulu olarak, bu bina kalıntısı bana tarihi değil, eski ve artık geldi. Madem yenisini yapmışlar, eskisini neden öyle harabe şeklinde orada bırakmışlar anlamadım. Bir Antik kent gezmesi meraklısı olarak, 19yy hatta 18yy dan kalma bina ve yapıların benim gözümde pek değeri olamadı, en azından bir süre.... Bu da beni, geçmişi olmayan bir yerde olduğum fikrine, önyargısına sapladı. Bu süre zarfında karşılaştığım toprağa-topluma ait tüm tazelikler ve toyluklar, bana, kendi kültür ve tarihimi daha derin, zengin hissettirdi. Bu yaklaşımın hiç de 'Dünya Vatandaşlığı' konseptiyle uyuşmadığı aşikar. Bu süreçte "tarih" biliminin de sınırlarını, hedeflerini, nasıl kaydedilğini, neyin kaydedildiğini, nasıl katagorileştirldiğini biraz araştırdım. "İz"lerin, anlamları- değerleri oluşturduğu düzenimizde, gördüm ki taze "iz"leri, hem çarpıtmak zor, hem de silmek. Belki bizim gibi eski ve uzun bir geçmişi olan toplumlar, "aidiyet" duygusuna sahip çıkmak için, zaman içinde kaybolan "iz"leri, tekrar tekrar yenileyerek, "iz"i de, hikayesini de, anlamını da, değerini de çarpıtıyor. Dışlanma, kovulma, yerinde emniyette hissetmeme korkusu, insanı tepki vermeye değil, tepki verme gerekliliğine iterken; kütürüne, değerine karşı muhafazakarlaştırıyor, bu da kaynaşmayı, paylaşmayı, ortaklaşmayı ve kesinlikle çoğalmayı engelleyen, uyumsuz, acımasız, "iyi"si imkansız, kendi içinde verimsiz bir toplumun da temelini oluşturuyor. Yeni Dünya'da 1yılımı doldururken, artık doğduğum toprakları eski hissetmeye başladım. İlerde beni nasıl bir his bekliyor, orasını tahmin edemiyorum. Toprakla pek ilişkisi olmayan benim bile fark edebileceğim, burdaki toprağın tazelik hissi, oldukça çarpıcı. Tahmin edersiniz doğa algım, insan algımı, toplum algımı ve kültür algımı da etkiliyor. Yol boyunca tanık ve parçası olduğum her iklim-coğrafya, temel değerlerimi sürekli sarstı, değiştirdi. Fas'ta çölle tanıştım, çölün ne kadar hareketli ve ne kadar canlı olduğunu görmek, bana bazı değişmez "doğru"larımı sorgulattı, tropik iklimin çeşitliliğinin, mevsimsel iklimden fazla olduğunu görmek, bana "süre" ve "değer" arasında kurduğum ilişkiyi sorgulattı. Brezilya'da, "bereket"in ancak "çürüme" ile birlikte var olabileceğini, dolayısıyla, ölüm ve doğumun, nasıl eş olabileceğini, başka bir açıdan anladım. Zannediyorum ki, bir çok kişi, başka yollarla da benim fark ettiklerimi fark ediyordur. Demek istediğim gerçekliğin, gerçekten bu kadar değişken olabileceğini bilip, bir gerçekliğe, buna rağmen saplanıp kalmak, ne "değer" savunuluyorsa savunulsun, artık aklıma hiç yatmamaya başladı, tarihte iz bırakma pahasına olsa bile. Sizin anlayacağınız, "iyi"m ile "kötü"m, bazı topluluklarda dışlanabileceğim kadar değişti.   Köklerimden Değil Ama Anlamlarından Kopuşum Maalesef bir orta doğulu olarak, tarihimin ve kültürümün bendeki görünüm ve birikimini, taşın-toprağın kuma dönüşmeden önceki aşamalarındaki , yüzeyin katman katman yapısına benzettiyorum. Zenginlikten ziyade, yüke dönüşen değerler... Beni olgunlaştıran bir hafızadan ziyade; karmaşık, neyin neye bağlı olduğu belli olmayan, bir karalama defteri misali, bir "şu an"... Kalabalıkta, sıkışıklık arasında fark edilmeye, hak etmeye çalışan bir "ben"in özgünlük anlayışı; bu günlerde sıradanlıkta, kendiliğindenlikte, diğerlerinin gözünden-yargılarından uzakta... Doğrularım yok, yasaklarım yok, kurallarım yok... "Dünya vatandaşlığı"na yaklaşmış hissediyorum. Tıpkı "çürüme" ve "bereket" ikilisinin ayrılmaz bütünlüğü gibi, her yeri evin hissedebilme noktası da, doğduğun yerin, sendeki değerini değiştiriyor. Kendini gezegene ait hissetmeye başlıyorsan, özellikle şu ya da bu köşeye ait hissetmenin bir anlamı kalmıyor. Ama bu o ya da bu köşeye daha az bağlı olman gerektiği anlamına da gelmiyor. Ama özel yeri, tahtından indirmen gerekiyor (açıkçası bu beklemediğim bir numara oldu, biraz da koydu, hatta erteledim, sabit değerlerin yerinden sarsılması, insanın rahatını bozuyor neticede) Gezegende her yer eşit oluyor, bazı köşelerin farklı özellikleri oluyor sadece, doğduğun köşe, eğlendiğin köşe, çalıştığın köşe, dinlendiğin köşe, gezdiğin köşe, yaşadığın köşe, görmediğin köşe, kaynaştığın köşe, öldüğün köşe......
2 Şubat 2016 , Salı 18:52

             Brezilya'ya 9 ay önce, okyanus geçişimiz sonrası tam Karnaval zamanı varmıştık. Okyanus geçişinden sonra Karnaval deneyimi tam bir kültür şoku şeklinde yaşandı, bodoslama kalabalığa kendimizi bıraktık. Fernando de Noronha adasına vardığımızdan beri, Brezilya kıyısı boyunca 2600 mil yol yapmışız. Vaktimiz, gene bizim kontrolümüz dışında şekillendi. Blue Belle ve hava şartlarına, tabi kaldık, yoğun olarak. Motorumuzun yakıt sistemindeki sorun yüzünden, iki kere mazot pompası tamir edildi, bu süreçte Türkiye'den gelecek parça için, hem kargosu hem de gümrük yüzünden uzun süre, sevimsiz şehir hayatına tabi kaldık. En korkulan oldu, direğimiz kırıldı, onun tamiri için iki hafta can hıraş çalışıldı. Böylece, kuzey doğudaki Recife ve Salvador şehirleri, uzun süre mahallemiz oldu. Recife'de bir favela'yı mesken tuttuk. İnsanları, kültürü çok sevdik. Brezilya bayrağındaki "Ordem & Progresso" ikilisi (düzen ve ilerleme), özellikle Recife ve Salvador'da, bürokrasi ve kamu düzeni ile yaşadığımız, asabımızı bozan olaylarda, dilimizden düşmeyen bir ironi oldu. Atık sisteminin hiç olmadığı, bu yerlerde, saf kapitalizimin ne olduğuna tanıklık ettik. Sistemin işlemeyen, bir yerinde tıkanıp, artık sinirden ağlama ya da gülme krizleri bölümüne geldiğimizden, hep candan yardımsever biri çıktı. Kuzey bölgesi bize, zıtlıkların nasıl bir arada ve tamamlayıcı olduğunu, sistemiyle, insanıyla ve doğasıyla bilmediğimiz bir yerden, göstermiş oldu. İnsan bazen nelerin zıt olabileceğini, yan yana görmeden kestiremiyebiliyormuş. Buradaki doğanın bereketine coşkusuna tanık olurken, ölümün de çürümenin de bu bereketin bir parçası olduğunu öğrendik.            Salvador'un da bağlı bulunduğu Bahia eyaletinde, şehirde kalışlarımızı dengeleyecek, nehir içlerinde küçük köylerde kaldık. Kültürle daha da yakınlaştık. Malum küçük yerlerde, insanı da düzeni de anlmak kolaylaşıyor, parçası hissetmek de...             Rio de Jenerio'nun şehir olmasına rağmen, doğasına, dokusuna hayran kaldık. Tam bir cennet olan Paraty- Mamangua'nın tadı damağımızda kaldı. Tekne ile seyahat etmenin avantajlarını yaşadık. Sao Paulo'da metropolün ne demek olduğunu bir kez daha anladık. Her metropol gibi faaliyetlerin, bireyselliğin önde olduğu, bir merkez kent. Karmaşadan, yalnızlık ve kalabalığın yaratıcılığa nasıl ilham olabileceğine bir kez daha tanık olduk. Santa Catarina'da ise tıpkı Sao Paulo'daki gibi, düzenin daha avrupai olduğunu gördük. Florianapolis şehrinde edindiğimiz dostlar, belli ki hayatımızın başka dönemlerinde tekrar hayatımıza girecek.             Bu karışık, deli, düzensiz, rahat, bereketli ülkenin bize çağrıştırdığı, bereket ve coşku hissi; bize  yaşam sevinci kavramını, tekrar öğretti.             Brezilya'da has dostlar edindik. Tekneci dostlarımız da Aleko, Stepke, Kevin, Lusy, artık sadece yoldaşlarımız değil, has ailemize dönüştü. Sürekli yeni insanlarla güzel olsada, insan tanıdık birileriyle olmayı özlüyor, işte o noktada da has ailemizin yanına koşup, rahat rahat somurtup, gündelik muhabbetimizi, kayfimizin tadını kendi halimizde çıkartmanın huzurunu yaşıyoruz. Yaklaşık 1,5 yıldır, bulunduğumuz tropikal iklimi de böylece arkamızda bıraktık. (Not: tropikal iklim Sao Paulo civarında bitiyor aslında)
12 Ocak 2016 , Salı 22:18

Hak, Emek ve Acı Bağlamından Adalet'e Demirde beklediğimiz günlere değecek mi?     Bu yolculuğa çıktığımızdan beri, yaşam şartlarımız ve tanık olduğumuz kültürler bana, hep adalet-özgürlük kavramlarını düşündürdü. Hep bunun üzerine yazdım, dünümün yalnış algıları, bugünümde yeni anlayışlarımı inşa ediyor kesin, bununla ilgili bir şikayetim yok. "Emek" kelimesinin, zırt pırt her cümlede geçmesi, zamanın her anının neredeyse "emek" diye tanımlanması bende doğru çıkmadı. Kısacası 'hayatta kalma' adının bile zaman zaman "emek" diye adlandırılıyor olmasının, şu an üzerimde yaşattığı hayal kırıklığını yaşamadan anlayamazsınız. Eski deneyimlerimin, eski değerlendirmelerinde çokça 'emeğimin karşılığını aldım', ya da 'hak ettim' yargıları, şimdimin birer yalanı oldu. Malum en basit işlerde bile, yemek yapmak olsun, tamir etmek olsun, denizde seyiretmek olsun, arkadaşlarla kaynaşmak olsun hatta sıçmak olsun zannettiğimin çok çok ötesinde bir emek sarfetmedikçe, karşılığı alınmıyor (vallahi). Bu hayatın, benim için, eski, şehir hayatıma kıyasla daha hakiki gelmesinin nedeni, tahmin edersiniz, gezegenle, parçası olduğum varlık ile kurduğum ilişkiyi daha insana uygun bulmam. Dolayısıyla, bir süre içinde harcadığım zaman ve enerjinin, bana dönmemiş olmasının haksızlık olduğunu düşünmek, içinde bulunduğum şartlar açısından çok absürd olur. Doğal olarak ben de, doğaya tabi olduğumdan ki bununla zamanın ta kendisini de kast ediyorum, bu durumları 'haksızlık' ya da 'emeklerimin karşılıksız kaldığı' şeklinde değil, gerçek dengenin bu olduğunu kabullenerek yaşıyorum, bazen de yaşayamıyorum.   Bu durumu 'denge' olarak kabullenmemin, bana ne gibi dönüşleri oluyor ya da olmuyor? Şimdi tanığı, sanığı ve hatta mağduru olduğum bu durum, bana diğer 'denge' kriterlerimi sorgulatıyor. Hukuğu sorgulatıyor, değerleri, fiyatları, emeği, zamanın ederini sorgulatıyor. Uyumsuz kalan tek şey, ise tanımlamalar, yargılar. Her şeyin doğaya tabi olduğunu düşündüğünüzde, 'denge'nin bozulmasına imkan yok, ki bu da sadece bir düşünce. Tabi 'insan' çıkarı doğrultusundan baktığınızda, dengeleme konumunuzdan memnun olmayabilir, ve diğer unsurlarla oynayıp, kendi konumunuzu tekrar belirlemek isteyebilirsiniz, tabi bu 'diğer' unsurlar açısından bakıldığında ne kadar adil olur, o da bu tartışmanın konularından. Bu da insanın aklına, yeni zamanların düşüncesi olan, 'görecelik' hikayesini çağrıştırıyor, bu da bizi 'hakiki' bir doğrunun olmadığı sonucuna götürüyor. Çünkü her zaman, bulunduğumuz konum var olduğu sürece, tahayyül edilebilecek olasılıklar bütünü, sınırlı kalmaya mahküm. 'Denge' yi kabul etmek, bir noktada olasılıkları ve hatta gerçeği bile önemsizleştiriyor, tabi hedefleri de. Ama tabi, bir engelle, tükenene kadar uğraşmışsanız, bitkinlik, sizde olasılıklara bel bağlamanızı sağlayacak bir etkide bulunuyor ki, bu da kısa ya da uzun vadeli öngörülerinizi oluştururken, inancı, umudu ya da çaresizliği bir saplantı gibi zihninize oturtuyor. Batıl inançlara, aydınlık bir gelecek hedefine, ilericiliğe, kadere, kaosçuluğa, çöküşçülüğe inanmaya başlayabilirsiniz. Bu inançlar, tüm görüşlerinizi etkileyeceğinden, (tutarlı olmak zorunda da değilsinizdir), baktıklarınız da, gördükleriniz de belli bir sınırlamaya mahküm olurlar. Ben de daha fazla anlamak isteyen biri olarak, görüşlerimin tutarlılığını, 'denge' uğruna feda ettim. Bu da beni, savunucusu olduğum her alanda, düşüncede, fikirde kendini gösterdi. Hiçbirşeyin savunucu artık olamayacak olmak, belli bir çöküntü yaşatıyor açıkçası. Malum zamanlar, insanların, savundukları üzerinden tanımlandıkları bir zaman. Doğal olarak, düşüncede ve eylemde tutarlılığı bir değer olarak görmemek, hala biraz ters gelse de, hakikati, 'sabit bir hakikat' fikrinden daha gerçek gibi. Bulduğum toplumun değerleri açısından beni zorlayacağı kesin. Daha fazla anlamamı sağlayacağını düşündüğüm bu yaklaşımın, beni de anlaşılmamaya iteceği gerçeğini kabullenmek zor olacak gibi. Tabi, bir de "tutarlılık" denen kavramı da genişletebilirsiniz- değiştirebilirsiniz, tıpkı bir matemetik formülüyle oynar gibi, ama bunun da sonucunda pek değişik bir, oluş ihtimali doğmuyor gibi. Bir şeyleri taraftar gibi savunmaktan vaz geçmek zorundasın gene.   Bu ikisi 'acı' ve 'emek' birbirinden tamamen farklı iki kelime ve kavram olmasına rağmen neden yan yana bu kadar yakışıyorlar? Nedense insanlık tarihini araştırdığım şu günlerde (daha çok tarih bilimini araştırıyorum), düşündüğüm: ne kadar zamandır biz insanlar arasında, acının negatifmiş gibi, bir pozitif karşılığı olacağı düşüncesi yaygın? Daha bulamadım, epey eskiye gitmek gerekiyor. Bu pozitif karşılık da, yani acının karşısında hak ettiğiniz bir ödüldür ve bu ödül, acınızın karşılığı, dayanmış ve atlatmış olmanız değildir. Bir ödül olmalıdır bu karşılık, mesela cennet gibi, acı çektirene ceza olabilir o da zaten cehennem oluyor. E bazılarına göre, "cennet de cehennem de burda" (yaşarken yani). Bazıları sevgiye inanıyor, "verirsen alırsın ama, karşışıksız olmalı". Bazıları için, üretmek de böyle; "Üretme süresince acı çekersin, ama bu acılar doğum sancısı gibidir." ya da pozitif karşılık para, saygınlık da olabilir. Kim bilir daha aklıma gelebilecek, daha bir sürü, basit gündelik gaye, inanç var... İşte buralar, işe, hata gibi karışan, "emek" kavramının acıya bulaştığı yerler. "Cenneti hak edenler"in, ÖYLECE 'iyi' olmadığını biliriz, iyi olmak için kesin emek harcamışlardır, bu emekler de dökülürken tabi ki acı da çekilmiştir ve hakkıyla cennet de hak edilmiştir. Ben burada düşüncemi dile getirmeliyim diye düşünüyorum, yalnış anlaşılmamak adına, o da: İnsanların kendilerini 'iyi' yapmaya yönelik çabalarının, bir kimlik sorunu olarak görüyorum, kabulenilemeyen bir oluş. Bunun da , herşeye karşı, benzer bir müdahale ihtiyacının; hakkı da doğuracak konumları oluşturduğundan, başlı başına yaşama, biçimini hadsizce verecek, derin, ısrarlı bir yaklaşım olduğunu görüşündeyim. Ama bu yaklaşım, derin olduğu kadar karanlık ve tek bir istikameti çağrıştırıyor. Yolda yol ayrımı yok, tek yol... Ne kadar seçimlerin önemli olduğu yaklaşımlar, bana özgürlüğün karışıtını çağrıştırıyorsa da, (şimdiye kadar özgürlükleriyle etkileyici bulduğum insanlar hiç de seçim hakkına sahip insanlar değildi.) derin ve tek yol olan bu yaşama biçimi de bana muafazakarlığı çağrıştırıyor. Neticede acı ve emek kelimelerine dönersem bunlar birbirlerine akraba gibi görünmelerine rağmen, birbirleriyle hiç alakalı olmadıklarını hayal etmek bile, 'iyi' ve 'kötü' kelimelerinin barındığı durumlarda, sıfatları değiştirdiği gibi, 'kazanç' ve 'hak' kelimelerinin de densizce birbiri yerine kullanabileceği bir ortamdan, insanı, uzaklaştırıyor. (Hak söz konusu olduğunda sorumluluk da konuya girecek tabi, ama şimdi, bu yazıda girmeyeceğim. ) 'iyi' ve 'kötü' nün çöküşü ise, en büyük sınırımız olan vicdan'ı rahatlattığı için, insan kendini, sınırlarını aşmış, yeni bir deneyimle karşı karşıya olduğunu kavrıyor. Bu da şimdiki algıma göre, özgürlük kavramını bir adım daha kendine yanaştırıyor. Ayrıca son zamanlarda insanın kendinden tatmin olma yollarının bir kurs ücreti kadar kısaldığı şu dönemde, insanın 'hakikat' karşısında beklentisini yükseltirken, edindiği takdir ve gururlar, onu, 'hakikat' karşısında sadece çaresiz hissetmesine neden oluyor. O yüzden, harcanan emeklere göre, sonuçları değerlendirirken, öncelikle neyi 'emek' diye tanımladığınızı iyi bilmek gerekiyor. Emeğe göre sonuçların değerlendirilmesi, tek değerlendirme şekli değildir pek tabii ki, bu sonucun topluma faydasının dokunup dokunmamasına göre de farklı bir değerlendirmesi de olabilir. Harcanan emeğe göre değerlendirilen bir sonuçtan da benim anladığım, 'uzun bir çalışma süreci', 'süreç boyunca çıkan engellerin zorlayıcılığı' emeğe alkışı hak ettirenlerden, akabinde; işe-sonuca da... Bu da bende, sadece harcanan zamana vurgu yapan, uğruna harcanan zamanın çokluğunun ve yoğunluğuna göre, sonuca da değerini kazandıran kritermiş izlenimini veriyor. Zamanın büyük bir değer olduğunu düşünürsek, bazı eylemlerin (mesela yolculukaların ya da araştırmaların, ya da iletişimin), süresinin kısalması, sonucu aynı değerde tutar mı? Madem süre, emeğin kriteri, neden dikkatimizi, paramızı süreyi azaltan öğelere veriyoruz, madem emek önemli, madem emek, 'sonuç'ların değerini belirleyen kriter? İşte bu nokta önüme çıkan: Bugün insanların 'emek'i, göz önünde, tebrik ve takdir etmelerinin bir yalan olduğudur ki, bu gibi davranışlar da 'emek'in içi tamamen boşaltılmış bir iltifat havasına sokuşturulmakta. Yoksa her yorgunluk emek olsaydı, adalet de, epey değişik bir kavram olmalıydı.   Ben bunları niye anlatıyorum? Şu an 7 haftadır aynı demir yerinde, düzgün hava koşullarını, neredeyse hiç karaya çıkmadan bekliyoruz. Önümüzdeki 360 mili gideceğimiz, keyifli, huzurlu bir seyir yapacağımız şartlar oluşmadı. Cehaletle çıktığımız bu yolda öğrendiklerimizden biri de, seyirde zamanın ne şartlarda geçeceğini planlamak, huzur açısından önemli. Biz de dedik ki: "Çok zor seyir atlattık, şimdi aşağıda (güneyde) motivasyonumuz tam olsun diye, eziyetsiz bir seyir yapalım". Başladık, sabreden derviş, muradına ermiş deyimleri ile beklemeye, tabi bu yaklaşık 3-4 hafta öncesi. Sonra karşılaştığımız, hayran olunası deneyimli denizcilerle karşılaştık, onalardan da öğrendik, işimizi kolaylaştırdık : neyle karşılaşacağımızı daha gerçekçi, imkan şartlar ve uyum sınırımızı da ayarlarsak huzurlu seyir geçireceğiz, yani; hava şartları değişmiyorsa biz şartlarımızı esnetelim dedik kısaca. Ama liman girişlerinde risk almak istemiyoruz, malum kıyıya yakın sert şartlar en korkutucu olanı. Kriterlerimizi düşürmüş olmamıza rağmen, hava şartları bir türlü çıkmamıza izin vermedi. Biz demir yerinde, gelen rüzgarın yönüne göre, bir kuzeyine, bir güneyine mekik dokuyoruz. İki gece demirde zor anlar yaşadık, dalga ve rüzgar teknenin zarar görmesine neden olacak kadar fazlaydı. Sizin anlayacağınız bu günlerimiz de, pek huzurlu geçmedi. Sizin anlayacağınız, yüreğimiz, enerjimiz ve zamanımız tükenmekte (ama bitmeye yakın değil). Biz ise bu kadar sarf ettiğimiz 'emek' bizi Patagonya'ya huzurla ulaştıracak mı? Patagonya'ya gitmek uğruna yaşadığımız sıkıntılar dengesini nasıl ve nerde bulacak?, diye düşünüyoruz. Umduğumuzdan çok olan sıkıntılarımız, acaba huzur-keyf beklentilerimizi yükseltirken, bildiğimiz de: "Beklentimiz yükseldiği için yeni bir hayal kırıklığına maruz kalacağız", diye düşündürüyor. Görünen o ki, yüzyıllar içinde insanın dayanıklılığı değişmediyse bile, dayanıklılıkla ilgili fikrimiz, önyargımız geçen yüzyıllardan bu yana oldukça yolunu şaşırmış. Görünen o ki, "güçsüzlüğüne" ve "becereksizliğine" umuduna rağmen ikna olan yeni insan, çırpınmayı mücadele zannederek, 'sistem'e olan mahkümiyetini kabul etmiş gözüküyor ki, 'sistem'in hayatta kalmasını sağlayan, bu altmetin; insanda 'değişim'in karşıtı olarak da SADECE "devam etme" eylemininden öte bir olasılığı, hayal etmesini de engelliyor. Biz de yeni iklim ve coğrafyanın arifesinde, kendimizde "herşeye rağmen"in karşısına, nasıl bir itici güç bulabiliriz diye, deneyimliyoruz. Başarı hedefinden uzak Cahil Cesareti projesi, bunu gerektiriyor. Önümüzde bizi bekleyen, bizim için önemli bir deneyim olacak seyrin bizde neleri değiştireceğini, merakla ve sabırla bekliyoruz.
1 Ekim 2015 , Perşembe 16:38

Capo Verde'de yollarımızı birleştirdiğimiz Beduin ve Abraxas'ın ardından Moose teknesi ile de birleştik. Zaman zaman planlar değişse de , Patagonya'da beraber olacağız. Beduin ve Abraxas tekneleri kaptanları Aleko ve Stepke ile aileye dönüştük. Hatırlarsanız direğimizi de onların ustalığı ve bizim çıraklığımızla tamir etmiştik. Moose teknesinin sakinleri ise Kevin ve Lusy onlar da genç olmalarına rağmen, deneyimli- profesyonel yelkenciler. Yemek pişirmeyi, oyun oynamayı seven bu çift ile de ailesel bir ilişki kuracağımız aşikar. Beraber Rio'ya 90 mil mesfedeki Mamangua fyord'u buraların cenneti. Küçük köyler, yemyeşil kıyıları, kıvrıla kıvrıla şekillenen koylar. Heryer demir yeri. Yola çıktığımızdan beri ilk kez, neredeyse günde iki kere demir yeri değiştirerek, manzaramızı yeniledik. Bazen su almak için önüne demir attığımız bir köy, bazen bira içmek için önüne demirlediğimiz bar, bazen de ıssıslığı- teknede yaşamanın tadına varmak için önüne demirlediğimiz orman... Güzel yemekler, yelken yarışları, bol gülümsemeli paylaşımlar, 4 tekneyi günden güne daha da bir aile durumuna taşıdı. Bir kez daha paylaşmanın gücünü, kendi doğamızı hissettiğimiz bir deneyim yaşadık. Tabi her "gül" gibi bu günlerin "diken"i baş edemediğimiz, günlerce yana yana kaşıntılara sebep olan sivrisinekler hayatımıza renk kattı. Hem yelken yarışı yaptık, ki bizim için kum bankına oturunca ve hafif rüzgarda manevra yapamayınca son buldu, biz de yarışın fotoğrafçısı olduk. Dingi ve pedalboardlarla nehirin derinliklerini keşfettik ve kısa ama dik bir yürüyüşle tepelerden manzarayı seyrettik. Aşağıdaki linklerde Mamangua hatıralarımıza bakabilirsiniz... http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=100 http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=101
28 Temmuz 2015 , Salı 16:56

Diyebilirim ki, bu yolculuğun en önemli kıymeti, yaygın kanıların aksine olaslıklarla karşılaşmamız ve yaygın kanıların güvensizliğinin bizi özgürleştirmesi oldu (şimdiye kadar). Yani kısaca ezberlediklerimizin, hayatımızı ne kadar kısıtladığını farkedecek kadar, ezberlerin bozulması. Bu duruma, basit bir örnek vereyim: Denizin uçsuzluğunu; durgunken değil, hareketli iken hissediyorum. Durgun deniz bir şekilde, beni de küçültüyor, durgunlaştırıyor, alanımı daraltıyor. Ufka baksam bile, uçsuzluğu yaşamakta zorlanıyorum, aslında uçsuzluk aklıma gelmiyor desem daha doğru olur. Hareketli denizde, hareketin büyüklüğünü fark etmek, alanın da genişliğini daha iyi tahayyül ettiriyor, malum: alan+zaman= hareket, ya da tersi. Düşün, bir film izliyorsun, denizin ortasında durgun suda bir gemi var, etrafta kara görüntüsü yok, uçsuzluk düşünmezsin; ama büyük bir fırtanının, kabarmış bir denizin ortasında bir gemi görüntüsüyle karşılaştığında, hiçbiryerin ortasındalığı hissedersin, dolayısıyla uçsuzluk da peşisıra bekleyen kardeş his . Ama 'uçsuzluk hayal edildiğinde durgun, hareketsiz, monoton bir uzam görüntüsü ilk akla gelir, hareketli-coşkulu değil. O yüzden “yeni” fark edilen; hem başından beri bildiğin, hem de onun karşıtı, ezber sayılacak, denetimsiz “ saptırılmış bilgi” yi karşı karşıya, bırakıyor. Bu da, kişilikte bir yapı taşında değişikliğe, berraklığa neden oluyor. Tıpkı büyük bir binanın altkatlarında-omurgasında bir şeyi değişitiriyormuşsun gibi . Doğal olarak, bundaki üst katlar (ya da yüzydekiler) buna göre, değişen o parçanın üstüne dengeli bir şekilde yükselmeliler. Bu yeni köke uyum sağlamalılar. Biraz binayı organik bir yapı olarak hayal etmek lazım tabi. Neyse biraz zorlama bir örnek olmuş olsa da demek istediğimi anlatabildiğimi sanıyorum. Öncelerden başka bir örnek: Mesela Fas'ta çölün canlılığı beni çok etkilemişti. Ezberlediğimize göre 'Çöl ölüdür' ya! Ama çöle bir gittik, bambaşka bir yaşam ortamı, tekbaşına yaşayan bir doku tabi ki. Su altı gibi değişik, ama cansız-ölü falan değil. Çölde de bir hayat var , çöl canlı neticede. Coşkulu, belirgin. ( Ev sahipliği yaptığı canlılar, insanlar, develer de cabası; değişik akan bir zaman...) İşte hem yanlış ezberlenmiş bir yaygın kanı, hem de başından beri de bir yerlerimizde bildiğimiz bir gerçek karşı karşıya. Bir “yaşam alanı”nı düşündüğümüzde, çok çeşit hayatı dar bir alanda görmek bereketmiş, canlılıkmış gibi olan kanı, yine Yanlış ama yaygın bir kanı. Her yaşam alanının, kendine özgü bir yapası var, istatistikçi gibi mevzuya yaklaşmak, büyük bir yanlıgıya, Yanlış bir önyargıya neden oluyor. Beni tüm şaşırtan, kendi konuları harcinde- ama eminim 'doğa' algısı üzerine olmasının etkisi de büyük- 'yaygın kanı'nın beni ne kadar sınırladığına uyanamamış, daha önce hiç düşünmediğimi fark etmemiş olmamın farkedişi. Bu da 'adalet', dolayısıyla 'özgürlük' kavramlarımı sarstı . Neticede görüyorum ki: düşünmek, algılama konusunda çok da yardımcı bir eylem değilmiş. (Gene de, anti-parantez, düşünerek rahatlamaktan da kendimi alamıyorum.) Yanlış eğitim ve manipulasyon ,“zaten..” diye bildiğimiz durumları, şartları, bağları sorgulamamızı engelliyor. Tüm bu gözlemlerde ve tanıklıklarda, zaman algısının temel olduğunu düşünüyorum. Zaman-mekan bağlamı değiştikçe, hareket de dolayısıyla yaşam da değişiyor. Süre kavramının, koldaki saatle ölçüldüğü ve “zamanı boşa harcamama” ezberi- alışkanlığı, meğer bizi hayatın güzelliklerinden mahrum etmiş. Bir şeyleri kaçırmamak için harcadığımız çaba, yaşadığımız andan bizi uzaklaştırıp, gelecek hesaplarına mahküm ederken, geçmişi didiklemek köklerimiz-temelimizle ilişki kurmanın tek yolu olmuş. Gerçekten medeniyetin konforundan uzak, hayatı idame ettirmek zor. En basidinden, evde kullandığınız tüm tatlı suyu taşıdığınızı düşünün, harcıyacağınız zaman ve enerji ve organizasyonu düşünün. Herşeyle tek başınıza baş ettiğinizi: mesela, Uğur'un anaflaktik şokunda, ambulans çağırma ya da hastaneye gitme imkanımız olmadığından, durumla kendimiz baş etmek zorunda kalmıştık . Bu durumla baş edebilmek, bir tatmin yaşatıyor, neticede her anınız anlamlı, anlam katmak için yoğunlaşmanız gerekmiyor. Üstesinden kendimiz geldik. Doktora, hastaneye muhtaç olmadık. Tükettiğimiz, atığını çıkardığımız, bozdulan, işleyen herşeyden bizzat sorumluyuz, işi de boka sararsanız, durumla da siz baş etmek zorundasınız yani, “parasını vereyim hallolsun” yok. Çözümün para olmadığı bir ortamda yaşamak, yaşamayı da, hedefleri de, hayalleri de daha anlamı yapıyor. İnanın toplatılmayan bir çöp bidonunda Blue Belle'den 4 ay önce çıkan çöp poşetiyle karşılaşmak beni çok şaşırttı, nostaljisel bir durum oluştu. O çöpün çıktığı zamanı hatırlıyorsun, ve öyle “kapının önüne koyuyorsun ve ortadan kaybolıyor” ilizyonuyla görsel olarak da yüzleşiyorsun. (Tabi insanlar arası yardımlaşmayı da es geçmemek lazım, malum o da insan doğasında var.) Bizi bize satan bu “ileri” uygarlıktan koptukça, geçirdiğimiz vakit anlamlaştı, hayat doyurucu olmaya başladı .Yaygın kanının aksine 'eğlenmek' tatmin edici bir hayat gayesi değil, zaten ne kadar eğlenebilirsin, bir yıl boyunca mı? Mesela artık kendimi, yaşamak kolaylaşsın diye meşgül tutmaya çalışmıyorum. Öylece durduğum çok oluyor, boş ve amaçsız. Bu süreçte, Brezilya'da tüm gün demir atöylesinde demir taşıyarak geçinen adamın, iş sonrası spor salonuna gidip ağırlık kaldırması çok acaibime gitmeye başladı mesela, ne gaye ama. Bu, bizi kendi hayatlarımız üzerinde hakkımızı kaybettiren sistem, bizi kendine bağımlı zannettirerek sömürmeye devam ediyor. Aslına bakarsanız, sistemin dışında yaşasam, yemeğimi bulur, kendi barınağımdan sorumlu olup, suyumu bulabilirim, yaygın kanının aksine o kadar da zor değil, zaten bir yerlerimizde biliyoruz. Zaten Dünya benim yaşam alanım olduğu için “varım”. Dolayısıyla bunlarla (hedefinde) yaşamakla, bunlar hedefinde para kazanmak için yaşamak, doğallığımızı bozan, doyısıyla iç huzurumuzu bozan en temelden kültürel bir müdahale. Para kazanmaın hedef olduğu bir sistemde, “başarı” diye sanal bir kavram var, bu da yapımıza ters olduğunu düşündüğüm hırs ve rekabet gibi bahanelerle, psikopatlığı haklı ve doğal gösteren, davranışlarımızı-kimliğimizi bozan bir yapıya sürükleniyoruz. Bu dediğim herkesin biryerlerde bildiği bir gerçek olmasına rağmen, kimse köşeyi dönmeye hayır diyemiyor. Doğal olarak da para harcadıkça ürettiğimiz hissine kaptıran, daha da ötesinde “üretme” durumuna ulvi anlamlar da yükleyen bu “ileri” uygarlık, pek ileri değil. Her birimizden hayatlarımız için haraç kesilirken, 'hak etmek' için bir şey yapmamız gerekiyormuşçasına motive ediliyoruz. Neticede gereksiz malzeme ve hizmet tüketirken, gerçekten üretmekten de mahrum bırakılıyoruz, yaşadığımız alanı, alanı paylaştığımız canlıları (insanlar dahil) sömürüyoruz. Bu, gerçek yaşam alanımızla kurduğumuz ve birbirimizle olan ilişkiyi bozan, üstelik sistem tarafından da sanki bu biz insanoğlunun doğal hadikapıymış gibi dayatılan, tür olarak sözde 'kader', 'lanet'imiz miş gibi anlamların altında bizi ezen, müdahale olasılıklarını, bizi pasifize ederek, “kabullenme” kılıfı altında oyalayarak, inandırarak engelleyen, zamanın değerlendirilmesi dayatmasıyla, bizi kolumuzda saatle ordan oraya koşturarak yaşanan hayat ve suçluluk duygusu. Bu yüzden hissedilen hiçlik duyguları, doldurulması gereken boşluklar, anlamlar var. Bireyselleştikçe herşey anlamlaşacakmış gibi. Halbuki yaşamın anlamı, bir şeye yoğunlaşmaya, kendini terbiye etmeye daha doğrusu bir çabaya bağlı olmamalı. Bireysellik ve mütiş ulvi değerlerimizden olan insan hakları, bizi özgürleştimekten ziyade koparmaya yönelik. Kitleselliğimizi, sıfatlarla (din, din, ırk, sınıf, cins vesaire) ve bireyselcilikle kaybediyoruz, örgütlenme becerisinden yoksun kalıyoruz, unutuyoruz, felç gibi bişey. Ama unutmuyoruz işte, bir yerlerde ne olduğumuzu da hep biliyoruz, sadece inanıyoruz “yaygın kanı”ya. Spor salonlarında şekil verilen vücutlar, temizliğin vazgeçilmezliği, uzun ömür, sıradışı olma çabası ve başarılar... Kendimizi giydiklerimizle, kokumuzla, içtiğimizle, aksesuarlarımzla, gittiğimiz yerle, evmizin mobilyasının tarzıyla, ilgi alanlarımız ve hobilerimizle ifade ediyoruz. Hepsi satın aldığımız şeyler, hizmetler. Artık bir kursa yazılmadan kimse bir şey öğrenemiyor. Para harcamadan gezemiyor bile, yasak. Düşündüğünüzde, eğer gerçekten 'vakit kaybı' diye bişey varsa,o, spor salonunda yapılan hedefsiz eylemlerde, satın alırken harcanan vakitte, satın almaya teşfik edilirken bizden (reklamla) çalınan zamanda- manüpule edilen algımızda, üç gün sonra unutacağımız, müdahale etme olasılığımız olmayan bilgileri takip etmemizde, çaresiz hissetmemizde, temiz-iyi-doğru-erdemli olmak için verdiğimiz uğraşlarda, tabi ki süre hesabı ile hareket ettiğimiz 'an'ların hepsinde. (İlerleme, sivrilme gayelerini içselleştirmeler, doğallaştırmalar falan. Zaten düşünsenize 'doğal' ne kadar yapay aslında. Doğada olan herhangi birşeye doğal der misiniz? Ben demem, mesela: “Şu ağaç ne kadar doğal.” , “Denizin kokusu ne doğal.”, “Şu çiçeğin doğallığına bak.”, “kuşların sesi ne doğal geliyor.”, ve saire. Dolayısıyla, doğal diye bir özellik söz konusuysa, kesinlikle bu 'doğal' özelliğe sahip şey, doğal olarak 'doğal' değil demek. Benim favorim %99 doğal deterjan... Sanki miktar meselesiymiş gibi, bu da yanlış yaygın kanılardan biri mesela. ) Yaygın kanılarıma derinden bakma fırsatı yakalamışken, gene hepimizin temelde hep bildiği, zaman zaman muhabetlerin de konusu olan bir klişe ya da klasik, aslında herkesin içini de rahatsız eden, 'içinde yaşadığımız bu boktan sistem'e konuyu döndürmeyi uygun buldum. Hep söylenen şeylere yeni bir şey katmaktan ziyade niyetim bu konuyla ilgili ezber bozmaya niyet edilirse; yaygın kanının aksine, bu uygarlığın yararına yaşamamanın o kadar da zor olmadığı. Üstelik bu çevremizdekilerle de bağımız güçlendirecek bir girişm, öyle sosyal bir kopukluğa mahküm olunacağını düşünmeyin. Bir şeye karşı olmaktan bahsetmiyorum, hizmet etmemekten bahsediyorum. Ne kadar cümle negatif ya da pasif bir eylemmiş gibi gözükse de, size kalacak hayatınızdan bahsediyorum, ama tabi şimdi yaşadığımız sistemin aksine, öyle ipler- kontrol sizde değil. Olmasın da zaten, güneşe, suya, toprağa, birbirimize bu kadar bağlı iken nasıl mümkün olabilir? Yani özgürlük öyle tekbaşınalık ya da seçeneklerden istediğini seç beğen yap bir hal olmamalı zaten. Böyle bir kültür doğada var olmadığı için, özümüze adapte olmak zannettiğimizden daha kolay, neticede herkes de doğanın kendisi-parçası değil mi? Hazır Dünya hala bizim temel ihtiyaçlarımızı karşılamaya müsaitken. Yaygın olanın gerçek ve tek olduğunu düşündürecek elimde en ufak bir kanıt yok yani. Son günlerde kuşları seyretmekten çok keyif alıyorum. Onları tanıdık olduğumuz hareket ve davranışlarda gördüğümde, heycanlanıyorum, mutlu oluyorum, coşkulanıyorum. Bu kadar basit ve sıradan bir var oluştan heycanlanması, mutlu olunmasının kolaylığı cezbedici değil mi? Bu durum, ihtiyaçlarımın zannettiğimden de az olduğunu bana düşündürüyor. Çünkü önemli ve öncelikli bulduğum, yaygın ulviliklerden ( sentetik değerlerden) bir bir kurtuluyorum, umarım hepimiz gibi. Rio'dan Sevgiler Maral  
6 Temmuz 2015 , Pazartesi 15:56

Salvador de Bahia' da Aleko ve Stepke'nin yardımlarıyla bir mucize gerçekleşti ve direğimizi iki hafta gibi bir sürede tamir edip, yerine diktik. Zaten tekne yapımcısı olan arkadaşlarımız, kevlar ve elyaftan bir iç parça yaptılar ve direğin hasarlı yeri eskisinden de güçlü sağlamlaştırıldı. Aşağıdaki linkten tamir sürecini görebilirsiniz   http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=98  
20 Haziran 2015 , Cumartesi 13:17

Nisan ayının gelişiyle, tropiklerde yağmur mevsimi kendini hissettirdi. Aslı Erdoğan'ın deyimiyle "kararsız, ama tutkulu bir aşık gibi kurlaşan yağmur"; şu sıralar kararsızlıktan ziyade, aşkını ilan eder cinsten, yağmur sezonunun tam ortasınayız artık. İlk başlarda günde yarım saatlık sağnak yağmur, bu aralar sadece günde yarım saat ara veriyor, yukarda sanki birinin eli volume düğmesinde, zamansız kısıp açıyor, açışlar da kısışlar da tanıdık olmayan, yeni bir zamanlama durumlarını bize öğretiyor. Buraların yazında bile görünmeyen sıcak ve nemle uzun süre boğuştuk, son iki gün dayanılmaz bir hal aldı, cehennem tasfiri kafamda berraklaştı. "Sıcak ve nemle boğuştuk" ne demek? Teknenin içinde, duvarlar ve minderlerin akıl almaz bir hızla küflenmelerine tanık olduk, hiç birşey kurumuyor, biz bile. Yüzümün bir dalmaçyalıya benzer benekli hale bürüyen mantar enfeksiyonum var bir de... Yüzüme sürdüğüm krem, terden 24 saat nemli kalan cildimde vıcık vıcık bir halde, tüm gün ve gece bana eşlik ediyor. Uğur'la, sıcaktan yatakları ayırdık. Tüm gece Uğur'un terden ıslanan yatağı, gün boyu da kurumuyor, biz gibi. Ben bir süre dışarda yatmayı denediysem de her gece 1de bastıran yağmurla, tası tarağı bir an önce toplayıp içeri girdiğimde, daha boğucu iç alanda pek uyku tutmadı, bu gecenin ortasında yatak değiştirme düzeninden de biraz da yıldım. Serinden sonra, sıcağa hiç alışılmıyor. Menapoza girmiş kadınlar gibi öfleyip daralıyor, kendi terimde boğuluyorum. Bereketli tropikal iklimde, küf,mantar ve pas dışında, sivrisinekler de bir ayrı canlılıkta. G.Amerika'ya has yaşam gücü-sevinci insanından bitkisine, sivrisineğine her alanda. Yağmur birden bastırıyor, birden duruyor. Gecenin bir vakti başlayan yağmurla uyanıp, bir an önce kapı pencere kapatıyorsun, 3-4 dakka süren bu işlemin sonunda, sel-sağnak duruyor, kapatığın gibi tüm pencereleri tekrar açıyorsun . Sonra gene kapa , gene aç...Bazen "tamam çok kısa sürecek" diyip yaptığın tembellik burnundan da gelebiliyor, çünkü ıslanan yerler kurumuyor, daha nemli, kapalı bir alanda, tahamül sınırların zorlanıyor. Bir, iki haftadır cibinliklerle en azından sivri sineksiz uyuyoruz. Tüm Salvador'da, metro inşattında patlatılan ana su borusu yüzünden su da yok, dolayısıyla çamaşır yıkayamıyoruz, ama susuzluktan su fiyatlarının %300 arttığı şehirde içme suyu bulmak oldukça zorlaştı. Yağmur suyu toplamaya başladığımız için teknedeki suda sıkıntı yok. Çamaşır yıkayabilsek bile(ki teknede elde çarşaf falan yıkamak hiç istemem), artık kuruması da mümkün değil. Artık yumuşaklığını kaybetmiş, taşlaşmış rutubet kokan çarşaflarımızı, ters düz edip kullanıyoruz, ya da ıslaktan uyanan ben gibi, ayak -baş değiştirip yatıyoruz. Böylece ayaklar neme, gövde kuru çarşafa denk getirilip, sabaha kadar çarşafın kuru tarafı terle itina ile ıslatılıyor.Bu bereketli ortamda, yaklaşık 3 hafta önce teknede bir böcek keşfettim. İnternetten araştırdım durdum ne olduğunu bulamadım. Allahtan şeltoksla ölüyorlar. Gel zaman git zaman, sorunun kaynağının kilerden geldiğini fark ettim. Özenle doldurduğumuz kilerimiz artık neredeyse boş, tüm un ve buğday ürünleri, bazı konserveler, kuru fasulye stoğumuz, kuru meyvelerimiz, hepsini atmak zorunda kaldık, böceklerden ve yeni evlerinden bu şekilde kurtulduk, ya da öyle sanıyoruz.Elektronik aletler de kendini şaşırdı, zaman zaman kitlenen tablet, benim hiç açılmamaya sadece fanının çalıştırmaya karar veren bilgisayarım, tüm usp girişleri paslandığı için, bağlanabilecek herşeyle ilişkisi kesilen Uğur'un bilgisayarı...Bu sıcakta yiyecekler de dayanmıyor, malum tropiklerin sebzesi değil, meyvesi meşhur. Ama sadece 36 saat için meyve-sebze alışverişi yapabiliyorsun. Bu bilinen en bereketli iklimin özelliklerinden biri; yok oluşun da, zıttı kadar coşkulu ve canlı oluşu. Teknede yemek pişirmek dert oldu, ocağın 15 dkdan fazla yanmasına bünye tahammül edemiyor(benim bünye), üstelik rüzgar yönü, tam ocağa doğru geldiğinden, yemekleri tüm kapılar kapalı pişiriyorum, içeri verdiği ekstra ısı ise hiç de çabuk azalmıyor.Diyeceksiniz tropikler pek hoş değilmiş, ama kuşların, böceklerin, bitkilerin, hayvanların kısacası tüm "alemler"in hareketli- üretken ortamına, uyum sağlayarak, bambaşka bir mantığı-yaklaşımı da öğreniyorsun. Üretkenlik ve hareketlilik, türdeşlerimizde de ....Cinselliği, insan türünün de bereketinin, tropikal ortamın parçası olarak yaşamak, bu ateşli ortamda ve kültürde özgürlükten ziyade doğallığın göstergesi. Ölümün de bereketi çok, her yok oluşun bir dönüşüm olduğunu, bu hareketli ortamda gözlemlemek çok kolay, öyle filozof gibi düşünmeye, beyini yormaya gerek yok, apaçık her yerde ölüm-dönüşüm: İnsanlarda, hayvanlarda, böceklerde, bitkilerde, küflerde, mantarlarda, bakterilerde. Burdaki saflaşmış, zalim kapitalist sistemi mevzunun dışında bırakırsam, (belki bu vahşileşmiş-yabanlaşmış kapitalizmde iklim etkisi göz önünde de bulundurmalı) coğrafya çok bereketli. Zora düşmeden; çözüm üretmesi, teknoloji geliştirmesi gerekmeyen insanın yaşayacağı alanı, yemeği bol, bir ortam. Ziyanın önemi de yok doğal olarak, bu kafa bana çok eski zamanları, nüfusun az, mekanın çok olduğu zamanları çağrıştırıyor? Ölümün, yok oluşun değeri daha az. Atığın da... Zamanın da... Herşeyin birşeye dönüştüğü gerçeği, tabi plastik atıklarla sınanmaya başlamış. Plastik ürünlere ve akıl almaz sayıdaki atıklarıyla doğalmışçasına ilgilenmiyorlar, gene de buradaki doğaya insan bir şekilde zarar veremiyor. Bizim gibi daha yokluk ortamlarından gelenler, etraftaki plastiğe, lağım olarak kullanılan nehirlere, etrafta sık görülen ölü hayvanlara, akılsızca işlevsizlik üzerine kurulu insan düzenine, fütursuzca harcanan yakıt, enerji, zaman ve emeğe tanık oldukça, kendi türünden utanıyor. Yaşam sevinci, bu iklimin doğasında var, öyle bazen hissedilen, bazen hissedilmeyen birşey değil. Yaşam sevinci kutsal üçlünün bir parçası; doğadaki bereket, coşku ve yaşam sevinci. Hayran olduğum bu yaşam sevinci, buranın doğalı. Tıpkı milliyet gibi; uğruna emek sarf etmediğimiz bir özellik, ne gurur duyulur, ne utanılır bişey. Değiştiremeyiz, seçemeyiz sadece öyle ya da orada doğarız. İşte ortam çok bereketli ise, kayıpların da pek önemi olmuyor. Hatta "kayıp" tanımı bile göreceli. Bizim gibi değerlerini, tarihini kayıplar üzerinden şekillendiren bir orta doğulu, burada gördüğü "kayıp"ların çokluğuna ve insanların bunları umursamamasına derinden tepki gösterebilir, içerleyebilir, umudunu da tamamen kaybedebilir. Üstelik bu o kişinin tutarlılığını da destekler. Ama bu günlerde, öncü medeniyet avrupa'da, müslüman krallık çöl eski sömürge Fas'ta, sub-tropiklerde, ve son olarak Brazilya tropiklerinde geçirdiğim zaman artık yaklaşımımla ilgili bir devrimin başlağına delalet eder cinsten. Belki de Dünya vatandaşlığı haline ilk adım, bilemiyorum.Farklı doğa ve kültür sistemlerinin birbirini nasıl tamamladığına tanık olmak, oldukça zenginleştirici, bu tanıklık öğrenmekten ziyade, algı ve keşif eylemini barındırdığından, köklerime doğru bir değişimin içindeyim. Kültür merkezli sorunların, anlaşmazlıkların insanın temel varoluşunun bir parçası olduğunu artık daha da berrak görebiliyorum. Diğer canlılardan farklı olarak belki de, ürettiğimiz, gerçekliği tartışılır, sorunlara çözüm üretme girişimi, bizi bu güne kadar evrimleştiren en önemli etken. Doğal olarak sorun ve çözüm üretmeden yaşayamayacağımız bir kültür gerçekçi görünmese de, sorun ve çözüm mantığını değiştirebileceğimiz kanısındayım. Bu kadar farklılığı arka arkaya görmek, tüm tanık olduklarımı artık "çeşitlilik" diye tanımlamama neden oluyor. Bu da beni etrafımdakilerle olan ilişkimde, farklılıklarıma değil, benzerliklerime-benzerliklerine yöneltiyor. Doğal olarak aynı durumun akıl almaz suretlerini görmeye başlıyor insan, aksi takdirde tanıklıklarım bana sadece haklı yada haksız olduğum sonucundan başka birşey vermeyecek gibi, ki ben daha fazlasını hayattan ve kendimden alabileceğim kanısındayım. Haklılık-haksızlık, iyilik-kötülük, doğrulu-yalnışlık kavramlarının bende derinleşmesine izin vermek, beni; katı, anlayıştan-hayalden yoksun, alıp-verme hesabı yapan, sadece farklılıkları fark eden, çıkışsız bir mücadelede tüm enerjimi harcayan, şikayet eden işe yaramaz bir varlığa ya da kabullenişten farklı olarak, teslim olmuş, yenilmiş hayattan vaz geçmiş gene işe yaramaz bir varlığa dönüştürecek sanki... Hayatın bir sorumluluk ya da zorunluluk olarak yaşanması, devam ettirilmesi, benim bakış açıma göre anlamsız. Deforme olmuş bir evrim-kültür. Acıların, hayatımıza bir anlam, değer kattığı kuşkusuz. Ama kazanımlarımız olan değerlere, mülkümüz gibi davranmak, bizi sadece diğerinden ayıran, kendimizi de mülkleştiren bir hastalık. Üstelik bunu fikir özgürlüğü kılıfına sokup, özgürlükmüş muamelesi yapmak, kitle olarak hareket etme doğasındaki biz insanları sadece bölüyor diye düşünüyorum. Birbirimizle olan etkileşimin olmadığı bir ortam düşünemeyiz. Bununla beraber maalesef son zamanlar, bu etkileşimin verdiği ilhamlarla dolu değil, yıkıcı nefretin, yadırgamanın ve karşıtlığın-üstünlüğün, dolayısıyla düşmanlığın besini olduğu zamanlara döndü. Kuralsız kaldığımızda, ortalığın kan gölüne dönüşeceği, zalimliklerin artacağı düşüncesi de, kendine-doğasına olan güvenini tamamen kaybetmiş, biz insana has, ama tabi ki değişmez değil, üstelik yaygın olan da değil, ama en çok görünür olan. Ölümün de doğallığını kavradığımızda, mülklerimizden de vaz geçebileceğiz. Hayatın keyfini sürebilmek için ihtiyacımız olan tek şey, hayatın kendisi, bu da kardeşi ölümü de barındıran doğallaşmış bir algı sayesinde mümkünmüş gibi görünüyor bana. Bu da ölümü ya da hayatın putlaştırılmış, kutsallaştırılmış değerinin değişimi ile mümkünmüş gibi. Bunun nasıl olabileceğini hayal etmek güç ama keyifli, umursamamak değil kastettiğim, ne olursa olsun , korku baş gösterdiğinde canımızı kurtarmak, yavrularımzı korumak doğalımızda olan bir dürtü. Ama tropiklere, yıllarca 'sahiplenilmiş insanların' cezalandırıldığı, çalıştırıldığı bu topraklarda, cenaze törenlerindeki farklı algı, doğum kontrolünün de olmadığı, herkesin çocuklarını, bizim bildiğimiz (sentetik) koruma algısına uzak, bir dürtüyle koruduğu bir gerçeklik var. Demek istediğim "hadi öyle olalım" dan öte, bağımsızlık hayal ettiğimiz şu günlerde, çaresizlik çukuruna düşmeden, içinde yaşadığımız doğal şartlarla çatışmadan ya da göz ardı etmeden, olasılıkların-korkusuzluğun hayalini kurabilmek. Bağı, korkuyu-hayatı dışlamadan, kendimizle yüzleşip, "rezil" olmayı göze almak, saygınlığımızdan vaz geçmek. "Üstünlüklerimiz"i dışlamak, erdemlerimizi yadırgamak, bir başlangıç olabilir.
11 Nisan 2015 , Cumartesi 18:03

(Biraz teknik bir yazı olacak) 1) Baş ıstıralyamızın kopuşu....Geçen ay baş ıstıralyamız kopmuştu, ama tel değil, direk tepesindeki eklem parça... Neden? Çünkü baş ıstıralyamız gevşekti. Doğal olarak hafif havada dolup boşalan yelkenle oynayan baş ıstıralyaya bu hareket fazla geldi. Belki arada bir seyir yapıyorsanız sorun değil, ama bizim gibi birbirinden farklı şartlarda 1000 lerce mil gidecekseniz... Bir kere tanık olduğunuz basit bir hareketin, ne kadar çok tekrar edeceğini ve bu hareketin ne kadar hasara neden olacağını kestirmek için, oldukça deneyime ihtiyacınız var. Misal: Kütüphanede duran çakmağın ipi, okyanus geçişi boyunca raftan aşağı sallandı, elimizi atıp da kaldırmadık, bu yumuşak ipin, 10 gün sonra sallandığı rafın altında, tahtada bıraktığı izi görseniz şaşardınız. Kurtarıcılarımızdan Stepke direğe çıktığında ikinci gurcatadan, çıkmış olan çarmıhı fark ediyor, ama önemli değil, gurcatanın ucunda ufak bir plastik parça kopmuş. Baş ıstıralyayı okyanusun ortasında indirmeye çalışırken, hava hafif olmasına rağmen sallantıyla, gurcataya çarpmış olduğumuzu hatırlıyoruz, herhalde ondan oldu diye düşünüp, çarmıhı güvene alan bir iple tamir ediyoruz.(stepke ediyor) 2) Demirde genovayı, kopan baş ıstıralyadan söküyoruz. Recife'ye vardığımızda, demirde olduğumuzdan, teknenin yanına bağladığımız, üstüne genoa sarılı baş ıstıralyamız var. Teli tekrar takmamız için ( eski baş ıstıralyamızı yanımızda yedek taşıdığımız için hemen onu takmıştık, ama genoa furling sistem olduğundan, ancak yanımıza aldığımız eski kancalı trikentimizi taktık, böylece Blue Belle (motoru da kaybetmiştik) motorsuz bir ana yelken ve iki trinket ile seyir yapmıştı), genoayı sarılı olduğu telden çıkarmamız lazım, iskeleye motorsuz olduğumuzdan dolayı yanaşamadığımızdan, demirde çıkarmaya karar verdik, arkadaşımız ve tüm bu sorunlardaki kurtarıcılarımızdan biri olan Beduin (Aleko) teknesi ile. O da şöyle gerçekleşti: Beduin bize aborda oldu. Teli, iki tekne arasında kurduğumuz iplerin içine oturttuk, teli çevire çevire yelkeni söktük. Ama!!!! .....İçinde bulunduğumuz 300mtlik kanalda hız yapmak yasak , doğal olarak. Yanımızdan geçen motor yatın olağan üstü hızyla, yarattığı dalga bize ulaşınca, direklerimiz çarpıştı. Baktık bişey olmamış, motor yata biraz küfür edip, işimize devam ettik. 3) Diaz'ın direğini dikiyoruz....Bir sabah uyandık, karşımızda portekizce konuşan, biri bizden bişey istiyor. Tanışıyoruz, adı Diaz. Zabıta şefi. Batan bir yelkenliyi çıkarmış üç yıldır uğraşıyor, ve bizden direğini tekneye takmamız konusunda yardım istiyor. Tekneyi görüyoruz, omurga kırık, salma kırık, teknenin bordasına yapılan yama işe yaramaz, baş ıstıralyanın takılacağı güvertedeki yeri kopmuş, daha neler neler, doğal olarak Diaz' ın bu tekneyle bir gün yelken yapması pek mümkün değil. Ama hayal işte, üç yıl varını yoğunu harcamış, bulduğu tekneyi hayata geçirebilmek için ve ona göre iş, direğin dikilmesine kalmış. Beduin teknesi ile, Diaz'ın teknesini aramıza alıyoruz. Meşhur kurtarıcılarımız Aleko ve Stepke müthiş kısa ve yalın bir organizasyonla direği hazırlıyorlar ve biz demirde iken, iki tekne vinçleyip, direği dikiyoruz. Diktiğimiz direğin tüm yükü ikinci gurcatanın ucuna biniyor, yaklaşık yarım saat, bir ses duyuyoruz, ama bizim direğimizden geldiğini hiç düşünmüyoruz....4) Motorun parçası ve baş ıstıralya parçası geliyor. Aleko ve Stepke ile buluşmak için 20mil lik mesafedeki Suape'ye seyr ediyoruz, orada baş ıstıralyamız ve furling sistemimiz takılacak. Bir aydan fazladır beklediğimiz kargo yine bir macera ile elimize ulaşıyor, motorumuzu tamir edip, motoru da denemek için, motor-yelken yola koyuluyoruz. Ama vardığımızda, seyirden önce fark etmediğimiz, gurcatada bir değişiklik fark ediyoruz. Başa doğru eğik duruyor. Aleko direğe çıkıp baktığında bir 'fuck' duyuyoruz, direğimiz hiç de iyi olmayan bir şekilde kırık...5) Savadora seyir. Şimdi yeni tamir edilmiş motorumuzla, yelkensiz 300 millik bir seyire giriştik. Daha önce de motorsuz yelkenle bir seyire girişmiştik, bu da ikinci ders maayetinde oldu. Amacımız tamirin, ya da ikinci el bir direk bulma ihtimalinin mümkün olduğu Salvadora varmak. Yerine taktığımız baş ıstıralyamızın, furling profilleri yamulmuş olduğundan yelkeni de takamıyoruz. Zaten yelken kullanmamız da mümkün değil, Aleko'nun bozuk gönder bumbasıyla bir yama yaptık, yolda en azından stabilizasyon için 3. Camadan ana yelken açtığımızda, pamuk ipliğine bağlı direk tepemize inmesin diye. Öğrendiğimiz başka bir hatamız da, direği olması gerekenden oldukça geriye bükük yaptığımız trim, bizim tekneye uygun değilmiş, gurcataların düzlüğü, çarmıhların tam direk hizasına inmesinden, anlamalıymışız meğer. Doğal olarak Türkiye'den buraya kadar yaptığımız seyirler boyunca, başa doğru gitmek isteyen gurcatalar, malzemeyi epey yormuş ve zayıflatmış. Ama herhalde bunlar güney okyanusunda değil de, rahat şartlarda başımıza geldiği için şanslıyız. Bakalım bu hikaye Salvador'da nasıl devam edecek? Hikaye sonlarının, hikayeyi oluşturduğunu öğrendiğimizden, yeni ya da tamir edilmiş direğimizden sonra nasıl bir hikayemiz olacak göreceğiz? Umarız bunu önümüzdeki aylarda değil, önümüzdeki haftalarda görürüz...:) Not: Yukarda okuduğunuz tüm aşamaları fotoğraflamamıza rağmen, fotoğrafların kayıtlı olduğu bilgisayarımız da ayvayı yediğinden yayınlayamıyoruz, bu da çikletten çıkan başka bir macera etkeni olsa gerek :)
24 Mart 2015 , Salı 11:04

İşte Okyanus geçişini denk getirip, kendimizi içine bıraktığımız 5 günlük karnaval maceramız... Aşağıdaki linkten bakabilirsiniz.... www.cahilcesareti.org/galeri.php?gno=94
16 Mart 2015 , Pazartesi 16:53
Son Eklenen Fotoğraflar

Warning: mysql_fetch_array() expects parameter 1 to be resource, boolean given in /home/cahilcesareti.org/httpdocs/index.php on line 337
Son Eklenen Videolar


Bizi Destekleyenler

İLETİŞİM GÜMRÜKLEME

MED MARİNE

LALIZAS

GLOBALSTAR

TURIMPEKS

JOTUN

ADMİRAL

UK SAILMAKERS

KAŞ MARİNA

ÇEKİM HALAT

KARABULUT

DENPAR

BAŞARI SİGORTA