Son gönderilenler

Önce, bana İstanbul'u hatırlattıkları için, romantik bir biçimde onları sevdim. Bir hafta sonunda, onlardan korkmaya başladım ve düşman edindim kendime....Keyfi, konforu bozulan bir insancık olarak, onlarla aynı mekanı paylaşmaktan şikayetçiydim, dertliydim hatta mağdurdum. Yaklaşık iki ayın sonunda, nasıl yaşadıklarını, düzenlerini , alışkanlıklarını, mantıklarını anlamaya başlayınca, onları tanımış olduğum için içten içe keyiflendim, eğlendim ve kendimi şanslı hissettim, kendimi sevdim, hayatı sevdim.Bahsettiğim topluluk, bulunduğumuz limanı, hatta iskeleyi ev edinmiş, oldukça kalabalık martı sürüsü... Özellikle insana dair algımın ve bakış açımın genişleyeceği düşüncesi ile çıkığım bu yolculukta, şimdilerde edindiğim martı topluluklarının yaşamına dair olan gözlemim sayesinde ,insana ve kültürüne olan bakış açımın genişleyeceğini, deneyimleyerek , fark etmiş olmak, oldukça şaşırtıcı ve zenginleştiri oldu. Gözlemin belli referanslara dayandığı düşünülürse, bu martılarla yaşadığım deneyim, bir çok algımda tahmin edemeyeceğim referanslar oluşmasına zemin hazırlayacak gibi....Beraber aynı mekanı paylaştığımız martılar günde iki kere ortadan tamamen kayboluyorlardı, tahminim denize, açıklara gidiyorlardı. Balıkçı kayıklarının limana dönmesiyle, büyük bir yiyecek mücadelesi başlıyordu. Balığın, yiyeceğin , çığlık çığla ağız değiştirdiği, mütiş akrobatik numaraların gözlenebileceği bu rituelin sonunda, nasıl kurallandığını bilmediğim, anlayamadığım bir şekilde "bir" martının ağzında son buluyordu. İşte düzenin bu bölümünde, bizim iskele esas mesken. Yiyeceği yemeye hak kazanan martı, bizim teknenin önünde, iskelede , temizlenen, soluklanan diğer martıların içinde rahatsız edilmeden, rahat rahat kazandığı yemeği yiyordu. Her gün aynı saatlere denk gelen bu düzenli hayatı, gözlemlemiş olmaktan, parçası olmaktan en keyif aldığım noktalarından biri: İskelede tekneler için yapılmış tatlı su musluklarını kullanma biçimleri. Bu durumu fark edemeyen ben ve Uğur ilk iki gün boşa akan musluğu sık sık kapatıp durduk. Meğer bunlar (bazıları, epey farkları vardı birbirlerinden) musluğu biz kapattıkça açıyormuş, nitekim tanık da olduk. Böylece dinlendikleri, temizlendikleri, öyle boş boş durdukları iskelemizin mesken edilmesinin nedenlerinden biri de susuzluklarını giderebilecekleri, sonsuz akan tatlı su kaynağıymış. Bir gün o musluğu açamayacak olan bir tip geldi, ben de merakla bekliyorum, musluğu açsın diye... Gitti musluğun başına, su varmışçasına içti, içti, bir kaç saniye sonra hala susuz olduğunu düşündü, tekrar akmayan musluktan suyunu içti. Yaklaşık 10 dakika gitti geldi,gitti geldi, kapalı musluğa, hiç sorgulamadı neden hala susuzluğunun geçmediğini, tekrar tekrar, her seferinde ilk kez gidiyormuş gibi... Zaman sorunu yok, planı yok. Uzun bir sürecin sonunda, suyun gelmiyor olabilme ihtimalini düşündü ve ağızını, gagasını musluğun iyice çıkışına doğru dayamaya çalışırken, denize düştü. Evet düştü! Kanatlarını açmıştı, ama mesafe o kadar kısaydı ki.... Velhasıl, düşünce, bari, kaldı suda yüzdü biraz ve susmışlığını gene unuttu. Sonra olayı çözmüş olanlardan biri geldi, daha ehli, belli, daha önce o musluğu açmış olan biri. Açtı. Biz de bir daha o musluğu kapatmadık, bir yandan gereksiz akan , açık musluğu seyretmek rahatsız etse de, martıların bizden önce kurmuş oldukları düzene "insanca" müdahale etmek de rahatsız edici oldu.Martılarla olan ilşkime, bana kazndırdıklarına, farkedebilmenin coşkusuna, radarımızı- umumi martı tuvaletini- temizlerken, çıkan koku eşliğinde varabildim.Okumaya, bilmeye ne kadar aç hissetsek de, bilgiyi yaşayarak, şaşırarak keşfetmenin tadı hiçbir şeyde yok, bence. Okuyunca, duyunca bir ön yargı gelişiyor, bu da saf tanıklığı, deneyimlemeyi sekteye uğratıyor, sanki, bazen. Bazense deneyimlemeden edinilen bilgi, zaman kazandırıyor. Ama sanırım, ilişkide olduğum, parçası olduğum sistemde, söylendiği gibi, zaman kazanmak pek de avantaj değil. Artık "zaman kazanmak" kazanımdan öte , zamanın yetmeyeceği, sanal bir yaşam değerlerine delalet. Ne kadar yavaşlarsan, hayat hızlanıyor, yoğunlaşıyor; aksi taktirde hayat sana yetmiyor, yavaş kalıyor.Scuba dalışı yaparken, suyun altında karşılaştığım su kaplumbağası sayesinde, nasıl hareket etmem gerektiğini öğrenmiş, yavaşlamış, olayı o zaman kapmıştım. Sanırım hızlılık benim için, çoğu zaman mücadeleyi temsil ediyor. Ne zaman mücadele etmem gereken bir durumla karşılaşsam hızlanıyorum, "bir an önce" bitsin diye, heralde.  Seyirlerde, aksilikler yaşayıp deneyimlendikçe, aksiliklerle baş etme yöntemimiz de değişiyor. Eskiden acil durum olduğunu düşündüğümüz durumlar yaşadıkça, acelece, oldukça hemen, bir an önce, hızlıca hareket etmeye çalışıyorduk. Tabi debelenen teknede hızlı hareket etmek ve algılamaya vakit ayırmadan müdahaleye  girişmek, meğer büyük bir enerji müsrifliğiymiş. Son seyrimizde yaşadığımız dümen problemi ki, sanırım bu güne kadar yaşadığımız en ciddi sorunlardan biriydi, (Teknenin kontrolünü 1 saat boyunca, 40 knot havada, kıyıya yakınken kaybettik.) Oldukça yavaş hareket etmemize rağmen, kısa yoldan çözüme ulaştığımız hissiyatı verdi. Demek ki," Hızlı olunca, yol kısalmıyormuş". Martılarla olan ilişkim gibi bakmak, gözlemlemek, okumak yeterli değilmiş algılamaya, ta ki gerçekten paylaşana kadar, ya da paylaştığını kabul edene kadar.
23 Mart 2014 , Pazar 21:39

Maalesef uzun zamandır, günce yazmaya değer, fark edişler yaşamadım. O yüzden de, yazmak istiyor olmama rağmen, yazacak birşeyim yokmuş gibi hissediyorum, işte “tam da bu anda yazmak lazım” diye düşünüp, bilgsayarın başına oturdum. Fark ettim ki , hep iyi izlenimlerden, yolculuğun özendirici yanlarından bahsediyorum. Şimdi bu yazımda can sıkıntılarından, henüz yoluna koyamadıklarımızdan, değerli anlardan önceki uzun ve işlevsizmiş gibi gelen zamanlardan bahsedeceğim.   Öncelikle “özgürlük” kavramından bahsetmek istiyorum. Maalesef insan, “üretim”e zorlandığı alanları ve bu alanların baskılarından kurtuluyor olsa da, “özgürce” yaşamak için de, deneyime gerek var, “özgür” kalınca, bu konuyla ilgili toylukla karşılaşmak, insanı dehşete sokabiliyor. Baskının ve sentetiğin olduğu şartlarda, özgürlükten ve tabiyattan bahsetmek, tanımlamak, olasılık olarak hayal etmek , kesinlikle daha kolaymış. Ve bu kolaylık beni, olgunlaştığım sonucuna varmamı sağlamıştı. İçinde yaşadığım sosyal çevrede, sınırlarımı ve yerimi, konfor anlayışıma göre düzenlemeyi becermiştim, sonuçta. Belirtmeliyim ki “meslek” sahibi olmak, böyle bir durumda kesinlikle avantaj. Şimdi özgürüm!!!!!??? Yani yerim, yurdum, sınırım yok. Ya da her yer, yerim, yurdum, sınırım. İşte bu iki yaklaşımdan, hangisine yada hiçbirine yada herikisine olan eğiliminiz, “özgürlük” kavramınızı tanımlayacak. Benim pozisyonum ise herhangi bir eğilimden önceki “durma” anı. Oldukça sıkıcı, insan harekete geçmeye korkuyor, üşeniyor, rahatını, özgürlüğe karşı savunuyor. Bana göre “özgürlük” her zaman “üretmek” kavramıyla, ters köşelerde durmuştur. “Özgürlük”ün içinde “uyumsuz”luk yoktur, olamaz (bana göre). Uyumsuzluğun olmadığı bir ortamda, bana göre üretmekten bahsedilemez.(?) Yani her zaman konfor (algımı) alanlarımı, konforsuz hissedişlerim belirledi. Şimdi çok rahatım ama konforum yerinde değil. Konforlu ortamımı şekillendirmem gerek, ama konforsuz değilken bu çok zormuş. Nasıl sürekli bir “ana akım” olması gerekiyorsa, onun gibi bişey. Bu arada söylemeliyim ki baskılar üzerinizden kalksa dahi, alışkanlıklarınız hemen değişmiyor. Bu süreçte göstermeniz gereken sabır, apayrı bir katman zaten, ki bundan daha önce bahsetmiştim. Alışkanlıklarımı nasıl değiştirebilirim? Sizce alışkanlıklar ve bağımlılıklar arasındaki fark ne? Alışkanlıkların değişmesi (benim durumumda biri için) yeterli bir araç mıdır?   Neyse demek istediğim, insan tekneyle Dünya gezmesinde olsa dahi, hareketsiz kaldığı zamanlar aşırı olabiliyor. Hareketsiz geçirdiğim zamanlar için maalesef hep bir suçluluk duygusu içindeyim. Mesela neler yapabilirdim diye düşünüyorum: Gideceğimiz yerlere çalışabilirdim... İspanyolca öğrenmeye başlayabilirdim... Fransızcamı çok geliştirebilirdim.... Sitemizle uğraşabildim........ Daha çok Uğur'la prova yapabilirdik.... Daha iyi beslenebiliridim... Daha dinç olabilirdim... Daha fazla yelken öğrenebilirdim... vs. vs. vs. vs. vs. vs. Şimdi bunlar tam da vicdan azaplık kayıplar değil mi?   Peki hareketsiz zamanlarım neyle geçiyor? Değil mi? Asıl soru bu. Ipad'de ya da telefonda oynanan oyunlar, internet , kahvaltının sarkıtılması yöntemiyle günü oyalamak, 2-3 saatlik bir aktiflikten sonra (çay bahçesi, yemek organizasyonu, alışveriş, tekne için iş, vs) ve tabi akşam olmasıyla “film” saati. Valla aslında o kadar da kötü değil, oldukça rahat bir ortam. Ama maalesef, durmu değiştirmek için önceki durumu kabullenmek gerekir ya, işte bunun “rahat” olduğunu kabul etmek zor. Daha önce içinde bulunduğum şartlar beni hep “üretmeye”, “gelişmeye”, “inşa etmeye” şartlamış. Muhtemelen ben geçirdiğim (bana göre harcadığım) bu zamanları “oh ne rahat” demeden değiştiremeyeceğim.   Bazen havaya bağlı hareket etmek zorunda olmak, özgürmüşüm hissiyatını zorlasada, hiç bir zaman kendimi mevsimin,iklimin, coğrafyanın, gezegenin baskısı altında hissetmedim. Konfor alanımı, sınırlarım belirler herhalde. Ama başkasının bana koydukları değil, benim kendim için koyduklarım. O da bende meğer pek yokmuş, ben başkalarının sınırları arasında takılıyormuşum, şimdi gezegenin sınırları arasında takılma fikri, bana henüz ağır geliyor, boyumu aşıyor gibi.   İşte bu “gezegenin sınırları arasında takılma” fikri, kulağa çok havalı gelse de, beni yüzleştirdiği durum ortada. Yani türçesi “Her şeyin başı sağlık” durumu. Ben de açıkçası bu durumu idrak etmek için henüz gencim, o yüzden sırf kendi “sağlığ”ım için “zaman” ayırma düşüncesini hazmedemediğimden, çürümeye istikrarlı bir biçimde devam ettiğimi fark ediyorum, ama birşey de yapamıyorum...(:) ) Bir de doğanın, özgürlüğün, tekbaşınalığın bu tarafı var, hadi bakalım!   Valla ben şimdi yazınca, göze o kadar da kötü gözükmedi, nerdersin?  
1 Mart 2014 , Cumartesi 17:08

NERELERDEN, NERELERE ! (Haziran 2013- Şubat 2014) 9 Haziran 2013-- Kaş Marina'dan Dünya yolculuğu için yolculandık. Heycanlı, gergin ve yorgunduk... Tekne de saklanmış iki arkadaşımızla beraber, uğurlanmadan sonra, Marina'nın önüne deriledik. Tarihe yaklaşık bir ay önce karar vermiştik, ama maalesef hava muhalefeti, yola çıkmamıza engel oldu, biz de ayrılış seromonisini yapmak zorunda kaldık. 10 Haziran'da iki arkadaşımızla Fethiye Gemiler koyunda demirlemek üzere yola çıktık. Niyetimiz Alim abi ile , Naim abiyle görüşmektik. Daha Önce Dünya turu yapmış, Alim Sür ile bir türlü görüşememiştik. Bize ev yapımı, sonra İtalya'da içtiğimizde ne kadar özel olduğunu anlayacağımız, şarap hediye ettiler. İçerken hep andık. 13 Hazian 2013-- Marmaris'e vardık. Ufak tefek son ihtiyaçlar karşılanıp, yola çıkacaktık. İki arkadaşımız da burada bizimle vedalaşıp ayrıldı. Fakat demirde, motora giren tuzlu su olayının başlattığı talihsizlik ya da başka bir açıdan şansımızla planlar yavaş yavaş değişmeye başladı. Haziran Sonu 2013-- Yolda başımıza, motorla ilgili bir talihsizlik gelmesindense, yola biraz daha geç çıkmayı göze aldık, zaten oldukça erken yola çıkmıştık. Tekneyle yaklaşık 5 hafta Bozburun'da kaldık. Motor rektefiye oldu. (ikinci kez). Gülhan Usta'nın fedakar, özverili, ustaca çalışmasıyla... Temmuz Sonu 2013-- Derinlik göstergemiz bize ayak bağı olacak gibiydi, son kez bir günlüğüne kara çekilmemiz gerekiyordu. Yol göstericimiz, has destekçimiz, arkadaşımız Levent bize bir kıyak geçip, karaya çekilme olayını ayarlayacaktı, ondan sonra ver elini Yunan adaları!!!! 13 Ekim 2013--- Yaklaşık 2,5 ay Palmarina'da kaldık. Aklımızda olan, ama “neyse, idare ederiz” dediğimiz tüm ihtiyaçlar, Levent'in kanatları altında çözüldü.Ve 13 Ekimde tekrar uğurlanarak yola çıktık.... Kalimnos (19mil), Amargos (68 mil), Agina (139 mil), Oradan Corinth (Korent kanalı)'ı geçip, Kefalonia'da 6 saat mola verip, Sicilya (Milazzo)'ya vardık (302 mil), Sardunya adası(307mil)'na 29 Ekim 2013'te vardık. Toplam 1003 mil mesafe geldik.Toplam 6 gece seyir yapmadan dinlendik. Bu seyrin “Aman sezon kaçıyor!” diye, 192 saatini motorla, 25 saatini yelkenle geçtik. 16 Kasım 2013-- Mevsim itibari ile Balear Adaları için 3 temiz fün yakalayamayacağımıza karar verip yolu bölmeye karar verdik. Carloforte'ye (63 mil) doğru yola çıktık.( Cagliari- Sardunya'dan). 27 Kasım 2013-- Mayorka'ya doğru yola çıktık.( 254 mil). 54 saatlik seyrin sadece 8 saati yelken yapabildik. Ne olursa olsun bir an önce, mevsim geçmeden Cebelitarık'ta olmak hedefimizdi. Anca denk gelen şartlar da rüzgarsız şartlardı. 6 Aralık 2013-- Mayorka'dan (Porto Colom Limanı) Cartagena 'ya (238 mil) yola çıktık. Yola çıktığımızdan beri hep adalardayken, ana karaya doğru yola çıkmıştık. 14 Aralık 2013-- Cartagena'da tanıştığımız yaşıtımız yelkencilerle yolumuzu birleştirmeye karar verdik ve Cebelitarık'a (245 mil) kadar beraber seyr etmek için yola çıktık. Categena'dan itibaren nerdeyse tüm yolu yelkenle geçmeye başlayınca, yelken ve denizle ilgili düşüncelerimiz derinleşti. 22 Aralık 2013-- Dura dura geldik. Cebelitarık La lineadaki marinaya bağlandık. 9 Ocak 2014-- Beraber seyr ettiğimiz teknelerle, Cadiz'e (77 mil) doğru yola çıktık. Vize ile ilgili sıkıntılarımız yüzünden, Fas'a geçememiş olmanın gerginliği ile doluyduk. 13 Ocak 2014-- Cadiz (ispanya)'den, Fas Mohemmedia'ya (190 mil) doğru yola çıktık. 18 Şubat 2014-- Şu an hala Mohemmedia'dayız. Yelkenin tadını alınca, aceleci tavrımızdan vaz geçmeye karar verdik. Yelken ve deniz, bizce zamansal kaygıları kaldırmıyor. Böyle bir tasa varsa, zamanmıza yazık oluyor. Gezmek, anın, mekanın, tadını çıkarmak için elimizdeki fırsat, ender bulunan türden. Bu sene Okyanus geçişini yapmamaya karar verdik, hazırlık sürecinden beri içinde olduğumuz “haldır, haldır” tavır, parçası olduğumuz yolculukla bağdaşmıyor. Önümüzdeki sezonu Kanaryalar, Cape Verde adaları ve Senegal'de geçirmek planımız. 2014 sonbaharında da Güney Amerika'ya doğru yola çıkacağız.(bir aksilik olmazsa :))
20 Şubat 2014 , Perşembe 12:21

  18 Ocak 2013   Bu gün oldukça sıkıntılı bir gün. Bu gün de sıkıntıyı , sınırlarımla öğreneceğim demek, malum bu yolculuğa başladığımızından beri, fikrim artan tek konu “kendim” oldu.(Maalesef mi demeliyim, şanslıyım ki mi demeliyim, bilemiyorum). Nasıl artıyor, valla başıma gele gele. Bu gün de içimi sıkıntısı durumu başıma geldi Hava bozuk, aybaşım gelmiş, dolunay da.(detaycılar için bir gün, diğerleri için 3 gün:)).... Dışarısı karanlık, pek çekici değil. Belki, Uğur'la benim, işimizin provasını yapacatık. ......Sonunda ben, Uğur ve Robin, dışarıya , yükselen dalgaları seyredecek bir yer bulmaya gitmeye karar veriyoruz. Yolda balıkçı Ahmet'le karşılaşıyoruz, iki gün önce tanışmıştık, biraz da sohbet etmiştik. Ama G.Amerikada ispanyolca-portekizce neyse buralarda da Fıransızca o, biliyosunuz.( Bunun da ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz, ve unutmuyoruz. :) O yüzden benim, buralılarla yaptığım şimdiye kadarki muhabbet: söyledikleri rakamı, tarif ettikleri yolu, satın almak istediğimiz şeyin ne olduğunu anlatmaya, anlamaya , çalışmak dışında derinleşemedi. Ama Allahtan ingilizce bilenler de var. Yani: Ahmet'le muhabbetimiz Robin'inki gibi olmasa da iyi.   Limanın hemen dışında , yüksek bir sahile gidiyoruz. Uffff! O ne ihtişam, o ne ihtişam. Bulunduğumuz yer, dalganın , rügarın zaman zaman bize bonkörce yolladığı, tuzlu sularlarla ıslatılıyor, buna rağmen, fotoğraf makinalarımızı çıkarıp, bu coşkulu görüntüyü fotoğraflamak istedik... Ama biliyorsunuz , böyle zamanlarda , o coşku , o fotoğrafa bir çıkmak istemez, bir çıkmak istemez. O noktadan sonra götünüzü de yırtsanız, o dalga öyle görünmez. Ama daha önce de bahsetmiştim bunun nedeni “o an içinde olduğunuz şey bir manzara değil, bir olay olduğundan” sanırım olayın fotoğrafını da , olayın başrolündekini çekip koyamazsınız, o olmaz. Neyse olmadığının örneklerini görecek siniz....   Sonra, yeteri kadar tuzlandıktan sonra, Kazablanka yönünde bir plaj muhabbeti geçti, bir Marakesh çöle girtme planları konuşuldu ve tren saatlerine bakılması gerektiğine karar verildi, bir de kebab yenileceğine..... Kebab, tren kısımlarını zırt geçiyorum, öyle uzun tasfirlili(lerle) yazmak lazım , şu an atlayacağım. Ben, Uğur, Robin, Ahmet taksiye bindik. Ahmet: Balıkçıymış, çcukluğunun geçtiği yerlerden bahsederken, nasıl balık tutmayı çocukluğundan beri çok sevdiğini anlatıyor, şehirde onun favorisine gidiyoruz. Bahsettiği 6 km'lik sahili (okyanus sahili demem lazım , arada bir hayli fark var, burada denize tapılınılabilir, öyle bir hali var.) geri Blue Belle'in olduğu Mohemmedia'ya doğru yürüdük. Biraz üfledik, biraz püfledik, biraz eğlendik, biraz yorulduk, biraz etkilendik, biraz güzel hissettik, sonuna doğru, yüzümü yakan yağmurla ıslandık, (Yolun son çeyreğinde hava kararmıştı, unuttum.) yeşil-nane çayına doğru yöneldik.     Fas'tayız, Fasta'yım, Fas'ta....................            
24 Ocak 2014 , Cuma 16:13

24 Aralık 2013 Maral'ın güncesi, CEBELİTARIK LA LINEA'DA NOEL... Akdeniz'in sonuna geldiğimiz şu anda, nedense “yeni” başlangıcımız için, geriye dönüp bakmak, Akdeniz'i değerlendirmek bir ihtiyaçmış gibi geliyor... Geçmiş iki buçuk ay, o kadar benzersiz ve yoğundu ki bana yaklaşık 7-8 ay gibi geldi. Düşünüyorum, düşünüyorum Akdeniz'İ nasıl özetliyeyim diye, bilemiyorum...Belki okyanusa çıkmak lazım dönemin bitişini anlayabilmek için. (Sanırım Akdeniz deneyimimize bakmak için aceleci davranıyorum.) Daha önce de zaman zaman kendimi “sabırsız” bulup eleştirdiğim alanlar olmuştu, ama bu yolculuğun başından beri kendimi “sabırsız”, “aceleci” hissettiğim her an, sakıncalarını da hissettim. Böyle, arada, daha tam ayamadığım, ama yavaş yavaş sezmeye başladığım farkındalık öncesi anlara katlanmak bana zor geliyor, belki sabırsızlık gene... Ama nasıl baş edeceğimi henüz çözemediğim bu yanım, denizle terbiye edilecek gibi, biraz acılı olacak ama değecek. Yola çıkmadan, çıkınca rahatlayacağımızı, karaya bağlı planlardan, takvimlerden sıyrılacağımızı hayal ediyorduk. Yola çıkınca, ne olursa olsun, hazırlık süreci de geride bırakılacaktı, feşmekan... Ama bu vize meselesi ve takvimi, zincirleme bu konuya bağlı, okyanus geçiş sezonu ve tabii ki marina ücretleri, zaman zaman pahalılık bizi hayal ettiğimiz gibi gezegenle uyumlu hareket etmemizi, gezgeni sezmemizi oldukça engelledi. Tanıştığımız avrupalı salaş yelkencilerin konforlarına, huzurlarına, kendiliğinliklerine, olasılıklarının çeşitliliğine, bağımsızlıklarına hayran kaldım. İtiraf etmeliyim çok da şey öğrendim, onlardan. Sonuçta “buralarda” çok yeniyiz, toyluğumuzla, bir orta doğulu olarak Avrupa'da yüzleşmek..............???? Zaman istiyor tabi Dünya'ya alışmak :) Demek istediğim benden de kaynaklanan, şartlardan da kaynaklanan zorluklar, kısır bir döngü gibi birbirini de besleyebiliyor. Zaman zaman yüz yüzeliğin, sıcaklı kanlılığın, samimiyetin, anlayışın gerçekliği içinde düşünceleriniz, kendine güveniniz gelişiyor ve umutlanıyorsunuz, ama aksi gerçekleştiğinde, başka bir gerçekliği heycanla öğrenirken ve alışırken, “devletsel” bir gerçeklikle karşılaşınca “SINIR” neymiş, onu da net bir şekilde, tüm benliğinle anlıyorsun... Maalesef hayatın gerçekliğinde, bu kadar “suni” bir unsuru kabullenmek , herhalde belli bir olgunluk gerektiriyor, o olgunluğa da varabildiğim zaman, başka bir bağımsızlık seviyesine ulaşabileceğimi hayal ediyorum. Tabi insan doğası açısından bakarsak, sürekli başka “seviye” arayışlarında olmak da kaderimde hep olacak.. Yolculuğa başladığımızdan beri, şimdiden, benim için mihenk taşı olmuş bir kaç nokta var, onlara değinmek isterim, huzurlarınızda: DENİZİN ETKİSİNe kadar deniz tutmasından müzdarip olsam da, denizde gece gündüz giderken (evimizle) , her türlü aksaklığa rağmen, hissettiğim coşku eşsiz. Yerleşik hayatımda, unuttuğum bir duygu. Keyif, değil, neşe değil. Biraz abartılı olacak ama , ancak abartınca anlatabileceğim; Yaşıyor olmanın bir kader değil, bir fırsat olduğu bir düzlem gibi. Yaşıyor olmanın bazen ağır geldiği anlar yaşamışsınızdır, “coşku”nun eksikliği... “Coşku”'yu zaman zaman, başka gerçekliklerde, “toy” bulduğumu ve bu toyluktan haz etmediğimi hatırlıyorum. Şimdilerde “toy”luk ve “yaşlı”lık birbirinin zıttı gibi gelmiyor. Bir arada yorumlanınca daha eğlenceli geliyor. Ve denizde iken insan şaşırıyor “neden daha önce düşünemedim” diye... “Basit” olan şeyler unutulduğunda, unuttuğunun “kendiliğindenliğin özü” olduğunu da unutuyor. Tekrar hatırlandığında ise “Basitliğin. zorluğu ve kolaylığı da aynı ölçüde barındırdığını hatırlıyor” . Bir de “kök”ler meselesi var.Düşünmeye düşünmeye zaman içinde bendeki “kök” kavramı, “sabitliği”, “yerleşmişliği”, çağrıştırmaya başlamış, fark etmemişim. Şimdi “sabit”liğin yerini “yayılmak”, “yerleşmişliğ”in yerini “değişim” aldı. Çünkü, gezegenimiz hareketli yüzeyinde geçirdiğim bu kısa sürede, “zaman” ve “mekan” kavramlarını temellinden oynattı. Çünkü artık, gezegenin hareketine tanık olacağım, başka bir döneme girdiğimin farkındayım. Ve benim için, olduğun mekanın yapısı, zamanı da belirler ve böylece “hareket” oluşur. “Hareket” hayatta olduğumuzun en büyük “kanıt”larından biri (nesnel olarak- burada, algının çoğunun, görme duyusu üzerinden geliştiğini kabul ettiğim sonucuna varılmasın, “acı” da bir “hareket.”-). Yaşıyor olmanın, yaşamak için bir neden olabileceğini fark etmek, hem işi kolaylaştırıyor, hem basitleştiriyor, hem de bunu fark ettiğinde zorlu bir sürece gireceğini de biliyorsun. Çünkü “değişim”in bedelleri var ve “bedel”ler üzerinde plan yapmak,işini daha zor zorlaştırır, ama “elindekileri bıraktığında” özgürleşmeye başlayacağını da en başından beri adın gibi de biliyorsun. “Gelenek”, “kök”ün bir diğer üyesi. Bunu da anlamamışım tam!!!! Gelenek, “geçmiş zaman”ı değil, anı yaşayabilmeyi besleğen bir öğe gibi, bayat bişey değil yani. “Geleneklerin Tadını Çıkar”, gibi bir slogana bile varabilirim. Ama geleneklerde, hareket gibi yönlendirlebilir, parçası olunabilir, tanığı olunabilir, zaman-mekan bağlamından bir konu yani. Şu ana kadar yaşadığım her anı “kök”üm ise, “gelenekler” de gövdem , nesnem.Yayılmak için sadece merkeze, ve uzanmaya itiyacım var. “Bırakma”ta değil, “”sark”maya ihtiyacım var. Etkin ve üretken değil, var olmaya ihtiyacım var.... Meğer “var olduğumu” unutmuşum, ezberlemekten....(Şimdiye kadar var olduğumu hissetmek için hep “yoğunlaşmaya” ihtiyacım vardı, işe, düşünceye, hissetmeye yoğunlaşmak, ama şu an “yoğunlaşma” eylemi, kulağıma biraz suni gelmeye başladı.) Ama bu, diyebilirim ki, benim son noktam değil,yani “deniz” kafasından bahsediyorum...“Hımm bir daha dönüp bakayım, bu açıyla nasıl olur, ya da başka “açılarla”, orda da var olmak?” diyip “var olunabilecek” farklı zaman-mekan kombinasyonlarını denemeyi isteyebilirim. Kökümün yeryüzüne yayıldığını, bir yandan da gövdemin göke doğru uzadığını hissi,bana tam da “hayatta olduğumu” hatırlatıyor. Yaşlanmak istiyorum ama büyümek istemiyorum..... Sarkabilmek,(sarkaç olabilmek) için uzamak lazım. Uzamam için hafiflemem lazım. Hafiflemek için yükü azaltmam lazım. Hafiflersem, savunmasız kalabilirim. Özgürleşirim, basitleşirim.Ama basit'lik “gelenek”se, ben kesinlikle “geleneğim”in(anımın) tadını çıkarmak için, basitleşeceğimi düşünüyorum. Savunma hiç yoksa “Saldırı”dan da bahsedemezsin. Saldırı yoksa “sınır” da yok.......................Hiç!!! İşte, eğer, buraya kadar okuyan varsa, diye diyorum: Bunlar bilgisayarın başına “ay sitemize bir yazı falan koymamız lazım, bir günce yazayım” diye oturduğum yazı. Maalesef yazarken düşündüm, ve çağrışımları yazdım. Biraz abartacağımı söylemiştim, başka türlü anlatamam diye... Son paragrafım da mübarek biraz havalı olmuş, aslında komik olsun istemiştim, klişe olmuş.... Tonlanmayınca da anlaşabilen yazıları, umarım bir gün yazmayı beceririm... İşte yeni yüzeyin kafamda döndürdükleri bu yönde.... Cebel,tarık denen o eşsiz yerden “meri krismıs” dileklerimle...
31 Aralık 2013 , Salı 10:43

Bir ayı aşkındır hava beklediğimiz Sardunya'dan bu gün ayrılıyoruz.... 3-4 gün için geldiğimiz Sardunya'da (Cagliari) bir ay, Carloforte'de 11 gün kaldık. Carloforte'de buraların deyimiyle "sıradışı" havayı limandan yedik. Cleopatra hortumu adayı dağıttı. Bu gün hava uygun, uzun zamandır ilk kez, biz de işe koyulduk.Sandöviçler hazırlandı, motor su-yağ kontrol edildi, kabin neta edildi, çay demlendi,sağlam kıyafetler giyildi... Bakalım stresli bekleyişimiz, konforlu bir seyirle ödüllendirlecek mi?
27 Kasım 2013 , Çarşamba 10:58

http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=73 bu linkte yeni albümümüzü görebilirsiniz.
18 Kasım 2013 , Pazartesi 18:38

Sevgili Çıplak ayaklar ahalisi ve sülalesi, Bu tekne  ve Dünya turu olayına girdigimden beri, içimin bir köşesi hep orada olamamanin, mihonun deyimiyle" festival" in parçasi olamamanın, bir buruklulğu vardı. Önemli günler, ( buluşmalar, özel bir araya gelmelili organizsonlar, "gezi", düğün, cenaze, yılbaşı gibi) yani önceden bilebileceklerim diyeyim, benim de uzakta moralimin bozuk olduğu günlere denk düşer.... İlk başlarda kaçırdığım ve anlatılan her şey bende eksik kalan bir şeyler oluyor hissiyatını veriyordu, sonra sonra dedim " eksik kaliyorsan git , gitmiyorsan da kabullen" ...tabi tam bu cümle değildi de buna benzer bişey dedim işte.... Şimdi tam hatırlamıyorun, o zaman benim için bişeyler daha yoluna girmeye başladı. Ben oralarda yokken  neler oldu ( burada) :) " Aptal, Siradan ve Suclu" yu  " oyun bitince oynarız" mantığıyla çıkardığımızda ,provaya baslayali11 ay olmustu. Daha önceleri deneyimlediğim , "vaktimiz olaydi..., zaman çok kısaydi" gibi işsel eksik, eleştirilere cevap açıklamalarına uyuzdum. Zaten oyun çıktığında da " bir daha asla " da dedim . Herrkese de dedim "deymez" diye. Neyse ben o zamanlar bir daha bu kadar uzun hiç birşeye hazırlanmam artık dedim, ama dediğimde bu tekne olayina başlamiştik. 3 yil once tekneyi aldık, iki yil hazırlandık. 3 yıllık bu sureç 1 yıl sürer diye düşündük. Yeni bitti, hatta yeni ' bitmiş' . Malum ne zaman hazır olduğumuza da yanlış karar vermişiz. Bu üç yil simdiye kadar hayatimin en yıpratıcı dönemi oldu, psikolojik olarak. Bir yandan manitayla girilen plan, proje, ortaklık olayı bizi çok kastı, sarsti. Beni çok korkuttu, zorladı. Onlarla , şunlarla, bunlarala sike sike yüzleştirdi. Bir türlü yola çikmamama durumu yerleşti. Sanki böyle hayatımızın sonuna kadar ' hazırlık sürecimizdeki en önemli bir ay' modunda ömrümüzun sonuna kadar takılacakmışız gibi gelmeye başlamıştı ki, yola çıktık. Bu süre zarfinda bir sürü yeni şey öğrendim. Böyle hayat boyu tek bir seyle uğraşmiş ben için, ilk başlar korkunçtu. O kadar işimden anlayan, hakim, tatmin olan, keyif almasini bilen biriyim, ( benim gözümde). Bu tekne olayıyla birlikte kendimi çok uzun süre ilk okulda arka sıralarda , sümüğü hep burnunda, pek bişey anlamayan, her bişey sorulduğunda, ya da hiçbirşey sorulmadığında, böyle yüzünde boş ifadeli tipler olur ya, boynu hafif bükük, başı eğik, tüm yüz kasları gevsek... Iste tam öyle birine dönüştüm. Valla insanin kendi aptallığıyla böyle yaşamasi, nasil ızdırap oldu anlatamam, ayrica tembellik dizboyu, zaten o tipler de hep tembel olur. Bir süre en zoru o "kendime" tahammül etmek oldu. Tabi bir de bunu mantinanin tanıklığında yaşamak...... Neyse zor da olsa bir sürü şey öğrendim, yarım yamalak da öğrendiğim birsürü şey var tabi, ( çoğu:) ) Şimdi tüm bu hazirlik süreci depresyonları, çıkıp çıkıp çıkamama travmaları geride kaldı, oralardan eksik kalma durumu artık " keşke şimdi burada olsalar" durumuna dönüştü. Artık neye hazırlandığımızı anlıyorum. Hazırlık süresince, seyir halini sanki hedefimize ulaşmak için atlatılması gereken, aksilik üstüne aksilik yaşayacağımız, kazasız belasız , önlemlili, tedbirlili olunmasi gereken bir süreç olarak hazırlandığımızdan, seyirde olmanin ne kadar keyifili olabileceğini hiç bilememişiz. Bir de şu iki kişilik mevzu var , küçük alan bir tek ikimiz falan ... Uğur'la da geçirdigimiz engebeli üç yıldan sonra da bu kısım gerçekten, benim tahmin edemiyeceğim kadar özel hallere büründu, keyfimiz yerinde. Neyse çok uzattim, üç yılda başıma gelenleri anlatmak değildi niyetim, daha sık yazarsam anlatırım detaylı..... Yani sonunda yola çıktık, neymiş göreceğiz. Derler ya " NEREYE GİDERSEN GİT, KENDİNDEN KAÇAMAZSIN" sanirim bu durum ima edildiği kadar kötü bir durum değil... Şu anda Sicilya' dan Sardunya' ya geçiyoruz. Sicilya' da Uğur sürekli "baba" filminin muziğini    ıslıklamasına rağmen, Sicilya'ya sicilya havası veremedik.... Bildiğin Sirkeci, Eminönü... 64 saat yol yapınca insan , değecek bir yere varmak istiyor, Silya olmadi, olamadi... Havalar hala sakin, aydı, güneşti, yakamozdu, yunustu, kuştu, gidiyoruz. Gecen gece bir yakamoz denizine girdik anlatamam, tam pi'nin yaşamı filmindekinin aynisi idi,.... Insan güzel bir doğa görüntüsü gördüğünde, güzel buluyor, bu da benim için pek heycanlı bir deneyim değil aslında ama her bir görüntü bir olay da olduğundan hoş bulmaktan ziyade beklenmedik bir sekilde coşkulanıyormuşsun. Gün doğumu da, dolunay da görüntüden ziyade bir olay olduğundan, başımıza gelen bu olaylar sinsileleri, doğadan da olunca, ver coskuyu ver coskuyu.... Bilinsin isterimki, yolda susarak geçirdiğim bir sürü an var, kafada iş, güç yapılacaklar listesi de yok, aklımda sevdiklerim, hem düşüncelerimde, hem duygularimda. Bu da iyimis, insan kendinde nelerin iz bıraktığına şaşırıyor... Bilmiyorum neden ama hep iyi şeyleri düşünmeye odaklanıyorsun, kötü ya da düğüm olduğunu düşünebileceğin şeyler sadece önemsizleşiyor... Bakalım önümüzdeki maçlarda kafada neler dönecek..... Sevgiler Maral
8 Kasım 2013 , Cuma 17:19

    İnsan hayattan yorgun düştüğünde, ya da yaşamayı zor bulduğu anlarda, çocukluğa özenir. "Çocuklar gibi şen" olmaya, dertsiz tasasız olmaya... Aslında çocukken kimse kendini dertsiz de bulmaz, kaygılar sıkıntılar vardır... Şimdiden bakınca basit, önemsiz seyler. Şimdi denizde iken düşünüyorum: Zevklerim ve ihtiyaclarim çocuklarınki gibi, gerçekten yaşam zor mu kolay mı , bilmiyorum , gereksiz bir soru şu anda. Sanirim beni en çok yoran, kategoriler olmuş. Yola çıkmadan önce yaşamanin bana  zor gelmeye başladığını düşündüğüm bir dönemdeydim, oysa buna zaman ayırmak bile saçmaymış, zaman kaybı...Kategoriler: iyi, kötu, aşağlık- yücelik, haksızlık- haklılık, değerler, üretim- tüketim.....gibi insanın sosyal yaşamını kurduğu düzen. Bunlar bir yetişkine oldukça önemli ve ciddi tasalarmis gibi geliyor, bir yandan çocukların tasasiz uykusuna özenirken, bir yandan da basit sorunlarindan ve deneyimsizliklerinden ötürü , onlara yol göstermeye çalisan belli bir noktada "üstün" olarak yetişkin yetişkin takılıyoruz. Taze güne başlamanın heycaniyla, uyanma özlemi çekerken, uyumanın- uyanmanın orgazmik keyfini tattığım bir döneme geçtim. Zevklerim, meşguliyetlerim, sıkıntılarim bir çocuğunkinden farksız şimdi.( ya da şimdilik, bilmesi zor)   Katagoriler ve değerler, hayatıma derinlik değil , sadece sınırlar ve karmaşıklık katmış. Sınırlar bir yandan da, özgürlük kavramını tamamlar, özgürlük, sınırlar olmadan tanımlanamaz. O zaman sınırlar olmayan bir yerde özgürlükten bahsedebilir miyiz? şu an içinde bulunduğum "şartlar" davranışlarımı ve hareketlerimi belirliyor, gezegenin ve Blue Belle'in şartları. Şartlar değişken, sabit, kalıcı değil. Şartlar sertleştiğin ve ben sınırlandığımda haksızlığa uğramış olduğumu filan düsünmuyorum, seçeneklerimi değerlendiriyorum. Basit , ama önemli.... Basit olan her şeyin tek başına bir değer olmayıp, bütünün bir parçası, bir sürü birbirine bağlı şartlar sinsilesinin bir sonucu olduğunu iyice anlamak için, düşünmek yeterli olmuyor tahmin edersiniz ki.... İnsana dair 'düşünüyor' olmasının yüceltilmesini yanlış anlamış olabiliriz. Benim de uzun süre içinde bulunduğum durum bu idi, ne kadar aksini önemsesem de. Düşünerek anlamak ve düşünerek derinleşmenin, dansla da deniyimlediğim kadarıyla da ise yaramadığını, biliyorum. Gene de temel bazı şeyleri unutmamaya calismak ve kendine hatırlatmak, parçası olma seçeneği varken oldukça gereksiz bir mesai ve oldukça da karmaşık.... Dakikaları deneyimlerken aylar sonrasının hedefinin önemi küçülüyor , önemsizleşiyor. Bense kendimi şehirde ya yetişmeye çalişırken, ya da kaçırdıklarımı kabullenirken hatırlıyorum. Tatminim ise yakaladığım, paylaşımlar, bir aradalıklar. İnsan bu kadar koşturmaca olmasa, bu anların da bu kadar değerli olamayacağını kendine hatırlatıp, avutuyor. Tıpkı yoksulluk içinde yasayan hintliler gibi, kendimi avutarak ve neyi değerli ya da  gerçek, yeni deyimle " sahici" bulduğumu düşünerek, egomu tatmin edip büyüyormuşum, huzurlanıyormuşum. Değerli, önemli bulduğum şeyleri de zorlaştırarak, elde ettiğimde kendimi kazandim hissedip, gururlanıyormuşum.   Şimdi daha ne yaşadığımı tam bilmiyorum, belki yaşadığım, beklenmedik bu varoluş şekli, önceki var oluşumu acımasızca değersizleştirmemi sağladı, bilmiyorum...Ama beni tüm bunlari görecek, yaşayacak, deneyimleyecek noktaya getiren de simdiye kadarki deneyimlerim, başıma gelenler, tanıklıklarım ve düşüncelerim. Tüm bunlar  daha önceden de bildiğim, iyi algıladığımı düşündüğüm şeylerdi. Ama bir şeyi ne kadar farklı konumdan gözlemliyorsan, o kadar daha iyi anlıyorsun ya, başıma gelen de bu, en azından şimdilik.     Çok uzakta olmama rağmen, tüm sevdiklerimi sürekli hatırlayıp, anıp, yeteri kadar vakit geçirememenin pismanığıyla yüzleşiyorum... Umarım tüm arkadaşlarim ve ailem beni ziyaret edebilir. Döndüğümde ise kalabalıklaşmaktan öte, sahip olduğum ve beni zenginleştiren herkesle doya doya vakit geçirmek istiyorum....     Şimdi kafami kaldırıp, etrafı kolaçan etsem iyi olur, malum nöbet bende, fark ediyorum bir kusun uzun süreli misafirliğini, bu yazıyı yazarken kaçırmışım, meğer hemen arkamdaki telde duruyormuş, kim bilir ne zamandır. Not: Bir sonraki sabaha kadar bizimleydi, misafirimiz, güzel bir uyku çekti, sabah gittiğinde ise yerinde sadece dışkısı kalmıştı. :)   Sicilya- Sardunya arasi Dünya'nin bir yerinden Sevgiler Cahil Maral
29 Ekim 2013 , Salı 22:14
Son Eklenen Fotoğraflar

Warning: mysql_fetch_array() expects parameter 1 to be resource, boolean given in /home/cahilcesareti.org/httpdocs/index.php on line 337
Son Eklenen Videolar


Bizi Destekleyenler

MED MARİNE

LALIZAS

GLOBALSTAR

TURIMPEKS

JOTUN

ADMİRAL

UK SAILMAKERS

KAŞ MARİNA

ÇEKİM HALAT

KARABULUT

DENPAR