EKSİLEN BASKILAR BAŞROLDE

Tarih :
3 Aralık 2014 , Çarşamba 23:15
| Okunma :
2183



ÖNSÖZ

En son güncemi taaa Fas'ta yazdım. Şu an bu kadar zamandır yazmamış olmanın rahatsızlığı üzerimde.İstedim ama olmadı, okuyup takip edenler için de hissettiğim suçluluk duygusu da bastı... Ama bişeylerin “ardından” yazma modum, meğer Kanaryalar “ardından” a daha uygun düşüyormuş. Orada da 6 ay geçirdik. Belli ki sistemimi değiştirsem iyi olur, daha sık yazmaktı hayalim. Çağrışımlarla dolu biraz karmaşık, ama kafamdakilerle dolu uzun bir günce var önününüzde, kolay gelsin!

 

İlk uzun seyirimiz....

700mil 7 gün.....

Yolculuğun başından beri bizi denizle ilgili heycanlandıran yegane deneyim “uzun geçiş”ler deneyimi 1 yaşandı.

 

Kanaryalar'da , yelkenci “han”ında biraz daha piştik, yeni bir dönem başladı. Kanarya'larda bol bol ortamlara girdik, kafayı anladık. Bu açıdan bakınca, “Biz denizci değiliz ki” repliğimizin, kendimizi cahil değil, ezik hissettiğimizden söylediğimizi kavradık. Yani, denizde yaşayanlar, denizci işte. Hiç bir doğru, hiç bir yanlış yok. Kişisel tarz meselesi. O yüzden, sürekli denizde ve “ev” arkadaşımız Blue Belle ile yaşadığımıza göre ve yeni öğrendiklerimize göre biz de denizciyiz. Yelkenci- denizci jargonundan tanıdık olduğumuz “öyle denizci olunur, şöyle olunmaz” gibi bir tabir kimseyi yıldırmasın. Bu yeni kavradıklarımızla ilgili açıklamayı, kendimizi statüsel olarak yüceltmek niyetinden ziyade, denizcilik kavramının, gereksiz kutsallaştırılması ile ilgili görüşümü ifade etmek istediğimden yapıyorum. “.....şunu şöyle yapmak LAZIMlar” üzerinden baskı altına alınan zihin, evrenin neresine giderse gitsin, özgür-uyumlu-güvende- özgün hissedemez. Yani tüm “doğru”ları yaparsanız, pek doğru olmaz. Çünkü “doğru” ancak “yanlış” varolduğu sürece, tanımlanabilir bir kavram tıpkı diğer karşıt ikilileri gibi.

Evet, yola çıktığımdan beri “Tüm gezegeni evim gibi hissedebilir miyim?” sorusu, bu yolun iskeleti benim için. Bu bağlamda; aidiyet, özgürlük, güvenlik ve tabi ki doğa kavramları sürekli gündemimde, deneyimimde. Zaman içinde tekrar tekrar deforme olup, aynı oyun hamuru gibi şekilden şekile giriyorlar. Hayalim bir dizi deneyimden sonra şekilleri netleştirmek değil, gündemimden çıkarıp, başka gündemlere-sorulara geçmek. Sıkılmak bile olabilir, bilemiyorum.

Kanaryalar'da özgürlük, güvenlik durumları üzerine zaman geçirdim. Kanarya'lardan Cape Verde 'ye olan 7 günlük seyirde, heryerin ortası hiç bir yerde olma haliyle de son 8 aylık sürecimi tamamladım.

Yola çıkmadan Türkiye'de, sohbetlerde deniz-özgürlük ikilisinin bahsi çok geçti. Deniz deneyimi olan, çok yakın bir dostumuz. “Özgürlük kavramıyla, denizde olma fikri bende örtüşmüyor, canım dondurma çekerse nolucak?” dedi... Tabi denizin ortasında, “erişim” 0... Özgürlüğün çağrıştırdakları, doğası itibari ile kişiden kişiye değişir. Olay hissedilen baskılar üzerinden tanımlanacağı için, herkesin tarihi, kendine göre değişik öncelikler, hassasiyetler oluşturuyor. Ben , kendi üzerimdeki baskıları, eksildikçe anlayabiliyorum. Özellikle Kanaryalar'da geçirdiğimiz 6 ay, eksilen baskıların başrollerinde olduğu bir süreçti. Öncesi Fas'ta (gördüğüm değil) deneyimlediğim yeni iklim sayesinde, oynamaya başladığım “doğal” kavramı, Kanaryalar'da , “güven- özgürlük” kavramlarının oynanmasında bir temel oluşturdu, bunu da şimdi fark edebiliyorum.

 

...............

 

Kanaryalar'da ilk göz ağırımız Lanzarote'de, önden yanıp sırttan donarken, iklimin nasıl da çeşitlenebileceği, nelerin karşıt olabileceklerini tekrar tekrar hayal ettim. Rüzgara yaklaşık 10 günde atapte olduk. Volkanik, ağaçsız, yüzeyin siyah olduğu, bu kara parçası, malzemeyi direk çekirdekten-magmadan almış. Her yüzeyin canlı olduğunu bilsem de, burada yüzeyin canlılığını, tazeliğini bir başka fark ettim, belki yabancı öğeler çok olunca, insan daha kolay ayrımına-farkına varıyor. İçinde bulunduğumuz şartlar da beni, hava hareketlerine bağımlı kılınca da, bulunduğumuz mekana tanıklık o, mekanın bir parçası olan kendime tanıklık, benim için eğlenceli bir yaşam şekline dönüştü. Öznelliğin çekiciliğine kendini kaptırmış ben, şu sırallar neselliğin kapsayıcılığına karşı hayranlık beslemekteyim. O yüzden tanıklığım neselleştikçe, şu sıralar daha da özgürleşiyormuşum gibi geliyor. Tabi her konuda olduğu gibi, özgürleştikçe, var olan baskılar daha da belirginleştiğinden, insan -ben-, özgürlükle ilgili yol kattettiğinde, tutsaklıklarını daha iyi fark edip, biraz daha acısı artıyor, sonra da buna uyuz oluyor.....Bana sorarsanız özgürleşmenin bedelleri biraz ağır. Özgür olan özgünleşebilir, ama sıradan olmadan özgünleşilemezmiş, en azından benim vardığım nokta bu. Ölümü karşılama şeklimiz değiştikçe ya da, ölüm fikrini sıradanlıkla değişik bir ilişiğe soktuğumuzda özgünleşeceğimizi, nihayetinde özgürleşebileceğimizi düşünüyorum. Esaret ve korku birbirine akraba iki kavram. Ölüm korkusu ise bildiğimiz en temel korkulardan. Ama korkulardan kurtulmak için ille de yüzleşip, aşmak gerekmiyor, korku kaynaklarını da ortadan kaldırmak gibi bir seçenek var. Ama kaynağın ne olduğunu anlamak kolay değil. Çünkü korkuya da alışılıyor ya da varlığı unutulabiliyor.

Lanzarote'deki, yanardağın adı TIMANFAYA yani, şeytanın toprağı. Bildiğin cehennem taşmış yüzeye. Kadının da, tanrıdan ziyade şeytanla özdeşleştirildiği kültürümüzde, dişiliğimle ve kadınlığımla barışmakta da yol katettiğim bu yolculukta, şeytanın toprağında, olma fikri hiç de kötü gelmedi. Akabinde Uğur'a dişiliğimle ilgili yeniliklerin olduğunu söylediğimde henüz mekanla bir bağ kurmuş değildim. Daha sonra oraya başka başka ülkelerden gelmiş-yerleşmiş kadınlarla tanıştım, kaynaştım. Onlardan birinden(Brit), Lanzarote'nin kadınlar üzerindeki etkisiyle ilgili bişeyler duydum. Tüm kadınlar, Lanzorte'nin , kendileriyle daha derin ilişki kurmalarını sağlayan bir etkisi olduğu görüşünde. Tabi tanımları duyunca, tam da benim içinde olduğum durum, diye düşündüm... Uğur'a tam olarak ne hissettiğimi anlatamadım. Ama arkadaşım Brit'le birbirimizin neden bahsettiğini tam olarak biliyorduk. Böyle bir “Beklenti”yle orada birkaç ay geçirmenin faydası yok,ama merak etmeyin Şeytanın toprağına giderseniz, doğal olacak ve su yolunu bir kaç ayda bulacak.

 

.....................

 

Teneriffe'de bir çiftlikte geçirdiğim zaman; “bu yolculuğa burayla karşılaşmak için çıkmışım meğer” dedirtecek kadar şaşırtıcı bir o kadar da tanıdıktı. Bahsi geçen çiftlik “Finca el limon”. Finca'da kendini güvende hissetme durumunun, özgürlük hissiyle ne kadar ilişik olduğunu tattım. Sonuçta şimdiye kadar alışık olduğum algıda “risk” - “özgürlük” ikilisi, “güven”- “özgürlük” ikilisine kıyasla daha yanyana durmaya meyilli bir ikili. Kendimi tüm hayatım boyunca bu kadar güvende hissettiğimi hatırlamıyorum. Akabinde gelen rahatlık hissi, özgürlüktü. Özgürlüğü hissetmenin resmi; öyle açık, büyük ve doğal bir alanda, ellerini havaya açmış, coşkuyla dönen, bir insan değilmiş, aksine sakin, huzurlu, tartmadan hareket eden, oldukça merkezine dönük, ama sağlam ve uysal bir ben haliymiş. Tabi tasmalı bir köpeğin, kendi tasmasız halinin hayali, muhtemelen istediğ yere coşkuyla koşmaktır, ama tasmasız köpekler, özgürler diye sürekli oradan oraya koşmazlar, onun gibi bişey. Kısa ama yetersiz özgürlüğü deneyimlediğim anlardan en hoşuma giden şeylerden biri, zamanın nasıl aktığının, saatin kaç olduğunun, sürelerin ve ne zaman ne yapılacağının önemsizliği idi. Bu da açıkçası insana daha bir yaşadığını gösteriyor. Finca'nın tek kuralı hiçbir kural olmaması. Bu aslında insanı yaşadığı ortama karşı daha sorumlu hissetmesini sağlayan bir durum. İnsan özgürken ihtiyaçlarını da daha iyi anlayabiliyor. Bir noktada, içinde bulunduğun ortamın ihtiyaçları, senin ihtiyaçların ve diğerlerinin ihtiyaçları, hepsi birbiriyle bütünleşmenin yolunu buluyor. Herkesin olduğu gibi kabul edildiği bu yerde, olduğun gibi görünmek de en kolay şey. Karşılaştığımız etkileyici insanların, anlattıklarından çok, yaptıkları, davranışları, tarzlarıyla, kurdukları insan ilişkileriyle etkili olduklarını bir kez daha anlamamla. Mesleki ortamımda tarzdan ziyade, anlatılanın-dillenenin önemsenmesi durumunu, bir kez daha çok sınırlı ve kısıtlı buldum. Hikayelerden çok anlatıcıların etkili olduğu, temelde bilinmesine rağmen. Mecazi olarak da kullanılan “Ne söylediği(n) önemli” cümlesi, içinde bulunduğum camianın, klasik tepkilerinden. Ama zaman içinde bu klasiğin, klişeleştiğini, yozlaştığını, anlamının gereğinden çok senbolleştirildiğini kabul etmek lazım.

Mesleki camiamı feysbuk üzerinden, taa okyanusun ortasından takip etmek de, şu eşsiz dönemimde şu görüşlere yol verdi: Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği duygusunu hissetmeyi sadece erteleyen motivasyonlar çerçevesinde, üretilen işlerin yetersizliği, vurgulanmalı! Gündelik yaşamımıza etkileri görülen , her anın-deneyimin sadece yapıcı yanlarını yüceltip, kendiliğindeliği övdüğü, şükretmeyi önerdiği nokta; bir yandan insanı uyuşturan, doğal ve işlevsel tepkisini körelten ve tatmin eşiğini düşürerek huzura-mutluğa ulaştığı gerçekliğini yaşatan bu eğiliminin bir an önce durması, sanatsal açıdan daha sağlıklı olur gibi duruyor. Herşeyin kutlanması, (bir çeşit “özelleştirilmesi”) kutlanılacak gerçek anların oluşmasına da engel olabilir. Ben de ordayken zaman zaman böyle eğilimler ve esinlenmeler yaşamış olabilirim. Kimseyi alçalttığım düşünülmesin. Demek istediğim; şu benim olduğum yerden feysbuka bakılınca, böyle görünüyor, bilginize.

Karşıt oldukları öğretilen kavramları, eşleştikleri kavramlar üzerinden tekrar ele almam şu anımın hobilerinden. Mesela: temizlik-pislik ikilisi de uzun zamandır gündemimde. Neye temiz neye pis diyoruz, kısmını geçtim orası bilinen şeyler. Ama etraf pislendikçe, insanların tertemiz oluşları, etraf temiz oldukça insanların kendi temizliklerine daha az özen gösterip, tertemizlere göre daha pis olmaları üzerinden; insan atıklarının, bok, çiş, ter, tükürük, sümük, tırnak ve saçın başlattığı , poşetler ve hayvan leşlerine kadar uzanan “atıklarımız” algısının, hayatımızdaki anlamının başkalaşması halinin bana sağlayacağı özgürlükler, gözümü cezbetti. Umarım yukardaki cümleden, “bokumda-çöpümde yaşarsam, özgürleşeceğim” dediğim sonucuna varmamışsınızdır. “Başkalaşması” kelimesinin sonsuz seçeneklerinden bahsediyorum.

 

..............

 

Kanaryalar- Cape Verde seyrinde, denizde üçüncü günümüz, deniz tutması yeni bitmiş. Ne bir heycan, ne bir fırtına, ne de huzur. Uzundur hayalini kurduğumuz, hazırlandığımız bu ortamımızın keskin bir şekilde değişeceği yolculukta, ilk aklıma gelen kendimi hiç de özgür hissetmediğim oldu. Ve Uğur'a dönüp, “Sen kendini özgür hissediyor musun?” dedim. Ama tüm seyir sonunda diyebilirim ki, huzurlu olmak için özgür kaldığınızda, “kendi haliniz”de olmaktan başka seçenek yok. Ben bu toy halimle diyebilirim ki, bu sınırsız mekanda, tamamen kendi halimde olabileceğim günler, haftalar fikrini çok sevdim. Kaosun ortasında, sırt üstü, kolları açık, tasasızca uyuyan bir köpek gibi.

 

 

Seyir nasıl geçti diye sorsanız, “iyi” derim. Ne acaip, ama neler olduğunu anlatsam oldukça sorunlu diyebilirsiniz. Mesela birinci gün gönderi kırdık, ikinci gün idareten tamir edildi, iki kez istemsiz kavança yedik, hasarsız atlattık, yeni taktığımız rüzgar dümenin, kumanda iplerinden biri koptu, tamir edildi, elektriğimiz sorunluydu, Uğur alerjik, ölümcül bir şoka girdi, ilk kez acil bir sağlık durumu yaşadık, doğru müdahale ile atlattı, motor bozuldu, tamir edildi, misafirimiz besin zehirlenmesi geçirdi ve ben ilk üç gün çaresizce deniz tutmasına maruz kaldım. Ama günleri saymadığımız, o kuş, bu yunus, şu bulut, o dalga diye gevşediğimiz, bir yandan kendi halindeliğimize alıştığımız, rahat koşullarda 7 günü kendi kendimize geçirdik. Küçük alanda olmanın verdiği uyuşukluk, zamanla uçsuz bir alanda kendi kendine olmanın taze-canlı, huzurlu coşkusuna dönüştü. Başımıza gelenlerden çok, sorunun çözülmüş- üstesinden gelinmiş halinin izi daha derin bir iz bıraktı. Bu da algının, içinde yaşadığı koşullardan kayaklanan, eksikleri kaydeten, iz hakkını acılara veren yatkınlığının değişimine yol açıyor. İlk yola çıktığımda da hissetmiştim, bende yer ettiğini düşündüğüm, daha çok zaman ve enerji harcadığım için , bir şekilde kıymete binen hayal kırıklıklarının, yeri, izi, önemi yokmuş. Tüm hayatımın neredeyse gözlerimin önünden geçerek yaptığım, bir yıl önce ilk seyimde, düşüncelere daldıkça, sadece güzel şeyleri hatırlıyor olmaktan gurur duymuştum. Ayrıca böyle bir ortamda yaşamak; hayatı, düzeni sadece bedenle idame ettiriyor olmak, tüm ihtiyaçlara yetmeye çalışmak-fiziken- (yol almak, tamir etmek, çamaşırları elde yıkamak, atıkları nihayi yerlerine ulaştırmak ve aklınıza gelen her çeşit çözüm), insana canlılıkla ilgili esasına güç veriyor. Bunlar da bana motivasyon için, hayatın tek başına yeterli olabileceği, bir gerçekliği çağrıştırıyor. Bunu yazıyorum, çünkü uzun zamandır, motivasyonsuzluktan, heycansızlıktan şikayetçiyim. Karıştım mı, netleştim mi hiç bilemediğim bir haldeyim. Hem şaşkınım, hem de ilgisizim. Hem yılgınım, hem de sabırsızım. Hem olgunlaştım, hem de toylaştım. Doğal olarak nasıl davranacağımı bilemiyorum. Korkularım çok tabi. Dedim ya anladıkça, sınırlar belirginleşiyor diye. Eskiden korktuğumu fark etmiyordum, şimdi ise korkularıma tanıklık edecek olgunluğa gelemediğim için, korkularımı fark etmek, beni keyifsizleştiriyor. Üstelik korkunun yok olması durumunda, nasıl davranacağımı deneyimlemediğimden-kendimi tanımadığımdan, reaksiyon yönünden kısır kalıyorum. Tabi daha korkumun ne olduğunu bilmiyorum. Geçekten güvenli bir ortamı deneyimlediğini düşünen bana göre, hissettiğim bu sıkışma hissi, korku kaynaklı olmalıymış gibi. Ya da hayatın tek başına bir motivasyon olabilme ihtimali, hala bazı yerlerim tarafından kabul göremiyor. Ne de olsa sıradanlık ve basitlik bazen tahamül edilmesi zor şartlara da yol açabilir.

 

...................

 Keşke bu yazımda daha çok, olay anlatabilseydim. Birçok farklı konunun olduğu, karmaşık, soyut ifadelerle dolu bu yazımı, zaman ayırıp okumuş olmanız, benim için büyük bir destek. Daha basit yazmak en büyük arzum :) Umarım takibi zor olmamıştır. Bu kadar ara verince, herşey soyutlaşıyormuş demek.

 

Sevgiler

Maral

 



Bizi Destekleyenler

İLETİŞİM GÜMRÜKLEME

MED MARİNE

LALIZAS

GLOBALSTAR

TURIMPEKS

JOTUN

ADMİRAL

UK SAILMAKERS

KAŞ MARİNA

ÇEKİM HALAT

KARABULUT

DENPAR

BAŞARI SİGORTA

YÜKSEK İŞLER