İklim-Kültür'ün Bana Özgürlükle İlgili Düşündürdükleri

Tarih :
11 Nisan 2015 , Cumartesi 18:03
| Okunma :
2356



Nisan ayının gelişiyle, tropiklerde yağmur mevsimi kendini hissettirdi. Aslı Erdoğan'ın deyimiyle "kararsız, ama tutkulu bir aşık gibi kurlaşan yağmur"; şu sıralar kararsızlıktan ziyade, aşkını ilan eder cinsten, yağmur sezonunun tam ortasınayız artık. İlk başlarda günde yarım saatlık sağnak yağmur, bu aralar sadece günde yarım saat ara veriyor, yukarda sanki birinin eli volume düğmesinde, zamansız kısıp açıyor, açışlar da kısışlar da tanıdık olmayan, yeni bir zamanlama durumlarını bize öğretiyor.
Buraların yazında bile görünmeyen sıcak ve nemle uzun süre boğuştuk, son iki gün dayanılmaz bir hal aldı, cehennem tasfiri kafamda berraklaştı. "Sıcak ve nemle boğuştuk" ne demek? Teknenin içinde, duvarlar ve minderlerin akıl almaz bir hızla küflenmelerine tanık olduk, hiç birşey kurumuyor, biz bile. Yüzümün bir dalmaçyalıya benzer benekli hale bürüyen mantar enfeksiyonum var bir de... Yüzüme sürdüğüm krem, terden 24 saat nemli kalan cildimde vıcık vıcık bir halde, tüm gün ve gece bana eşlik ediyor. Uğur'la, sıcaktan yatakları ayırdık. Tüm gece Uğur'un terden ıslanan yatağı, gün boyu da kurumuyor, biz gibi. Ben bir süre dışarda yatmayı denediysem de her gece 1de bastıran yağmurla, tası tarağı bir an önce toplayıp içeri girdiğimde, daha boğucu iç alanda pek uyku tutmadı, bu gecenin ortasında yatak değiştirme düzeninden de biraz da yıldım. Serinden sonra, sıcağa hiç alışılmıyor. Menapoza girmiş kadınlar gibi öfleyip daralıyor, kendi terimde boğuluyorum.
Bereketli tropikal iklimde, küf,mantar ve pas dışında, sivrisinekler de bir ayrı canlılıkta. G.Amerika'ya has yaşam gücü-sevinci insanından bitkisine, sivrisineğine her alanda. Yağmur birden bastırıyor, birden duruyor. Gecenin bir vakti başlayan yağmurla uyanıp, bir an önce kapı pencere kapatıyorsun, 3-4 dakka süren bu işlemin sonunda, sel-sağnak duruyor, kapatığın gibi tüm pencereleri tekrar açıyorsun . Sonra gene kapa , gene aç...Bazen "tamam çok kısa sürecek" diyip yaptığın tembellik burnundan da gelebiliyor, çünkü ıslanan yerler kurumuyor, daha nemli, kapalı bir alanda, tahamül sınırların zorlanıyor. Bir, iki haftadır cibinliklerle en azından sivri sineksiz uyuyoruz. Tüm Salvador'da, metro inşattında patlatılan ana su borusu yüzünden su da yok, dolayısıyla çamaşır yıkayamıyoruz, ama susuzluktan su fiyatlarının %300 arttığı şehirde içme suyu bulmak oldukça zorlaştı. Yağmur suyu toplamaya başladığımız için teknedeki suda sıkıntı yok. Çamaşır yıkayabilsek bile(ki teknede elde çarşaf falan yıkamak hiç istemem), artık kuruması da mümkün değil. Artık yumuşaklığını kaybetmiş, taşlaşmış rutubet kokan çarşaflarımızı, ters düz edip kullanıyoruz, ya da ıslaktan uyanan ben gibi, ayak -baş değiştirip yatıyoruz. Böylece ayaklar neme, gövde kuru çarşafa denk getirilip, sabaha kadar çarşafın kuru tarafı terle itina ile ıslatılıyor.
Bu bereketli ortamda, yaklaşık 3 hafta önce teknede bir böcek keşfettim. İnternetten araştırdım durdum ne olduğunu bulamadım. Allahtan şeltoksla ölüyorlar. Gel zaman git zaman, sorunun kaynağının kilerden geldiğini fark ettim. Özenle doldurduğumuz kilerimiz artık neredeyse boş, tüm un ve buğday ürünleri, bazı konserveler, kuru fasulye stoğumuz, kuru meyvelerimiz, hepsini atmak zorunda kaldık, böceklerden ve yeni evlerinden bu şekilde kurtulduk, ya da öyle sanıyoruz.
Elektronik aletler de kendini şaşırdı, zaman zaman kitlenen tablet, benim hiç açılmamaya sadece fanının çalıştırmaya karar veren bilgisayarım, tüm usp girişleri paslandığı için, bağlanabilecek herşeyle ilişkisi kesilen Uğur'un bilgisayarı...
Bu sıcakta yiyecekler de dayanmıyor, malum tropiklerin sebzesi değil, meyvesi meşhur. Ama sadece 36 saat için meyve-sebze alışverişi yapabiliyorsun. Bu bilinen en bereketli iklimin özelliklerinden biri; yok oluşun da, zıttı kadar coşkulu ve canlı oluşu. Teknede yemek pişirmek dert oldu, ocağın 15 dkdan fazla yanmasına bünye tahammül edemiyor(benim bünye), üstelik rüzgar yönü, tam ocağa doğru geldiğinden, yemekleri tüm kapılar kapalı pişiriyorum, içeri verdiği ekstra ısı ise hiç de çabuk azalmıyor.
Diyeceksiniz tropikler pek hoş değilmiş, ama kuşların, böceklerin, bitkilerin, hayvanların kısacası tüm "alemler"in hareketli- üretken ortamına, uyum sağlayarak, bambaşka bir mantığı-yaklaşımı da öğreniyorsun. Üretkenlik ve hareketlilik, türdeşlerimizde de ....Cinselliği, insan türünün de bereketinin, tropikal ortamın parçası olarak yaşamak, bu ateşli ortamda ve kültürde özgürlükten ziyade doğallığın göstergesi. Ölümün de bereketi çok, her yok oluşun bir dönüşüm olduğunu, bu hareketli ortamda gözlemlemek çok kolay, öyle filozof gibi düşünmeye, beyini yormaya gerek yok, apaçık her yerde ölüm-dönüşüm: İnsanlarda, hayvanlarda, böceklerde, bitkilerde, küflerde, mantarlarda, bakterilerde.
Burdaki saflaşmış, zalim kapitalist sistemi mevzunun dışında bırakırsam, (belki bu vahşileşmiş-yabanlaşmış kapitalizmde iklim etkisi göz önünde de bulundurmalı) coğrafya çok bereketli. Zora düşmeden; çözüm üretmesi, teknoloji geliştirmesi gerekmeyen insanın yaşayacağı alanı, yemeği bol, bir ortam. Ziyanın önemi de yok doğal olarak, bu kafa bana çok eski zamanları, nüfusun az, mekanın çok olduğu zamanları çağrıştırıyor? Ölümün, yok oluşun değeri daha az. Atığın da... Zamanın da... Herşeyin birşeye dönüştüğü gerçeği, tabi plastik atıklarla sınanmaya başlamış. Plastik ürünlere ve akıl almaz sayıdaki atıklarıyla doğalmışçasına ilgilenmiyorlar, gene de buradaki doğaya insan bir şekilde zarar veremiyor. Bizim gibi daha yokluk ortamlarından gelenler, etraftaki plastiğe, lağım olarak kullanılan nehirlere, etrafta sık görülen ölü hayvanlara, akılsızca işlevsizlik üzerine kurulu insan düzenine, fütursuzca harcanan yakıt, enerji, zaman ve emeğe tanık oldukça, kendi türünden utanıyor.
Yaşam sevinci, bu iklimin doğasında var, öyle bazen hissedilen, bazen hissedilmeyen birşey değil. Yaşam sevinci kutsal üçlünün bir parçası; doğadaki bereket, coşku ve yaşam sevinci. Hayran olduğum bu yaşam sevinci, buranın doğalı. Tıpkı milliyet gibi; uğruna emek sarf etmediğimiz bir özellik, ne gurur duyulur, ne utanılır bişey. Değiştiremeyiz, seçemeyiz sadece öyle ya da orada doğarız. İşte ortam çok bereketli ise, kayıpların da pek önemi olmuyor. Hatta "kayıp" tanımı bile göreceli. Bizim gibi değerlerini, tarihini kayıplar üzerinden şekillendiren bir orta doğulu, burada gördüğü "kayıp"ların çokluğuna ve insanların bunları umursamamasına derinden tepki gösterebilir, içerleyebilir, umudunu da tamamen kaybedebilir. Üstelik bu o kişinin tutarlılığını da destekler. Ama bu günlerde, öncü medeniyet avrupa'da, müslüman krallık çöl eski sömürge Fas'ta, sub-tropiklerde, ve son olarak Brazilya tropiklerinde geçirdiğim zaman artık yaklaşımımla ilgili bir devrimin başlağına delalet eder cinsten. Belki de Dünya vatandaşlığı haline ilk adım, bilemiyorum.
Farklı doğa ve kültür sistemlerinin birbirini nasıl tamamladığına tanık olmak, oldukça zenginleştirici, bu tanıklık öğrenmekten ziyade, algı ve keşif eylemini barındırdığından, köklerime doğru bir değişimin içindeyim. Kültür merkezli sorunların, anlaşmazlıkların insanın temel varoluşunun bir parçası olduğunu artık daha da berrak görebiliyorum. Diğer canlılardan farklı olarak belki de, ürettiğimiz, gerçekliği tartışılır, sorunlara çözüm üretme girişimi, bizi bu güne kadar evrimleştiren en önemli etken. Doğal olarak sorun ve çözüm üretmeden yaşayamayacağımız bir kültür gerçekçi görünmese de, sorun ve çözüm mantığını değiştirebileceğimiz kanısındayım. Bu kadar farklılığı arka arkaya görmek, tüm tanık olduklarımı artık "çeşitlilik" diye tanımlamama neden oluyor. Bu da beni etrafımdakilerle olan ilişkimde, farklılıklarıma değil, benzerliklerime-benzerliklerine yöneltiyor. Doğal olarak aynı durumun akıl almaz suretlerini görmeye başlıyor insan, aksi takdirde tanıklıklarım bana sadece haklı yada haksız olduğum sonucundan başka birşey vermeyecek gibi, ki ben daha fazlasını hayattan ve kendimden alabileceğim kanısındayım. Haklılık-haksızlık, iyilik-kötülük, doğrulu-yalnışlık kavramlarının bende derinleşmesine izin vermek, beni; katı, anlayıştan-hayalden yoksun, alıp-verme hesabı yapan, sadece farklılıkları fark eden, çıkışsız bir mücadelede tüm enerjimi harcayan, şikayet eden işe yaramaz bir varlığa ya da kabullenişten farklı olarak, teslim olmuş, yenilmiş hayattan vaz geçmiş gene işe yaramaz bir varlığa dönüştürecek sanki... Hayatın bir sorumluluk ya da zorunluluk olarak yaşanması, devam ettirilmesi, benim bakış açıma göre anlamsız. Deforme olmuş bir evrim-kültür.
Acıların, hayatımıza bir anlam, değer kattığı kuşkusuz. Ama kazanımlarımız olan değerlere, mülkümüz gibi davranmak, bizi sadece diğerinden ayıran, kendimizi de mülkleştiren bir hastalık. Üstelik bunu fikir özgürlüğü kılıfına sokup, özgürlükmüş muamelesi yapmak, kitle olarak hareket etme doğasındaki biz insanları sadece bölüyor diye düşünüyorum. Birbirimizle olan etkileşimin olmadığı bir ortam düşünemeyiz. Bununla beraber maalesef son zamanlar, bu etkileşimin verdiği ilhamlarla dolu değil, yıkıcı nefretin, yadırgamanın ve karşıtlığın-üstünlüğün, dolayısıyla düşmanlığın besini olduğu zamanlara döndü. Kuralsız kaldığımızda, ortalığın kan gölüne dönüşeceği, zalimliklerin artacağı düşüncesi de, kendine-doğasına olan güvenini tamamen kaybetmiş, biz insana has, ama tabi ki değişmez değil, üstelik yaygın olan da değil, ama en çok görünür olan. Ölümün de doğallığını kavradığımızda, mülklerimizden de vaz geçebileceğiz. Hayatın keyfini sürebilmek için ihtiyacımız olan tek şey, hayatın kendisi, bu da kardeşi ölümü de barındıran doğallaşmış bir algı sayesinde mümkünmüş gibi görünüyor bana. Bu da ölümü ya da hayatın putlaştırılmış, kutsallaştırılmış değerinin değişimi ile mümkünmüş gibi. Bunun nasıl olabileceğini hayal etmek güç ama keyifli, umursamamak değil kastettiğim, ne olursa olsun , korku baş gösterdiğinde canımızı kurtarmak, yavrularımzı korumak doğalımızda olan bir dürtü. Ama tropiklere, yıllarca 'sahiplenilmiş insanların' cezalandırıldığı, çalıştırıldığı bu topraklarda, cenaze törenlerindeki farklı algı, doğum kontrolünün de olmadığı, herkesin çocuklarını, bizim bildiğimiz (sentetik) koruma algısına uzak, bir dürtüyle koruduğu bir gerçeklik var. Demek istediğim "hadi öyle olalım" dan öte, bağımsızlık hayal ettiğimiz şu günlerde, çaresizlik çukuruna düşmeden, içinde yaşadığımız doğal şartlarla çatışmadan ya da göz ardı etmeden, olasılıkların-korkusuzluğun hayalini kurabilmek. Bağı, korkuyu-hayatı dışlamadan, kendimizle yüzleşip, "rezil" olmayı göze almak, saygınlığımızdan vaz geçmek. "Üstünlüklerimiz"i dışlamak, erdemlerimizi yadırgamak, bir başlangıç olabilir.



Bizi Destekleyenler

İLETİŞİM GÜMRÜKLEME

MED MARİNE

LALIZAS

GLOBALSTAR

TURIMPEKS

JOTUN

ADMİRAL

UK SAILMAKERS

KAŞ MARİNA

ÇEKİM HALAT

KARABULUT

DENPAR

BAŞARI SİGORTA

YÜKSEK İŞLER