YAYGIN KANININ AKSİNE (Maral Günce-Rio 06/2015)

Tarih :
6 Temmuz 2015 , Pazartesi 15:56
| Okunma :
3150



Diyebilirim ki, bu yolculuğun en önemli kıymeti, yaygın kanıların aksine olaslıklarla karşılaşmamız ve yaygın kanıların güvensizliğinin bizi özgürleştirmesi oldu (şimdiye kadar). Yani kısaca ezberlediklerimizin, hayatımızı ne kadar kısıtladığını farkedecek kadar, ezberlerin bozulması.

Bu duruma, basit bir örnek vereyim: Denizin uçsuzluğunu; durgunken değil, hareketli iken hissediyorum. Durgun deniz bir şekilde, beni de küçültüyor, durgunlaştırıyor, alanımı daraltıyor. Ufka baksam bile, uçsuzluğu yaşamakta zorlanıyorum, aslında uçsuzluk aklıma gelmiyor desem daha doğru olur. Hareketli denizde, hareketin büyüklüğünü fark etmek, alanın da genişliğini daha iyi tahayyül ettiriyor, malum: alan+zaman= hareket, ya da tersi. Düşün, bir film izliyorsun, denizin ortasında durgun suda bir gemi var, etrafta kara görüntüsü yok, uçsuzluk düşünmezsin; ama büyük bir fırtanının, kabarmış bir denizin ortasında bir gemi görüntüsüyle karşılaştığında, hiçbiryerin ortasındalığı hissedersin, dolayısıyla uçsuzluk da peşisıra bekleyen kardeş his . Ama 'uçsuzluk hayal edildiğinde durgun, hareketsiz, monoton bir uzam görüntüsü ilk akla gelir, hareketli-coşkulu değil. O yüzden “yeni” fark edilen; hem başından beri bildiğin, hem de onun karşıtı, ezber sayılacak, denetimsiz “ saptırılmış bilgi” yi karşı karşıya, bırakıyor. Bu da, kişilikte bir yapı taşında değişikliğe, berraklığa neden oluyor. Tıpkı büyük bir binanın altkatlarında-omurgasında bir şeyi değişitiriyormuşsun gibi . Doğal olarak, bundaki üst katlar (ya da yüzydekiler) buna göre, değişen o parçanın üstüne dengeli bir şekilde yükselmeliler. Bu yeni köke uyum sağlamalılar. Biraz binayı organik bir yapı olarak hayal etmek lazım tabi. Neyse biraz zorlama bir örnek olmuş olsa da demek istediğimi anlatabildiğimi sanıyorum.

Öncelerden başka bir örnek: Mesela Fas'ta çölün canlılığı beni çok etkilemişti. Ezberlediğimize göre 'Çöl ölüdür' ya! Ama çöle bir gittik, bambaşka bir yaşam ortamı, tekbaşına yaşayan bir doku tabi ki. Su altı gibi değişik, ama cansız-ölü falan değil. Çölde de bir hayat var , çöl canlı neticede. Coşkulu, belirgin. ( Ev sahipliği yaptığı canlılar, insanlar, develer de cabası; değişik akan bir zaman...) İşte hem yanlış ezberlenmiş bir yaygın kanı, hem de başından beri de bir yerlerimizde bildiğimiz bir gerçek karşı karşıya. Bir “yaşam alanı”nı düşündüğümüzde, çok çeşit hayatı dar bir alanda görmek bereketmiş, canlılıkmış gibi olan kanı, yine Yanlış ama yaygın bir kanı. Her yaşam alanının, kendine özgü bir yapası var, istatistikçi gibi mevzuya yaklaşmak, büyük bir yanlıgıya, Yanlış bir önyargıya neden oluyor.

Beni tüm şaşırtan, kendi konuları harcinde- ama eminim 'doğa' algısı üzerine olmasının etkisi de büyük- 'yaygın kanı'nın beni ne kadar sınırladığına uyanamamış, daha önce hiç düşünmediğimi fark etmemiş olmamın farkedişi. Bu da 'adalet', dolayısıyla 'özgürlük' kavramlarımı sarstı . Neticede görüyorum ki: düşünmek, algılama konusunda çok da yardımcı bir eylem değilmiş. (Gene de, anti-parantez, düşünerek rahatlamaktan da kendimi alamıyorum.) Yanlış eğitim ve manipulasyon ,“zaten..” diye bildiğimiz durumları, şartları, bağları sorgulamamızı engelliyor.

Tüm bu gözlemlerde ve tanıklıklarda, zaman algısının temel olduğunu düşünüyorum. Zaman-mekan bağlamı değiştikçe, hareket de dolayısıyla yaşam da değişiyor. Süre kavramının, koldaki saatle ölçüldüğü ve “zamanı boşa harcamama” ezberi- alışkanlığı, meğer bizi hayatın güzelliklerinden mahrum etmiş. Bir şeyleri kaçırmamak için harcadığımız çaba, yaşadığımız andan bizi uzaklaştırıp, gelecek hesaplarına mahküm ederken, geçmişi didiklemek köklerimiz-temelimizle ilişki kurmanın tek yolu olmuş. Gerçekten medeniyetin konforundan uzak, hayatı idame ettirmek zor. En basidinden, evde kullandığınız tüm tatlı suyu taşıdığınızı düşünün, harcıyacağınız zaman ve enerji ve organizasyonu düşünün. Herşeyle tek başınıza baş ettiğinizi: mesela, Uğur'un anaflaktik şokunda, ambulans çağırma ya da hastaneye gitme imkanımız olmadığından, durumla kendimiz baş etmek zorunda kalmıştık . Bu durumla baş edebilmek, bir tatmin yaşatıyor, neticede her anınız anlamlı, anlam katmak için yoğunlaşmanız gerekmiyor. Üstesinden kendimiz geldik. Doktora, hastaneye muhtaç olmadık. Tükettiğimiz, atığını çıkardığımız, bozdulan, işleyen herşeyden bizzat sorumluyuz, işi de boka sararsanız, durumla da siz baş etmek zorundasınız yani, “parasını vereyim hallolsun” yok. Çözümün para olmadığı bir ortamda yaşamak, yaşamayı da, hedefleri de, hayalleri de daha anlamı yapıyor. İnanın toplatılmayan bir çöp bidonunda Blue Belle'den 4 ay önce çıkan çöp poşetiyle karşılaşmak beni çok şaşırttı, nostaljisel bir durum oluştu. O çöpün çıktığı zamanı hatırlıyorsun, ve öyle “kapının önüne koyuyorsun ve ortadan kaybolıyor” ilizyonuyla görsel olarak da yüzleşiyorsun. (Tabi insanlar arası yardımlaşmayı da es geçmemek lazım, malum o da insan doğasında var.)

Bizi bize satan bu “ileri” uygarlıktan koptukça, geçirdiğimiz vakit anlamlaştı, hayat doyurucu olmaya başladı .Yaygın kanının aksine 'eğlenmek' tatmin edici bir hayat gayesi değil, zaten ne kadar eğlenebilirsin, bir yıl boyunca mı? Mesela artık kendimi, yaşamak kolaylaşsın diye meşgül tutmaya çalışmıyorum. Öylece durduğum çok oluyor, boş ve amaçsız.

Bu süreçte, Brezilya'da tüm gün demir atöylesinde demir taşıyarak geçinen adamın, iş sonrası spor salonuna gidip ağırlık kaldırması çok acaibime gitmeye başladı mesela, ne gaye ama. Bu, bizi kendi hayatlarımız üzerinde hakkımızı kaybettiren sistem, bizi kendine bağımlı zannettirerek sömürmeye devam ediyor. Aslına bakarsanız, sistemin dışında yaşasam, yemeğimi bulur, kendi barınağımdan sorumlu olup, suyumu bulabilirim, yaygın kanının aksine o kadar da zor değil, zaten bir yerlerimizde biliyoruz. Zaten Dünya benim yaşam alanım olduğu için “varım”. Dolayısıyla bunlarla (hedefinde) yaşamakla, bunlar hedefinde para kazanmak için yaşamak, doğallığımızı bozan, doyısıyla iç huzurumuzu bozan en temelden kültürel bir müdahale. Para kazanmaın hedef olduğu bir sistemde, “başarı” diye sanal bir kavram var, bu da yapımıza ters olduğunu düşündüğüm hırs ve rekabet gibi bahanelerle, psikopatlığı haklı ve doğal gösteren, davranışlarımızı-kimliğimizi bozan bir yapıya sürükleniyoruz. Bu dediğim herkesin biryerlerde bildiği bir gerçek olmasına rağmen, kimse köşeyi dönmeye hayır diyemiyor. Doğal olarak da para harcadıkça ürettiğimiz hissine kaptıran, daha da ötesinde “üretme” durumuna ulvi anlamlar da yükleyen bu “ileri” uygarlık, pek ileri değil. Her birimizden hayatlarımız için haraç kesilirken, 'hak etmek' için bir şey yapmamız gerekiyormuşçasına motive ediliyoruz. Neticede gereksiz malzeme ve hizmet tüketirken, gerçekten üretmekten de mahrum bırakılıyoruz, yaşadığımız alanı, alanı paylaştığımız canlıları (insanlar dahil) sömürüyoruz. Bu, gerçek yaşam alanımızla kurduğumuz ve birbirimizle olan ilişkiyi bozan, üstelik sistem tarafından da sanki bu biz insanoğlunun doğal hadikapıymış gibi dayatılan, tür olarak sözde 'kader', 'lanet'imiz miş gibi anlamların altında bizi ezen, müdahale olasılıklarını, bizi pasifize ederek, “kabullenme” kılıfı altında oyalayarak, inandırarak engelleyen, zamanın değerlendirilmesi dayatmasıyla, bizi kolumuzda saatle ordan oraya koşturarak yaşanan hayat ve suçluluk duygusu. Bu yüzden hissedilen hiçlik duyguları, doldurulması gereken boşluklar, anlamlar var.

Bireyselleştikçe herşey anlamlaşacakmış gibi. Halbuki yaşamın anlamı, bir şeye yoğunlaşmaya, kendini terbiye etmeye daha doğrusu bir çabaya bağlı olmamalı. Bireysellik ve mütiş ulvi değerlerimizden olan insan hakları, bizi özgürleştimekten ziyade koparmaya yönelik. Kitleselliğimizi, sıfatlarla (din, din, ırk, sınıf, cins vesaire) ve bireyselcilikle kaybediyoruz, örgütlenme becerisinden yoksun kalıyoruz, unutuyoruz, felç gibi bişey. Ama unutmuyoruz işte, bir yerlerde ne olduğumuzu da hep biliyoruz, sadece inanıyoruz “yaygın kanı”ya. Spor salonlarında şekil verilen vücutlar, temizliğin vazgeçilmezliği, uzun ömür, sıradışı olma çabası ve başarılar... Kendimizi giydiklerimizle, kokumuzla, içtiğimizle, aksesuarlarımzla, gittiğimiz yerle, evmizin mobilyasının tarzıyla, ilgi alanlarımız ve hobilerimizle ifade ediyoruz. Hepsi satın aldığımız şeyler, hizmetler. Artık bir kursa yazılmadan kimse bir şey öğrenemiyor. Para harcamadan gezemiyor bile, yasak. Düşündüğünüzde, eğer gerçekten 'vakit kaybı' diye bişey varsa,o, spor salonunda yapılan hedefsiz eylemlerde, satın alırken harcanan vakitte, satın almaya teşfik edilirken bizden (reklamla) çalınan zamanda- manüpule edilen algımızda, üç gün sonra unutacağımız, müdahale etme olasılığımız olmayan bilgileri takip etmemizde, çaresiz hissetmemizde, temiz-iyi-doğru-erdemli olmak için verdiğimiz uğraşlarda, tabi ki süre hesabı ile hareket ettiğimiz 'an'ların hepsinde.

(İlerleme, sivrilme gayelerini içselleştirmeler, doğallaştırmalar falan. Zaten düşünsenize 'doğal' ne kadar yapay aslında. Doğada olan herhangi birşeye doğal der misiniz? Ben demem, mesela: “Şu ağaç ne kadar doğal.” , “Denizin kokusu ne doğal.”, “Şu çiçeğin doğallığına bak.”, “kuşların sesi ne doğal geliyor.”, ve saire. Dolayısıyla, doğal diye bir özellik söz konusuysa, kesinlikle bu 'doğal' özelliğe sahip şey, doğal olarak 'doğal' değil demek. Benim favorim %99 doğal deterjan... Sanki miktar meselesiymiş gibi, bu da yanlış yaygın kanılardan biri mesela. )

Yaygın kanılarıma derinden bakma fırsatı yakalamışken, gene hepimizin temelde hep bildiği, zaman zaman muhabetlerin de konusu olan bir klişe ya da klasik, aslında herkesin içini de rahatsız eden, 'içinde yaşadığımız bu boktan sistem'e konuyu döndürmeyi uygun buldum. Hep söylenen şeylere yeni bir şey katmaktan ziyade niyetim bu konuyla ilgili ezber bozmaya niyet edilirse; yaygın kanının aksine, bu uygarlığın yararına yaşamamanın o kadar da zor olmadığı. Üstelik bu çevremizdekilerle de bağımız güçlendirecek bir girişm, öyle sosyal bir kopukluğa mahküm olunacağını düşünmeyin. Bir şeye karşı olmaktan bahsetmiyorum, hizmet etmemekten bahsediyorum. Ne kadar cümle negatif ya da pasif bir eylemmiş gibi gözükse de, size kalacak hayatınızdan bahsediyorum, ama tabi şimdi yaşadığımız sistemin aksine, öyle ipler- kontrol sizde değil. Olmasın da zaten, güneşe, suya, toprağa, birbirimize bu kadar bağlı iken nasıl mümkün olabilir? Yani özgürlük öyle tekbaşınalık ya da seçeneklerden istediğini seç beğen yap bir hal olmamalı zaten. Böyle bir kültür doğada var olmadığı için, özümüze adapte olmak zannettiğimizden daha kolay, neticede herkes de doğanın kendisi-parçası değil mi? Hazır Dünya hala bizim temel ihtiyaçlarımızı karşılamaya müsaitken. Yaygın olanın gerçek ve tek olduğunu düşündürecek elimde en ufak bir kanıt yok yani.

Son günlerde kuşları seyretmekten çok keyif alıyorum. Onları tanıdık olduğumuz hareket ve davranışlarda gördüğümde, heycanlanıyorum, mutlu oluyorum, coşkulanıyorum. Bu kadar basit ve sıradan bir var oluştan heycanlanması, mutlu olunmasının kolaylığı cezbedici değil mi? Bu durum, ihtiyaçlarımın zannettiğimden de az olduğunu bana düşündürüyor. Çünkü önemli ve öncelikli bulduğum, yaygın ulviliklerden ( sentetik değerlerden) bir bir kurtuluyorum, umarım hepimiz gibi.

Rio'dan Sevgiler

Maral

 



Bizi Destekleyenler

İLETİŞİM GÜMRÜKLEME

MED MARİNE

LALIZAS

GLOBALSTAR

TURIMPEKS

JOTUN

ADMİRAL

UK SAILMAKERS

KAŞ MARİNA

ÇEKİM HALAT

KARABULUT

DENPAR

BAŞARI SİGORTA

YÜKSEK İŞLER