1/10/2015 Florianapolis-Brezilya Güncesi

Tarih :
1 Ekim 2015 , Perşembe 16:38
| Okunma :
2404



Hak, Emek ve Acı Bağlamından Adalet'e

Demirde beklediğimiz günlere değecek mi?

 

 

Bu yolculuğa çıktığımızdan beri, yaşam şartlarımız ve tanık olduğumuz kültürler bana, hep adalet-özgürlük kavramlarını düşündürdü. Hep bunun üzerine yazdım, dünümün yalnış algıları, bugünümde yeni anlayışlarımı inşa ediyor kesin, bununla ilgili bir şikayetim yok.

"Emek" kelimesinin, zırt pırt her cümlede geçmesi, zamanın her anının neredeyse "emek" diye tanımlanması bende doğru çıkmadı. Kısacası 'hayatta kalma' adının bile zaman zaman "emek" diye adlandırılıyor olmasının, şu an üzerimde yaşattığı hayal kırıklığını yaşamadan anlayamazsınız.

Eski deneyimlerimin, eski değerlendirmelerinde çokça 'emeğimin karşılığını aldım', ya da 'hak ettim' yargıları, şimdimin birer yalanı oldu. Malum en basit işlerde bile, yemek yapmak olsun, tamir etmek olsun, denizde seyiretmek olsun, arkadaşlarla kaynaşmak olsun hatta sıçmak olsun zannettiğimin çok çok ötesinde bir emek sarfetmedikçe, karşılığı alınmıyor (vallahi). Bu hayatın, benim için, eski, şehir hayatıma kıyasla daha hakiki gelmesinin nedeni, tahmin edersiniz, gezegenle, parçası olduğum varlık ile kurduğum ilişkiyi daha insana uygun bulmam.

Dolayısıyla, bir süre içinde harcadığım zaman ve enerjinin, bana dönmemiş olmasının haksızlık olduğunu düşünmek, içinde bulunduğum şartlar açısından çok absürd olur. Doğal olarak ben de, doğaya tabi olduğumdan ki bununla zamanın ta kendisini de kast ediyorum, bu durumları 'haksızlık' ya da 'emeklerimin karşılıksız kaldığı' şeklinde değil, gerçek dengenin bu olduğunu kabullenerek yaşıyorum, bazen de yaşayamıyorum.

 

Bu durumu 'denge' olarak kabullenmemin, bana ne gibi dönüşleri oluyor ya da olmuyor?

Şimdi tanığı, sanığı ve hatta mağduru olduğum bu durum, bana diğer 'denge' kriterlerimi sorgulatıyor. Hukuğu sorgulatıyor, değerleri, fiyatları, emeği, zamanın ederini sorgulatıyor. Uyumsuz kalan tek şey, ise tanımlamalar, yargılar. Her şeyin doğaya tabi olduğunu düşündüğünüzde, 'denge'nin bozulmasına imkan yok, ki bu da sadece bir düşünce. Tabi 'insan' çıkarı doğrultusundan baktığınızda, dengeleme konumunuzdan memnun olmayabilir, ve diğer unsurlarla oynayıp, kendi konumunuzu tekrar belirlemek isteyebilirsiniz, tabi bu 'diğer' unsurlar açısından bakıldığında ne kadar adil olur, o da bu tartışmanın konularından. Bu da insanın aklına, yeni zamanların düşüncesi olan, 'görecelik' hikayesini çağrıştırıyor, bu da bizi 'hakiki' bir doğrunun olmadığı sonucuna götürüyor. Çünkü her zaman, bulunduğumuz konum var olduğu sürece, tahayyül edilebilecek olasılıklar bütünü, sınırlı kalmaya mahküm. 'Denge' yi kabul etmek, bir noktada olasılıkları ve hatta gerçeği bile önemsizleştiriyor, tabi hedefleri de.

Ama tabi, bir engelle, tükenene kadar uğraşmışsanız, bitkinlik, sizde olasılıklara bel bağlamanızı sağlayacak bir etkide bulunuyor ki, bu da kısa ya da uzun vadeli öngörülerinizi oluştururken, inancı, umudu ya da çaresizliği bir saplantı gibi zihninize oturtuyor. Batıl inançlara, aydınlık bir gelecek hedefine, ilericiliğe, kadere, kaosçuluğa, çöküşçülüğe inanmaya başlayabilirsiniz. Bu inançlar, tüm görüşlerinizi etkileyeceğinden, (tutarlı olmak zorunda da değilsinizdir), baktıklarınız da, gördükleriniz de belli bir sınırlamaya mahküm olurlar. Ben de daha fazla anlamak isteyen biri olarak, görüşlerimin tutarlılığını, 'denge' uğruna feda ettim. Bu da beni, savunucusu olduğum her alanda, düşüncede, fikirde kendini gösterdi. Hiçbirşeyin savunucu artık olamayacak olmak, belli bir çöküntü yaşatıyor açıkçası. Malum zamanlar, insanların, savundukları üzerinden tanımlandıkları bir zaman. Doğal olarak, düşüncede ve eylemde tutarlılığı bir değer olarak görmemek, hala biraz ters gelse de, hakikati, 'sabit bir hakikat' fikrinden daha gerçek gibi. Bulduğum toplumun değerleri açısından beni zorlayacağı kesin. Daha fazla anlamamı sağlayacağını düşündüğüm bu yaklaşımın, beni de anlaşılmamaya iteceği gerçeğini kabullenmek zor olacak gibi. Tabi, bir de "tutarlılık" denen kavramı da genişletebilirsiniz- değiştirebilirsiniz, tıpkı bir matemetik formülüyle oynar gibi, ama bunun da sonucunda pek değişik bir, oluş ihtimali doğmuyor gibi. Bir şeyleri taraftar gibi savunmaktan vaz geçmek zorundasın gene.

 

Bu ikisi 'acı' ve 'emek' birbirinden tamamen farklı iki kelime ve kavram olmasına rağmen neden yan yana bu kadar yakışıyorlar?

Nedense insanlık tarihini araştırdığım şu günlerde (daha çok tarih bilimini araştırıyorum), düşündüğüm: ne kadar zamandır biz insanlar arasında, acının negatifmiş gibi, bir pozitif karşılığı olacağı düşüncesi yaygın? Daha bulamadım, epey eskiye gitmek gerekiyor.

Bu pozitif karşılık da, yani acının karşısında hak ettiğiniz bir ödüldür ve bu ödül, acınızın karşılığı, dayanmış ve atlatmış olmanız değildir. Bir ödül olmalıdır bu karşılık, mesela cennet gibi, acı çektirene ceza olabilir o da zaten cehennem oluyor. E bazılarına göre, "cennet de cehennem de burda" (yaşarken yani). Bazıları sevgiye inanıyor, "verirsen alırsın ama, karşışıksız olmalı". Bazıları için, üretmek de böyle; "Üretme süresince acı çekersin, ama bu acılar doğum sancısı gibidir." ya da pozitif karşılık para, saygınlık da olabilir. Kim bilir daha aklıma gelebilecek, daha bir sürü, basit gündelik gaye, inanç var... İşte buralar, işe, hata gibi karışan, "emek" kavramının acıya bulaştığı yerler.

"Cenneti hak edenler"in, ÖYLECE 'iyi' olmadığını biliriz, iyi olmak için kesin emek harcamışlardır, bu emekler de dökülürken tabi ki acı da çekilmiştir ve hakkıyla cennet de hak edilmiştir. Ben burada düşüncemi dile getirmeliyim diye düşünüyorum, yalnış anlaşılmamak adına, o da: İnsanların kendilerini 'iyi' yapmaya yönelik çabalarının, bir kimlik sorunu olarak görüyorum, kabulenilemeyen bir oluş. Bunun da , herşeye karşı, benzer bir müdahale ihtiyacının; hakkı da doğuracak konumları oluşturduğundan, başlı başına yaşama, biçimini hadsizce verecek, derin, ısrarlı bir yaklaşım olduğunu görüşündeyim. Ama bu yaklaşım, derin olduğu kadar karanlık ve tek bir istikameti çağrıştırıyor. Yolda yol ayrımı yok, tek yol...

Ne kadar seçimlerin önemli olduğu yaklaşımlar, bana özgürlüğün karışıtını çağrıştırıyorsa da, (şimdiye kadar özgürlükleriyle etkileyici bulduğum insanlar hiç de seçim hakkına sahip insanlar değildi.) derin ve tek yol olan bu yaşama biçimi de bana muafazakarlığı çağrıştırıyor.

Neticede acı ve emek kelimelerine dönersem bunlar birbirlerine akraba gibi görünmelerine rağmen, birbirleriyle hiç alakalı olmadıklarını hayal etmek bile, 'iyi' ve 'kötü' kelimelerinin barındığı durumlarda, sıfatları değiştirdiği gibi, 'kazanç' ve 'hak' kelimelerinin de densizce birbiri yerine kullanabileceği bir ortamdan, insanı, uzaklaştırıyor. (Hak söz konusu olduğunda sorumluluk da konuya girecek tabi, ama şimdi, bu yazıda girmeyeceğim. ) 'iyi' ve 'kötü' nün çöküşü ise, en büyük sınırımız olan vicdan'ı rahatlattığı için, insan kendini, sınırlarını aşmış, yeni bir deneyimle karşı karşıya olduğunu kavrıyor. Bu da şimdiki algıma göre, özgürlük kavramını bir adım daha kendine yanaştırıyor. Ayrıca son zamanlarda insanın kendinden tatmin olma yollarının bir kurs ücreti kadar kısaldığı şu dönemde, insanın 'hakikat' karşısında beklentisini yükseltirken, edindiği takdir ve gururlar, onu, 'hakikat' karşısında sadece çaresiz hissetmesine neden oluyor.

O yüzden, harcanan emeklere göre, sonuçları değerlendirirken, öncelikle neyi 'emek' diye tanımladığınızı iyi bilmek gerekiyor. Emeğe göre sonuçların değerlendirilmesi, tek değerlendirme şekli değildir pek tabii ki, bu sonucun topluma faydasının dokunup dokunmamasına göre de farklı bir değerlendirmesi de olabilir. Harcanan emeğe göre değerlendirilen bir sonuçtan da benim anladığım, 'uzun bir çalışma süreci', 'süreç boyunca çıkan engellerin zorlayıcılığı' emeğe alkışı hak ettirenlerden, akabinde; işe-sonuca da... Bu da bende, sadece harcanan zamana vurgu yapan, uğruna harcanan zamanın çokluğunun ve yoğunluğuna göre, sonuca da değerini kazandıran kritermiş izlenimini veriyor.

Zamanın büyük bir değer olduğunu düşünürsek, bazı eylemlerin (mesela yolculukaların ya da araştırmaların, ya da iletişimin), süresinin kısalması, sonucu aynı değerde tutar mı? Madem süre, emeğin kriteri, neden dikkatimizi, paramızı süreyi azaltan öğelere veriyoruz, madem emek önemli, madem emek, 'sonuç'ların değerini belirleyen kriter?

İşte bu nokta önüme çıkan: Bugün insanların 'emek'i, göz önünde, tebrik ve takdir etmelerinin bir yalan olduğudur ki, bu gibi davranışlar da 'emek'in içi tamamen boşaltılmış bir iltifat havasına sokuşturulmakta. Yoksa her yorgunluk emek olsaydı, adalet de, epey değişik bir kavram olmalıydı.

 

Ben bunları niye anlatıyorum?

Şu an 7 haftadır aynı demir yerinde, düzgün hava koşullarını, neredeyse hiç karaya çıkmadan bekliyoruz. Önümüzdeki 360 mili gideceğimiz, keyifli, huzurlu bir seyir yapacağımız şartlar oluşmadı. Cehaletle çıktığımız bu yolda öğrendiklerimizden biri de, seyirde zamanın ne şartlarda geçeceğini planlamak, huzur açısından önemli. Biz de dedik ki: "Çok zor seyir atlattık, şimdi aşağıda (güneyde) motivasyonumuz tam olsun diye, eziyetsiz bir seyir yapalım". Başladık, sabreden derviş, muradına ermiş deyimleri ile beklemeye, tabi bu yaklaşık 3-4 hafta öncesi.

Sonra karşılaştığımız, hayran olunası deneyimli denizcilerle karşılaştık, onalardan da öğrendik, işimizi kolaylaştırdık : neyle karşılaşacağımızı daha gerçekçi, imkan şartlar ve uyum sınırımızı da ayarlarsak huzurlu seyir geçireceğiz, yani; hava şartları değişmiyorsa biz şartlarımızı esnetelim dedik kısaca. Ama liman girişlerinde risk almak istemiyoruz, malum kıyıya yakın sert şartlar en korkutucu olanı. Kriterlerimizi düşürmüş olmamıza rağmen, hava şartları bir türlü çıkmamıza izin vermedi. Biz demir yerinde, gelen rüzgarın yönüne göre, bir kuzeyine, bir güneyine mekik dokuyoruz. İki gece demirde zor anlar yaşadık, dalga ve rüzgar teknenin zarar görmesine neden olacak kadar fazlaydı. Sizin anlayacağınız bu günlerimiz de, pek huzurlu geçmedi.

Sizin anlayacağınız, yüreğimiz, enerjimiz ve zamanımız tükenmekte (ama bitmeye yakın değil). Biz ise bu kadar sarf ettiğimiz 'emek' bizi Patagonya'ya huzurla ulaştıracak mı? Patagonya'ya gitmek uğruna yaşadığımız sıkıntılar dengesini nasıl ve nerde bulacak?, diye düşünüyoruz. Umduğumuzdan çok olan sıkıntılarımız, acaba huzur-keyf beklentilerimizi yükseltirken, bildiğimiz de: "Beklentimiz yükseldiği için yeni bir hayal kırıklığına maruz kalacağız", diye düşündürüyor. Görünen o ki, yüzyıllar içinde insanın dayanıklılığı değişmediyse bile, dayanıklılıkla ilgili fikrimiz, önyargımız geçen yüzyıllardan bu yana oldukça yolunu şaşırmış. Görünen o ki, "güçsüzlüğüne" ve "becereksizliğine" umuduna rağmen ikna olan yeni insan, çırpınmayı mücadele zannederek, 'sistem'e olan mahkümiyetini kabul etmiş gözüküyor ki, 'sistem'in hayatta kalmasını sağlayan, bu altmetin; insanda 'değişim'in karşıtı olarak da SADECE "devam etme" eylemininden öte bir olasılığı, hayal etmesini de engelliyor.

Biz de yeni iklim ve coğrafyanın arifesinde, kendimizde "herşeye rağmen"in karşısına, nasıl bir itici güç bulabiliriz diye, deneyimliyoruz. Başarı hedefinden uzak Cahil Cesareti projesi, bunu gerektiriyor. Önümüzde bizi bekleyen, bizim için önemli bir deneyim olacak seyrin bizde neleri değiştireceğini, merakla ve sabırla bekliyoruz.



Bizi Destekleyenler

İLETİŞİM GÜMRÜKLEME

MED MARİNE

LALIZAS

GLOBALSTAR

TURIMPEKS

JOTUN

ADMİRAL

UK SAILMAKERS

KAŞ MARİNA

ÇEKİM HALAT

KARABULUT

DENPAR

BAŞARI SİGORTA

YÜKSEK İŞLER