Yayınlanmış bütün yazılar




Ayahuasca ilacı, ayahuasca sarmaşığı ve chacruna yapraklarının kaynatılmasıyla hazırlanan  şurup kıvamında halüsinatif bir ilaç. Asıl etken maddesi DMT denen bir molekül. Zamanında bitki ve hayvanlarda (insanlarda da) tespit edilen bu molekül, işlevsiz olarak tanımlanmış. Ama bugün biliniyor ki; tüm bitkiler bu DMT molekülü sayesinde iletişimdeler. Ölürken ve doğururken özellikle salgılanan bir madde DMT. Rüyalarımızdan bile sorumlu olduğunu söyleyebiliriz. Ayahuasca’nın Güney Amerika’nın tarihinde en az beş bin yıldır var olduğu söyleniyor. Amazon bölgesinde yetişen bitki bu ormanda yaşayan yerlilere ilaç olmuş, öğretmen olmuş. Şimdi bizim gibi yeni yeni merak salanlara hizmet eden büyük bir sektör halini almış. Bazıları için egzotik bir deneme, bazıları için mistik yolculuklarında bir devrim, bazıları için tedavi (psikolojik, kanser, epilepsi...). Bu ilacın doğal oluşu, bağımlılık yaratmaması onu, sentetik uyuşturucu sınıfından çıkarıyor. Gerçeği maskeleyip yalan bir ruh hali yaratmasından ziyade farkındalık ön planda. Chacruna ‘imgelerinizi oluşturan’, ayahuasca da ‘bu imgelerden öğrenmenizi sağlayan, öğretmen’ olarak tanımlanıyor. Sacred Valley’de ya da Amazon’da “Ayahuasca Retreat” yapan birçok yer var. Yerlilerin ritüelleriyle biz yabancıların katıldığı ritüeller birbirinden şekilsel olarak oldukça farklı. Bizim katıldıklarımız, karanlıkta, müzik eşliğinde, 4-5 saat süren, ilacı veren şaman-rehber dışında 4 ila 100 kişinin katıldığı deneyimlerdi. Genelde bir haftalık kür olarak uygulanıyor. İlacın etkinliğinin sekteye uğramaması ve fiziksel olarak ağır gelmemesi için öncesinde ve sonrasında bir diyet uygulanıyor. Burada birçok değişik diyet önerisiyle karşılaşmamıza rağmen alkol, seks, uyuşturucu en önemli yasaklardan. Bu süreçte şeker, tuz, baharat, mayalı-fermante, asitli yiyecekler ve kırmızı et de yenmemesi gerekiyor. Tabii farklı görüşler hep var. Bu kadar teknik bilgiden sonra, biraz da kendi deneyimimden bahsedeyim.. Ayahuasca Deneyimim Özellikle “deyeyimim” yazmamın nedeni her deneyimin kişiye özel olması. Benim açımdan bir kabulleniş, bir affetme deneyimiydi; onu, bunu, şunu değil, kendimi affetme. Tabii derinlerinizde bildiğiniz “doğru” neyse ona varacaksınız. Her bir kırgınlığın örtülerle maskelerle saklandığı gönlümüzde aslında teselliye ihtiyaç duyan noktalarımız “zayıflık” namına gizleniyor, ama bir değer gibi de korunuyor. Tüm ifademiz de bunun üzerine kuruluyor. İlaç sayesinde sizden daha iyi bir doktor olamayacağını anlıyorsunuz. Başkasından beklediğiniz teselli ve anlayışın kendi içinizden de gelebileceğini öğreniyorsunuz. Bir yerde okudum; bir Ayahuasca ayini 10 yıllık terapiye denkmiş. İnsanın sınırları zorlandığında öğrendiğiyle eşdeğer bir etki oluşturuyor. Buna benzer aydınlanma süreçlerini, terapide, denizde, dansta, ilişkilerde yaşamıştım ama ya birkaç haftada ya da birkaç yılda. Dört saatlik bir deneyimde böyle bir aydınlanma yaşamak şüphesiz çok çarpıcı. Üstelik öyle bir gerçeklikle yüzleşmiş gibi dehşet içinde kalmıyorsunuz. Aksine hafiflemiş, bütünsel bir algıya yaklaştığınız için huzurlu, sevgi dolu oluyorsunuz. Hayatınız boyunca taşıdığınız onca yükten, değerden, izlerden kurtulmuş, vermeye-paylaşmaya açık, egonuzu arkanızda bırakmış, ayakları yere basan bir hale giriyorsunuz. Ölüm korkusuyla yüzleşenler, somut olay ve kişilerle yüzleşenler, hatırlanmayan travmalarla yüzleşenler, daha birçok çeşit aydınlanma deneyimi yaşayan var. Ama ayin sonunda herkesin yüzünde aynı huzur, aynı hafiflik. Biz Uğur’la toplam dört kez ayahuasca seremonisine katıldık, 15 gün diyetteydik. İtiraf etmem gereken başka bir nokta da hayatımdan 15 günlüğüne bile olsa tuz ve şekeri tamamen çıkarmış olma deneyimi bana çok iyi geldi. Tuz ve şeker, gözümüzü boyuyormuş meğer, öyle bir his. Şaman ya da rehber konusu da oldukça önemli. Kendinizi güvende hissetmeniz, şart. Burada Sacred Valley’de güvenebileceğiniz, rehberler var. İlacın nerden geldiği önemli, öyle gözünüz kapalı girmemelisiniz, daha önce deneyimi olan birisinin tavsiyeleriyle güzel bir deneyim yaşayabilirsiniz. Biz burada birkaç rehber denedik, kendimize en yakın hissettiğimiz Osman oldu (foto). Evet Osman, bir Türk. Bu süreçte tanıdığımız en şeffaf insan. Kendisi bu işin ne havasında, ne de prestijinde, ne de parasında. Kendi deyimiyle o bir şaman değil, insanlara kendi kendilerinin şamanı olabileceklerini öğretiyor. Aslında bizimkisi gibi turistik ayinlerden ziyade uzun tedavi süreçleri gerektiren uygulamalarla ilgileniyor. Üç ya da altı aylık tedavi-diyet sürecinde rehberlik ettiğinde ilacın yerine ulaştığını düşünüyor. Daha önce rehberliğiyle kanser ve epilepsi hastalarının iyileşmelerine yardımcı olmuş. Onun için en büyük tatmin insanların yüzünde gördüğü mutluluk. Osman’ın yolda tanışıp “usta”  dediğimiz birkaç kişi arasında özel bir yeri var artık. Sözlerinden ziyade varlığıyla ilham veren ender insanlardan biri. Bu ayahuasca konusu şu an birçok kişinin ilgisini çektiği için detaylı ve dikkatli yazmaya çalıştım. Gene de başka biri çok başka da anlatabilir ilacı da, kendi deneyimini de. Yolunuz ayahuasca ile kesişse de olur, kesişmese de. Neticede bir iksir değil. Bazı şeylerin farkına varmak tabii ki çok güzel ama alışkanlıkları değiştirmek kişinin çabasına bağlı.
19 Nisan 2016 , Salı 20:57

Biz cahillerin bir baska hayali gerceklesmek uzere... Peru!  Evimiz Blue Belle'i 3 ayligina bizsiz birakip, kendimizi yukseklere vurduk. Deniz seviyesindeki hayatimiza, bir sure ara verip 3000mt de tatil yapacagiz.  Blue Belle Uruguay Colonia'da tonozda. Biz ise 23 Subat'ta kara yoluyla yola ciktik. Once Buenos Aires'e feribotla gectik, tum otobusler Buenos Aires'ten kalkiyor. 24 Subat sabahi 44 saat surecek Bolivia Lapaz yolculugumuza basladik. Bu yol boyunca yukseklik mhastaligindan muzdarip olduk, malum 3900 mt'ye cikmisiz. Yolda otobus pek ara vermedigi icin uzun bir sure ac kaldik. Bolivia Lapaz'da baska bir otobuse binip 16 saatin sonunda Cusco-Peru'ya vardik. Oradan da Calca'da evimize ....4,5 gunun sonunda cennetimize vardik. Onumuzdeki gunler, haftalar ve aylarda bizi neler bekliyor bilmesek de, COK GUZEL OLACAK! Onu biliyoruz.... Irtifamizla beraber, ritmimiz, algimiz simdiden degisti bile... Gezicez, ucucaz, deneyimlenicez, dinlenicez, yorulucaz, degisicez, yasicaz...... Bizi ayrica facebook.com/cahilcesareti nden takip edebilirsiniz...
27 Şubat 2016 , Cumartesi 22:37

  Uzun zamandır hayalimiz olan And dağları uçuşu için hazırlanıyoruz. Çok yakında yola çıkacağız.
21 Şubat 2016 , Pazar 01:32

(Bu yazı düzenli yazdığımız MotorBoat& Yatching dergisinden alınmıştır) 1,5 aydır bulunduğumuz Uruguay'da, buraya has ışığın , yarattığı manzaranın tadını çıkarıyoruz. Deniz, coğrafya ve iklimlerin rehberliklerinden sonra, sıra kültürün rehberliğine gelmiş gibi... www.cahilcesareti.org/galeri.php?gno=102 (burada da fotolar:)     Uruguay'a vardığımızdan beri keyfimiz çok yerinde. Pek tekne dostu olmasa da, insan dostu bir yerde olmanın şaşkınlığı ve heycanı içindeyiz. Tekne dostu değil diyorum, çünkü burada liman ve marina dışında, kalacak ne koy var, ne de demir yeri. Limanların, bazıları çok pahalı, üstelik su ve elektiriğin, liman ücretinden de pahalı olması da cabası. Ayrıca, bürokrasi de oldukça ağır... İnsan dostu derken de, şunu kast ediyorum: İnsan kendini, türdeşlerinin yanında diye daha bir emniyette hissediyor. Bu duruma karşıt bir kültürden geliyor olmanın sıkıntısını da çekiyoruz. İnsanlara güvenmemek, bize göre olağanken; burada, sıradan kuşkularımız ve kendimizi bir "kazık" a karşı korumaya almamız, bize, kendimizi kötü niyetli hissettirdi. Ne de olsa, "tehlike"nin, ancak başka bir insanoğlundan geleceği bilgisi, nesillerdir taşıdığımız, aktardığımız bir yaklaşım. Burda ise "fikri neyse, zikri de odur." sözünden yola çıkarsam, iyi niyetli olmadığımızın aşikar olduğu durumlarda kaldık. Bunlar da bizi zaman zaman utandırdı.   Ezber Bozan Kültürel Öğeler   Uruguay'a varmadan, diğer yelkencilerden, Uruguay'ın sorun çözmek için çok pahalı bir ülke olduğunu duymuştuk. Hem pahalı, hem rahatsız, hem de doğal-coğrafik güzelliklerden yoksun bir ülke olarak, tanıtılmıştı. Fakat buradaki düzeni anladıkça, yukarıdaki bilgilerin yanlış olmamasına rağmen, eksik olduğunu idrak etmeye başladık.   Pahalılık ve Rahatsızlık Oldukça pahalı, evet. Ama sorunların çözümünde, para, sadece yollardan biri. Bu da alışık olmadığımız bir durum. İnsan ilişkilerinde yardımlaşma, gündelik hayatın parçası. Tanımadığın, bilmediğin birine yardım etmek için harcadığın zaman, enerjinin bir ekonomisi yapılmıyor. Karşılıksız yardım, buranın doğalı. Uruguaylı'lara sorarsanız, bunu bir özellik diye söylemezler bile, bunu ancak, bizim gibi, insanların kutsallarını yarıştırdıkları, birlik üzerine değil, ayrılık üzerine şekillenen topraklardan yetişenler, fark edebilir. Ne de olsa, geldiğimiz topraklarda, huzursuzluk ve vahşet, o kadar uzun zamandır tarihimizde ki, "yırtmak" en büyük hayat becerisi olarak görülüyor. Ezilenlerin de, hükmedenlerin de kendine göre "yırtma" stratejileri, maalesef karşılılksız yardımlaşmayı ve paylaşmayı kapsayamıyor. "Her koyun kendi bacağından asılır" lafının, orta doğuda ve Uruguay'da nasıl farklı meallerinin olabileceğini tahmin edersiniz. İhtiyaçların karşılanması, sahip olduğun para ile bağlantılı değil. Konfor lükse giriyor. Mesela yarım litrelik su ile 6 litrelik su almak arasında pek fiyat farkı yok. Kılınızı kıpırdatmadan, para ile ihtiyaçlarınız karşılansın istiyorsanız, para babası gibi davranacaksınız. Parayı verecek, hizmete de ürüne de hemen, tam istediğiniz anda sahip olacaksınız. Onun için de, alışık olduğunuzdan 2-3 kat fazla para harcamanız lazım. Diğer seçenek de, ihtiyacınızın karşılanması için enerji ve zaman harcamaya hazır olmak: sorarak, yürüyerek, bekleyerek, zamanı kendi kontrolünüzden çıkararak, huzurlu, hak ettiğiniz çözüme kavuşmanız. Biz, büyük süper marketlerin ucuz olmasına, küçük dükkanların pahalı olmasına alışığız. Burada ise, tam tersi. Ürünün size ulaşımı sırasında ne kadar az insan çalışıyorsa, o kadar ucuz oluyor. Neticede, ihtiyaç hissettiğiniz, tüm ürünlere aynı anda, aynı yerde ulaşmak bir lüks. Küçük bir manava gittiğinizde ise, sebzelerinizi halden direk alan adamla, yüzyüzesiniz. Bu şekilde, sistemde de öncelikli değerin, insan ve emeği olduğunu hissediyorsunuz. Gerçekten, kimse sömürülmüyor, kimsenin hakkı yenmiyor. Araya bir şekilde "hizmet" karıştı mı, bedelini de ödüyorsunuz. Blue Belle ile birlikte yaşadığımızdan beri, biz de ders ala ala zaten bu yola girmiştik. Tekneyi ilk aldığımızdan beri, satın aldığımız tüm hizmetler, (başlarda kendi sorunlarımızı çözemiyorduk, ya da da belki aceleciydik) elimizde patladı. O yüzden en sağlıklı çözümün, ne kadar iyi-kötü olduğu fark etmeksizin, bizim elmizden çıktığı takdirde olabileceğini gördük. Dünya'yı keşfetmenin hem eski, hem de yeni yolu olarak hissettiğimiz Blue Belle ile olan hayatımızda, bizi tatmin eden duygulardan biri de, kendi kendine yetebilme hali. Bu hal, insanı doğaya da, kendine de daha yakın hissettiriyor. Uruguay'da ise insanı, insana yakın hissettiren bir hal daha var. Yani burada ne kadar çok para harcarsanız, diğerlerine o kadar mesefeli de oluyorsunuz. Tabi bizim de kendimize yetemediğimiz çok durum oldu, bu durumlar da, motorboat & yatching Türkiye'nin sayfalarını süsledi de süsledi. Bu süreçlerde, parasız- yardımlı bulduğumuz çözümleri, hep "şans" olarak değerlendirdik, buranın kültüründe böyle durumlar sıradan-normal. Burada çalışma saati de 8 saat. Bu düzenlemeyi yapan, ilk ülkelerden Uruguay. Ama bu da geri kalan vaktitte yayıp-yatmak için değil, hayatı idame ettirebilecek zamana , güce sahip olabilmek için. Yani konforlu, rahat bir yer değil Uruguay, kısacası yan gelip yatma yeri değil.   Ekonomi, Beslenme Yiyecek pahalılığı, tarihleri çok da eski olmayan bu toplumun beslenme düzenini de etkilemiş. En ucuz yiyecek, bildiğiniz en yüksek kalite et. Odun ihracında da Dünya'nın ette olduğu gibi, ön saflardalar. Böylece ateş yakmak, günlük bir faaliyet, et ise her günün yemeği. Et tüketimleri yıllık kişi başı 100 kilo. Üstelik buradaki inekler, inek başına 1 hektarlık bir alanda yetiştiriliyorlar. Yani et çok lezzetli de. Türkiye'nin 1/5 büyüklüğünde Uruguay'da nüfus 3 milyon, inek sayısı 12 milyon. Oldukça bir alanın da Okaliptüs ağaç dikimine ayrıldığı düşünülürse, sebzeye ancak sınırlı yer ayrıldığını tahmin edersiniz. Sebzelerde sebze hani, herşeyin tadı, kokusu çocukluğumuzdaki gibi... Uruguay tatlı su açısından, dünyanın en zengin ülkelerinden, yer altı tatlı su kaynağı miktarı olarak, Dünya'da bir numara, okaliptüs ve etin ihtiyacı olan su miktarını düşününce herşey yerli yerine oturuyor. Buranın ve çevre ülkelerin de en önemli alışkanlıklarından biri mate. Etin yanında, sadece mate ile beslenme ihtiyaçlarını karşılıyorlarmış, eskiden (Gaucho'lar- Cowboylar). Bu kadar çok mate tüketiminin, vücudun et dışında, kalan ihtiyaçlarına yettiği söyleniyor. Ama şimdilerde, sadece et ve mete ile beslenen yok. Sizin anlayacağınız, biz ekonomimizi çökertmemek için, sıkça et yemeye başladık. Bazı özel gecelerde ise, büyük bir çoban salata ve ekmek ile, romantik pahalı bir yemek hazırlıyoruz, kendimize. Et ve mate dışında ispanyolca konuşulmasına rağmen, italyan kültürünün etkisinde olan Uruguay'da dondurma, pizza, milanesa (şnitzel) ve pazar günü geleneksel yemeği taze makarna da buranın yemeklerinden.   Doğa Buranın doğası da, insanı gibi kafamızı karıştırdı. Burada mevsim yaz, ekvatordan mesafesi ise, Türkiye'nin güneyi ile hemen hemen aynı. Buna rağmen, buranın iklimi, Türkiye'nin iklimine hiç benzemiyor. Bu tarafta Kuzey yarım kürede olan sıcak su akıntısının olmaması; güneyi y.küreyi, kuzeyine göre daha soğuk yapıyor. Ama atmosfer-ozon tabakası da burada daha ince, yani güneşin altında da durulmuyor. Bir bakıyorsun polarlasın, bir bakıyorsun başına güneş geçmiş, kıvranıyorsun. Güneş panallerinin randımanı o kadar yükseldi ki, neredeyse yarım gün boyunca invertör çalıştırıyoruz, buzdolabı hep açık, üstelik akülerimizden biri de devre dışı. Buranın, G. Amerika'daki diğer ülkeler gibi dokusal güzelliği yok. Dümdüz bir ülke. 150 ve 400m'lik iki tepenin olduğu tek sahilin de (Piriapolis), Uruguay'ın en özel yerlerinden sayılmasına artık şaşırmıyoruz. Uruguay, doğal alanı (ormanları) az kalmış, neredeyse tüm toprağın kullanıldığı bir ülke. Tabi, toprağın büyük bir parçasının da okaliptüs üretimine ayrıldığını ve doğal alanlar az olmasına rağmen, sürekli etrafta ağaçların olduğu bir ortamda yaşandığını söylemeliyim. Uruguay için yapılan "Dev bir çiftlik" benzetmesi de, abartılı değil, en azından şimdilik, bizim gördüğümüz kadarı ile. Ülkenin iç alanları hep çiftlik: eski, yeni, ticari, ailesel, bohemik, sürdürülebilir tarım denemelerinin yapıldığı, yeni yaşam şekillerinin denendiği binlerce çiftlik...   Burda günler geçtikçe, her yerin gözünüze, ne kadar güzel geldiğini fark etmeye başlıyorsunuz. Bir süre sonra, bu güzellik hissinin ışıktan kaynaklandığını anlıyorsunuz. Herhalde, ozon tabakasının inceliği ve uçsuzluk, ışığın yayılımını etkiliyor, bu da hep çok güzel bir yere bakıyormuşsunuz gibi, baktığınız yeri, günün o anını, hatta o günü sevmenizi sağlıyor.   Ulus ve Din Bu ülkenin adının tam tercümesi: Uruguay'ın Doğusu Cumhuriyeti. Uruguay, Brezilya'dan gelip, Rio del Plata'ya Buenos Aires'in kuzeyinde boşalan nehrin adı. Dolayısıyla, temelde, buradaki halkı tanımlayacak ortak bir etiket kelime yok. Ben bunu, bir Uruguaylı bundan dolayı gurur duyana kadar da fark etmemiştim. Bir başka Uruguay'lı, damarlarında, afrika, amerikan yerlisi ve avrupalı kanı taşıdığını söylerken, bize zenginliğinden bahsediyordu, ki bahsi geçen kişi, bembeyez, masmavi gözlü; dışardan bakınca sadece Avrupalı'yı çağrıştıran fiziğine rağmen, ait olduğu kültürü, gururla taşıyordu. Bu tür deneyimler, dünya vatandaşlığı yolunda adım adım ilerleyen biz cahilleri bir adım daha, bir kasaba, bir şehir, bir ülkeden öte, bizi, gezegene ait olma durumuna yaklaştırıyor. Aynı zamanda bu tür deneyimler, dünya üzerinde hiçbir yerin bir ötekinden daha önemli, daha merkezi olamayacağını öğretirken, bunun bedellerini de hatırlatıyor. Uruguay'ın dikkatimizi çeken başka bir yönü de, Arjantin, Brezilya, Şili ve Paraguay'ın aksine dinin olmayışı oldu. Ama henüz, dinin olmayışının gündelik hayata nasıl bir etkisinin olduğunu, kelimelere dökebilecek kadar özümseyemedim. Olmayan bir şeyin etkilerini tasvir etmek oldukça zorlayıcı.   Rio De La Plata'da Yelken Seyri   Nehirde seyir denizde seyre hiç benzemiyor. Öncelikle altınızdaki, kahverengi su bile, kafalardaki temel bir rengi yerinden sarsıyor. Dalgalar, rüzgar bildiğimiz gibi değil. En geniş yeri 50mil, uzunluğu da 100 mil olan, her yerden nehirlerin akıp birleştiği bir koy. Bir yanda Buenos Aires limanı, diğer tarafta Montevideo Limanı. Trafik yoğun, Arjantin, Uruguay ve Paraguay ticareti bu koydan yapıyor. Rio de La Plata, 5mt derinliğinde. Dolayısıyla, dalgaların hızı, büyüklüğü, oluşumu bildiklerimizle uyuşmuyor. Akıntı hesapları, giderek daha ciddileşmeye başladı. 3 günlük Güneyli rüzgarla, yükselen su; kuzey rüzgarı başladığında, med-cezir cizelgesinden bağımsız, 3 günde boşalabiliyor, sadece bazen daha yavaş bazen daha hızlı. Akıntı ve dalganın, sıklıkla zıtlaştığı, Rio De La Plata körfezinde, tekneyi tanımanın da önemi artıyor. Bir anda başlamasıyla ünlü meşhur "Pompero" (Güney Batı) rüzgarına, her an yakalanılabilir, Kuzey doğuya yani kıyıya doğru sürüklenmeye başlayabilirsiniz. Havayı iyi takip edip, önlem almak, buranın, atlanamayacak gerçeklerinden. Zaten 5m olan suda, kum banklarının sayısı da hiç az değil, bir de koy içinde toplam 2.600 batık olduğunu, bunların çoğunun da tehlikeli olduğunu öğrendik. "Nasılsa, 5mt'lik suda, koyda seyirdeyiz" rahatlığı ile, hareket etmememiz gerektirğini biliyoruz.   La Paloma- Piriapolis seyrinde, buralı arkadaşımız Mario bize eşlik etti. Konforlu bir seyir geçirdik. Rio de La Plata'nın avantajlarından da yararlandık. Bizi 4knot götürecek stabil arka rüzgar vardı, dalga hiç yoktu. Bir ara, bir gemi ile çarpışır gibi olduysak da, bunu bu güzel seyrin tuzu-biberi saydık. Yaklaşık 60 mil mesafedeki Limana, fırtınadan önce yetiştik. Ama Piriapolis- Sauce arası yaptığımız seyirde, yaklaşık 120 millik yolun tamamında, alehimize akıntı vardı, rüzgar bizimle olmasına rağmen, bazı zamanlar alakasız yönden gelen dalgara maruz kaldık. 6,5knot'la gidecekken, 2,5knot'la gittik saatlerce. Şu anda yeni limanımız Juan Lacaze'de, mahallemizin tadını çıkarıyoruz. Kağıt fabrikası etrafında şekillenen kasabamız, turizimden uzak hali ile, kendimizi hemen evimizde hissettirdi. Size de bu ay, teknenizde, yeni bir kolaylık akıl edeceğiniz, keşifli, yapmalı-etmeli seyirler
19 Şubat 2016 , Cuma 18:52

Ayrılık ve Gelenek Aidiyet ve Kök   Yola çıktığımız anda, anladığım ilk şey:Yola çıkmaktan ziyade "ayrılığın" hazırlık gerektirdiği idi. Yerleşmişlikten, tanıdıklıktan ayrılmak, asıl ciddi bir hazırlık isteyen eylemmiş. Gitmek değil. Toplumsal alışıkanlıklarından ayrılmak: "Toplum" derken, arkadaş çevrenizi, arkadaşlarınızı, mesleki camiyanızı, etnik cematinizi (varsa), ailenizi, ailenizin çevresini, parçası olduğunuz ticari eylemlerde, ilişkide olduklarınızı, kendinize yakın-aynı hissetmemenize rağmen, aynı ritim'in parçası saydıklarınızı, gündelik hayatınızı etkileyeneri; kast ediyorum. "Alışkanlık" derken ise, yaşayan, size ait tüm gelenekleri kastetmekteyim. Bana göre faaliyete ya da tavıra "gelenek" adı verilmesi için ille de uzak geçmişten gelmesi şart değil. Önemli olan ne zaman alışkanlığın kök saldığı değil, kök salıp salmadığı. Malum farklı iklimsel şartlarda, kökler de, farklı sürelerde, kendilerini salabiliyorlar. Doğduğunuz topraklardan uzaklaşmak, "kök" e dair bildiklerinizi de değiştiriyor. Abartacak olursam 'saplanmış olmak' ile 'bağlı olmak' arasındaki fark gibi. Akabinde "sağlamlık" kavramı da, 'eski' ve 'kemikleşmiş' bir imgeden yavaş yavaş uzaklaşıyor, hareketli ,esnek, saydam bir imgede kendini buluyor. "Aidiyet" hissi de, sizdeki karşılığını fark edebileceğiniz bir mesafeye yerleşiyor. Toplumsal alışkanlıklardan ayrılmak, neyin kişisel, neyin toplumsal olduğunu anlayacağınız, belirgin bir sınırı görmenizi sağlıyor. Duygu ve düşüncelerinizin birbirinden farklı görünüşleri, sizin için netleşiyor. Bu nokta da, "tepki verme" ye neden ihtiyaç duyduğunuzu, daha doğrusu sürekli olarak ihtiyaç duyduğunuz eylemin "tepki verme" temeli üzerinden şekillendiğini anlıyorsunuz. Yapılan her eylem ve eylemsizliğin yegane nedeninin "tepki vermek" olduğunu anladığınızda, ayrıca "tepki vermek" için uğraşmanız gerekmediğini de anlıyorsunuz. Bu da , tepkilerinizin, ihtiyaçlarınıza göre şekilleneceği, bir açıklığa sizi getiriyor. Tepki vermek de, sıçmak gibi; kabız da olmak istemezsiniz, ishal de....     Yeni Toplumla Karşılaşma Yolculuğumuzun temeli, değiştirdiğimiz-yeni üyeleri olduğumuz toplumlara ayak uydurma yolu ile, bulunduğumuz yerleri tanıma, üzerine kurulu. Bulunduğumuz topluluğa alıştığımızı hissettiğimizde ise, yola çıkmanın da vakti gelmiş oluyor, bu da yola çıkmanın en zorlaştığı döneme denk geliyor, bir nevi. Her yerde kalış süremiz değişken, tahmin edilemez, neticede mevsim koşulları ve Blue Belle kızımızın ihtiyaçları da nerede nasıl kalacağımızı belirliyor. İşin içinde teknenin oluşu önemli bir faktör, evin ile hareket ediyorsun. İklim-coğrafya ile kurulan ilişki öncelikli bağ oluyor, bu da karşılaştığın yeni topluma, bakış açını belirleyen bir ön faktör. Bir çeşit, olmasından hoşnut olacağınız, önyargıların oluşumunda, teknenin yeri de apayrı diyebilirim. Karşılaştığın bürokrasi hemen işleyişle ilgili eksik de olsa kafanda bir kılıf uydurmana yardımcı oluyor. Sonra 'alış-veriş' üzerinden ilk iletişimi kurmaya başlıyorsun. Böylece, bulunduğun yerin ekonomisini (neyin pahalı-ucuz olduğu ), beslenme alışkanlıklarını, ritmini hissetmeye başlıyorsun.... Tabi yerel dili bilmemek, bir noktada bizi ayrık tutsa da bir nokta da, yerel sakinler için ilginç de kılıyor. (Tabi turistik bir yerde değilsek) Bu bakış açısıyla, doğduğum toprakları ve insanları nasıl algılardım çok merak ediyorum, hayal etmesi çok kolay değil. Mekanların özelliklerini, duygularını veren öğe, mekanı paylaştığın insanlar. Türkiye'ye mesela Bozburun'dan başlayıp, bürokrasisi ile orda tanışıp, ingilizce bilenleri ile biraz muhabbet ettikten sonra, nasıl bir Türkiye izlenimim olurdu? Gözüme çarpanların, farklılıklar ya da aynıklar olacağını düşünürsem, ne görürdüm ne hissederdim? Kimlerle karşılaşır, kimlerle arkadaş olurdum? Hayal etmesi güç olsa da, bu hayal etme eylemine zamanımı ayırmak keyifli bir uğraş...     Yeni Dünya 'Yeni Dünya'nın tarih ve kültür algısının, gelenekleri ile birlikte, bize öğrettikleri de şaşırtıcı. Brezilya'ya ilk vardığımızda, tarihi yerleri gezmek için sokağa çıktık. Bahsi geçen, her bir tarihi noktaya gidişimizle beraber, hep şaşkınlık bir arada oldu. Deli gibi, sıcakta arayıp bulduğumuz yapının 19yy sonlarından kalma bir apartman-binası oluşu, açıkçası buradaki tarihi de, kökleri de biraz, değersizleştirdi Bir kaç ay sonra, artık şansımızı zorlamaktan vaz geçtik. Hatırlıyorum, gözden uzak bir kasabada, kahverengi bir tabela, tarihi bir yapıya doğru bir yön tabelası gördük. Yavaş yavaş tırmanmaya başladık. En tepede bir tarihi bir kilise varmış, Bahia Eyaletindeki ilk kilise.... Heycanla çıktık: Güzel bir manzara, hoş bir kilise, küçük bir mezarlık, geniş bir alan, kocaman bir ağaç... Kilise gözümüze ne yeni, ne eski gözüktü, ama yanında eski olan bir yapının kalıntıları vardı. Yapı taşları, oldukça eski olan harabeyi gördüğümde, antik bir kentin kalıntısını gördüğümü düşünerek heycanlandım. Uğur da ben de, verdik kendimizi fotoğraf çekmeye... Meğer eski kilise oymuş, birkaç yüzyıllık bir harabe! Doğal olarak bir ortadoğulu olarak, bu bina kalıntısı bana tarihi değil, eski ve artık geldi. Madem yenisini yapmışlar, eskisini neden öyle harabe şeklinde orada bırakmışlar anlamadım. Bir Antik kent gezmesi meraklısı olarak, 19yy hatta 18yy dan kalma bina ve yapıların benim gözümde pek değeri olamadı, en azından bir süre.... Bu da beni, geçmişi olmayan bir yerde olduğum fikrine, önyargısına sapladı. Bu süre zarfında karşılaştığım toprağa-topluma ait tüm tazelikler ve toyluklar, bana, kendi kültür ve tarihimi daha derin, zengin hissettirdi. Bu yaklaşımın hiç de 'Dünya Vatandaşlığı' konseptiyle uyuşmadığı aşikar. Bu süreçte "tarih" biliminin de sınırlarını, hedeflerini, nasıl kaydedilğini, neyin kaydedildiğini, nasıl katagorileştirldiğini biraz araştırdım. "İz"lerin, anlamları- değerleri oluşturduğu düzenimizde, gördüm ki taze "iz"leri, hem çarpıtmak zor, hem de silmek. Belki bizim gibi eski ve uzun bir geçmişi olan toplumlar, "aidiyet" duygusuna sahip çıkmak için, zaman içinde kaybolan "iz"leri, tekrar tekrar yenileyerek, "iz"i de, hikayesini de, anlamını da, değerini de çarpıtıyor. Dışlanma, kovulma, yerinde emniyette hissetmeme korkusu, insanı tepki vermeye değil, tepki verme gerekliliğine iterken; kütürüne, değerine karşı muhafazakarlaştırıyor, bu da kaynaşmayı, paylaşmayı, ortaklaşmayı ve kesinlikle çoğalmayı engelleyen, uyumsuz, acımasız, "iyi"si imkansız, kendi içinde verimsiz bir toplumun da temelini oluşturuyor. Yeni Dünya'da 1yılımı doldururken, artık doğduğum toprakları eski hissetmeye başladım. İlerde beni nasıl bir his bekliyor, orasını tahmin edemiyorum. Toprakla pek ilişkisi olmayan benim bile fark edebileceğim, burdaki toprağın tazelik hissi, oldukça çarpıcı. Tahmin edersiniz doğa algım, insan algımı, toplum algımı ve kültür algımı da etkiliyor. Yol boyunca tanık ve parçası olduğum her iklim-coğrafya, temel değerlerimi sürekli sarstı, değiştirdi. Fas'ta çölle tanıştım, çölün ne kadar hareketli ve ne kadar canlı olduğunu görmek, bana bazı değişmez "doğru"larımı sorgulattı, tropik iklimin çeşitliliğinin, mevsimsel iklimden fazla olduğunu görmek, bana "süre" ve "değer" arasında kurduğum ilişkiyi sorgulattı. Brezilya'da, "bereket"in ancak "çürüme" ile birlikte var olabileceğini, dolayısıyla, ölüm ve doğumun, nasıl eş olabileceğini, başka bir açıdan anladım. Zannediyorum ki, bir çok kişi, başka yollarla da benim fark ettiklerimi fark ediyordur. Demek istediğim gerçekliğin, gerçekten bu kadar değişken olabileceğini bilip, bir gerçekliğe, buna rağmen saplanıp kalmak, ne "değer" savunuluyorsa savunulsun, artık aklıma hiç yatmamaya başladı, tarihte iz bırakma pahasına olsa bile. Sizin anlayacağınız, "iyi"m ile "kötü"m, bazı topluluklarda dışlanabileceğim kadar değişti.   Köklerimden Değil Ama Anlamlarından Kopuşum Maalesef bir orta doğulu olarak, tarihimin ve kültürümün bendeki görünüm ve birikimini, taşın-toprağın kuma dönüşmeden önceki aşamalarındaki , yüzeyin katman katman yapısına benzettiyorum. Zenginlikten ziyade, yüke dönüşen değerler... Beni olgunlaştıran bir hafızadan ziyade; karmaşık, neyin neye bağlı olduğu belli olmayan, bir karalama defteri misali, bir "şu an"... Kalabalıkta, sıkışıklık arasında fark edilmeye, hak etmeye çalışan bir "ben"in özgünlük anlayışı; bu günlerde sıradanlıkta, kendiliğindenlikte, diğerlerinin gözünden-yargılarından uzakta... Doğrularım yok, yasaklarım yok, kurallarım yok... "Dünya vatandaşlığı"na yaklaşmış hissediyorum. Tıpkı "çürüme" ve "bereket" ikilisinin ayrılmaz bütünlüğü gibi, her yeri evin hissedebilme noktası da, doğduğun yerin, sendeki değerini değiştiriyor. Kendini gezegene ait hissetmeye başlıyorsan, özellikle şu ya da bu köşeye ait hissetmenin bir anlamı kalmıyor. Ama bu o ya da bu köşeye daha az bağlı olman gerektiği anlamına da gelmiyor. Ama özel yeri, tahtından indirmen gerekiyor (açıkçası bu beklemediğim bir numara oldu, biraz da koydu, hatta erteledim, sabit değerlerin yerinden sarsılması, insanın rahatını bozuyor neticede) Gezegende her yer eşit oluyor, bazı köşelerin farklı özellikleri oluyor sadece, doğduğun köşe, eğlendiğin köşe, çalıştığın köşe, dinlendiğin köşe, gezdiğin köşe, yaşadığın köşe, görmediğin köşe, kaynaştığın köşe, öldüğün köşe......
2 Şubat 2016 , Salı 18:52

Brezilya'ya 9 ay önce, okyanus geçişimiz sonrası tam Karnaval zamanı varmıştık. Okyanus geçişinden sonra Karnaval deneyimi tam bir kültür şoku şeklinde yaşandı, bodoslama kalabalığa kendimizi bıraktık. Fernando de Noronha adasına vardığımızdan beri, Brezilya kıyısı boyunca 2600 mil yol yapmışız. Vaktimiz, gene bizim kontrolümüz dışında şekillendi. Blue Belle ve hava şartlarına, tabi kaldık, yoğun olarak. Motorumuzun yakıt sistemindeki sorun yüzünden, iki kere mazot pompası tamir edildi, bu süreçte Türkiye'den gelecek parça için, hem kargosu hem de gümrük yüzünden uzun süre, sevimsiz şehir hayatına tabi kaldık. En korkulan oldu, direğimiz kırıldı, onun tamiri için iki hafta can hıraş çalışıldı. Böylece, kuzey doğudaki Recife ve Salvador şehirleri, uzun süre mahallemiz oldu. Recife'de bir favela'yı mesken tuttuk. İnsanları, kültürü çok sevdik. Brezilya bayrağındaki "Ordem & Progresso" ikilisi (düzen ve ilerleme), özellikle Recife ve Salvador'da, bürokrasi ve kamu düzeni ile yaşadığımız, asabımızı bozan olaylarda, dilimizden düşmeyen bir ironi oldu. Atık sisteminin hiç olmadığı, bu yerlerde, saf kapitalizimin ne olduğuna tanıklık ettik. Sistemin işlemeyen, bir yerinde tıkanıp, artık sinirden ağlama ya da gülme krizleri bölümüne geldiğimizden, hep candan yardımsever biri çıktı. Kuzey bölgesi bize, zıtlıkların nasıl bir arada ve tamamlayıcı olduğunu, sistemiyle, insanıyla ve doğasıyla bilmediğimiz bir yerden, göstermiş oldu. İnsan bazen nelerin zıt olabileceğini, yan yana görmeden kestiremiyebiliyormuş. Buradaki doğanın bereketine coşkusuna tanık olurken, ölümün de çürümenin de bu bereketin bir parçası olduğunu öğrendik.            Salvador'un da bağlı bulunduğu Bahia eyaletinde, şehirde kalışlarımızı dengeleyecek, nehir içlerinde küçük köylerde kaldık. Kültürle daha da yakınlaştık. Malum küçük yerlerde, insanı da düzeni de anlmak kolaylaşıyor, parçası hissetmek de...             Rio de Jenerio'nun şehir olmasına rağmen, doğasına, dokusuna hayran kaldık. Tam bir cennet olan Paraty- Mamangua'nın tadı damağımızda kaldı. Tekne ile seyahat etmenin avantajlarını yaşadık. Sao Paulo'da metropolün ne demek olduğunu bir kez daha anladık. Her metropol gibi faaliyetlerin, bireyselliğin önde olduğu, bir merkez kent. Karmaşadan, yalnızlık ve kalabalığın yaratıcılığa nasıl ilham olabileceğine bir kez daha tanık olduk. Santa Catarina'da ise tıpkı Sao Paulo'daki gibi, düzenin daha avrupai olduğunu gördük. Florianapolis şehrinde edindiğimiz dostlar, belli ki hayatımızın başka dönemlerinde tekrar hayatımıza girecek.             Bu karışık, deli, düzensiz, rahat, bereketli ülkenin bize çağrıştırdığı, bereket ve coşku hissi; bize  yaşam sevinci kavramını, tekrar öğretti.             Brezilya'da has dostlar edindik. Tekneci dostlarımız da Aleko, Stepke, Kevin, Lusy, artık sadece yoldaşlarımız değil, has ailemize dönüştü. Sürekli yeni insanlarla güzel olsada, insan tanıdık birileriyle olmayı özlüyor, işte o noktada da has ailemizin yanına koşup, rahat rahat somurtup, gündelik muhabbetimizi, kayfimizin tadını kendi halimizde çıkartmanın huzurunu yaşıyoruz. Yaklaşık 1,5 yıldır, bulunduğumuz tropikal iklimi de böylece arkamızda bıraktık. (Not: tropikal iklim Sao Paulo civarında bitiyor aslında)
12 Ocak 2016 , Salı 22:18

Hak, Emek ve Acı Bağlamından Adalet'e Demirde beklediğimiz günlere değecek mi?     Bu yolculuğa çıktığımızdan beri, yaşam şartlarımız ve tanık olduğumuz kültürler bana, hep adalet-özgürlük kavramlarını düşündürdü. Hep bunun üzerine yazdım, dünümün yalnış algıları, bugünümde yeni anlayışlarımı inşa ediyor kesin, bununla ilgili bir şikayetim yok. "Emek" kelimesinin, zırt pırt her cümlede geçmesi, zamanın her anının neredeyse "emek" diye tanımlanması bende doğru çıkmadı. Kısacası 'hayatta kalma' adının bile zaman zaman "emek" diye adlandırılıyor olmasının, şu an üzerimde yaşattığı hayal kırıklığını yaşamadan anlayamazsınız. Eski deneyimlerimin, eski değerlendirmelerinde çokça 'emeğimin karşılığını aldım', ya da 'hak ettim' yargıları, şimdimin birer yalanı oldu. Malum en basit işlerde bile, yemek yapmak olsun, tamir etmek olsun, denizde seyiretmek olsun, arkadaşlarla kaynaşmak olsun hatta sıçmak olsun zannettiğimin çok çok ötesinde bir emek sarfetmedikçe, karşılığı alınmıyor (vallahi). Bu hayatın, benim için, eski, şehir hayatıma kıyasla daha hakiki gelmesinin nedeni, tahmin edersiniz, gezegenle, parçası olduğum varlık ile kurduğum ilişkiyi daha insana uygun bulmam. Dolayısıyla, bir süre içinde harcadığım zaman ve enerjinin, bana dönmemiş olmasının haksızlık olduğunu düşünmek, içinde bulunduğum şartlar açısından çok absürd olur. Doğal olarak ben de, doğaya tabi olduğumdan ki bununla zamanın ta kendisini de kast ediyorum, bu durumları 'haksızlık' ya da 'emeklerimin karşılıksız kaldığı' şeklinde değil, gerçek dengenin bu olduğunu kabullenerek yaşıyorum, bazen de yaşayamıyorum.   Bu durumu 'denge' olarak kabullenmemin, bana ne gibi dönüşleri oluyor ya da olmuyor? Şimdi tanığı, sanığı ve hatta mağduru olduğum bu durum, bana diğer 'denge' kriterlerimi sorgulatıyor. Hukuğu sorgulatıyor, değerleri, fiyatları, emeği, zamanın ederini sorgulatıyor. Uyumsuz kalan tek şey, ise tanımlamalar, yargılar. Her şeyin doğaya tabi olduğunu düşündüğünüzde, 'denge'nin bozulmasına imkan yok, ki bu da sadece bir düşünce. Tabi 'insan' çıkarı doğrultusundan baktığınızda, dengeleme konumunuzdan memnun olmayabilir, ve diğer unsurlarla oynayıp, kendi konumunuzu tekrar belirlemek isteyebilirsiniz, tabi bu 'diğer' unsurlar açısından bakıldığında ne kadar adil olur, o da bu tartışmanın konularından. Bu da insanın aklına, yeni zamanların düşüncesi olan, 'görecelik' hikayesini çağrıştırıyor, bu da bizi 'hakiki' bir doğrunun olmadığı sonucuna götürüyor. Çünkü her zaman, bulunduğumuz konum var olduğu sürece, tahayyül edilebilecek olasılıklar bütünü, sınırlı kalmaya mahküm. 'Denge' yi kabul etmek, bir noktada olasılıkları ve hatta gerçeği bile önemsizleştiriyor, tabi hedefleri de. Ama tabi, bir engelle, tükenene kadar uğraşmışsanız, bitkinlik, sizde olasılıklara bel bağlamanızı sağlayacak bir etkide bulunuyor ki, bu da kısa ya da uzun vadeli öngörülerinizi oluştururken, inancı, umudu ya da çaresizliği bir saplantı gibi zihninize oturtuyor. Batıl inançlara, aydınlık bir gelecek hedefine, ilericiliğe, kadere, kaosçuluğa, çöküşçülüğe inanmaya başlayabilirsiniz. Bu inançlar, tüm görüşlerinizi etkileyeceğinden, (tutarlı olmak zorunda da değilsinizdir), baktıklarınız da, gördükleriniz de belli bir sınırlamaya mahküm olurlar. Ben de daha fazla anlamak isteyen biri olarak, görüşlerimin tutarlılığını, 'denge' uğruna feda ettim. Bu da beni, savunucusu olduğum her alanda, düşüncede, fikirde kendini gösterdi. Hiçbirşeyin savunucu artık olamayacak olmak, belli bir çöküntü yaşatıyor açıkçası. Malum zamanlar, insanların, savundukları üzerinden tanımlandıkları bir zaman. Doğal olarak, düşüncede ve eylemde tutarlılığı bir değer olarak görmemek, hala biraz ters gelse de, hakikati, 'sabit bir hakikat' fikrinden daha gerçek gibi. Bulduğum toplumun değerleri açısından beni zorlayacağı kesin. Daha fazla anlamamı sağlayacağını düşündüğüm bu yaklaşımın, beni de anlaşılmamaya iteceği gerçeğini kabullenmek zor olacak gibi. Tabi, bir de "tutarlılık" denen kavramı da genişletebilirsiniz- değiştirebilirsiniz, tıpkı bir matemetik formülüyle oynar gibi, ama bunun da sonucunda pek değişik bir, oluş ihtimali doğmuyor gibi. Bir şeyleri taraftar gibi savunmaktan vaz geçmek zorundasın gene.   Bu ikisi 'acı' ve 'emek' birbirinden tamamen farklı iki kelime ve kavram olmasına rağmen neden yan yana bu kadar yakışıyorlar? Nedense insanlık tarihini araştırdığım şu günlerde (daha çok tarih bilimini araştırıyorum), düşündüğüm: ne kadar zamandır biz insanlar arasında, acının negatifmiş gibi, bir pozitif karşılığı olacağı düşüncesi yaygın? Daha bulamadım, epey eskiye gitmek gerekiyor. Bu pozitif karşılık da, yani acının karşısında hak ettiğiniz bir ödüldür ve bu ödül, acınızın karşılığı, dayanmış ve atlatmış olmanız değildir. Bir ödül olmalıdır bu karşılık, mesela cennet gibi, acı çektirene ceza olabilir o da zaten cehennem oluyor. E bazılarına göre, "cennet de cehennem de burda" (yaşarken yani). Bazıları sevgiye inanıyor, "verirsen alırsın ama, karşışıksız olmalı". Bazıları için, üretmek de böyle; "Üretme süresince acı çekersin, ama bu acılar doğum sancısı gibidir." ya da pozitif karşılık para, saygınlık da olabilir. Kim bilir daha aklıma gelebilecek, daha bir sürü, basit gündelik gaye, inanç var... İşte buralar, işe, hata gibi karışan, "emek" kavramının acıya bulaştığı yerler. "Cenneti hak edenler"in, ÖYLECE 'iyi' olmadığını biliriz, iyi olmak için kesin emek harcamışlardır, bu emekler de dökülürken tabi ki acı da çekilmiştir ve hakkıyla cennet de hak edilmiştir. Ben burada düşüncemi dile getirmeliyim diye düşünüyorum, yalnış anlaşılmamak adına, o da: İnsanların kendilerini 'iyi' yapmaya yönelik çabalarının, bir kimlik sorunu olarak görüyorum, kabulenilemeyen bir oluş. Bunun da , herşeye karşı, benzer bir müdahale ihtiyacının; hakkı da doğuracak konumları oluşturduğundan, başlı başına yaşama, biçimini hadsizce verecek, derin, ısrarlı bir yaklaşım olduğunu görüşündeyim. Ama bu yaklaşım, derin olduğu kadar karanlık ve tek bir istikameti çağrıştırıyor. Yolda yol ayrımı yok, tek yol... Ne kadar seçimlerin önemli olduğu yaklaşımlar, bana özgürlüğün karışıtını çağrıştırıyorsa da, (şimdiye kadar özgürlükleriyle etkileyici bulduğum insanlar hiç de seçim hakkına sahip insanlar değildi.) derin ve tek yol olan bu yaşama biçimi de bana muafazakarlığı çağrıştırıyor. Neticede acı ve emek kelimelerine dönersem bunlar birbirlerine akraba gibi görünmelerine rağmen, birbirleriyle hiç alakalı olmadıklarını hayal etmek bile, 'iyi' ve 'kötü' kelimelerinin barındığı durumlarda, sıfatları değiştirdiği gibi, 'kazanç' ve 'hak' kelimelerinin de densizce birbiri yerine kullanabileceği bir ortamdan, insanı, uzaklaştırıyor. (Hak söz konusu olduğunda sorumluluk da konuya girecek tabi, ama şimdi, bu yazıda girmeyeceğim. ) 'iyi' ve 'kötü' nün çöküşü ise, en büyük sınırımız olan vicdan'ı rahatlattığı için, insan kendini, sınırlarını aşmış, yeni bir deneyimle karşı karşıya olduğunu kavrıyor. Bu da şimdiki algıma göre, özgürlük kavramını bir adım daha kendine yanaştırıyor. Ayrıca son zamanlarda insanın kendinden tatmin olma yollarının bir kurs ücreti kadar kısaldığı şu dönemde, insanın 'hakikat' karşısında beklentisini yükseltirken, edindiği takdir ve gururlar, onu, 'hakikat' karşısında sadece çaresiz hissetmesine neden oluyor. O yüzden, harcanan emeklere göre, sonuçları değerlendirirken, öncelikle neyi 'emek' diye tanımladığınızı iyi bilmek gerekiyor. Emeğe göre sonuçların değerlendirilmesi, tek değerlendirme şekli değildir pek tabii ki, bu sonucun topluma faydasının dokunup dokunmamasına göre de farklı bir değerlendirmesi de olabilir. Harcanan emeğe göre değerlendirilen bir sonuçtan da benim anladığım, 'uzun bir çalışma süreci', 'süreç boyunca çıkan engellerin zorlayıcılığı' emeğe alkışı hak ettirenlerden, akabinde; işe-sonuca da... Bu da bende, sadece harcanan zamana vurgu yapan, uğruna harcanan zamanın çokluğunun ve yoğunluğuna göre, sonuca da değerini kazandıran kritermiş izlenimini veriyor. Zamanın büyük bir değer olduğunu düşünürsek, bazı eylemlerin (mesela yolculukaların ya da araştırmaların, ya da iletişimin), süresinin kısalması, sonucu aynı değerde tutar mı? Madem süre, emeğin kriteri, neden dikkatimizi, paramızı süreyi azaltan öğelere veriyoruz, madem emek önemli, madem emek, 'sonuç'ların değerini belirleyen kriter? İşte bu nokta önüme çıkan: Bugün insanların 'emek'i, göz önünde, tebrik ve takdir etmelerinin bir yalan olduğudur ki, bu gibi davranışlar da 'emek'in içi tamamen boşaltılmış bir iltifat havasına sokuşturulmakta. Yoksa her yorgunluk emek olsaydı, adalet de, epey değişik bir kavram olmalıydı.   Ben bunları niye anlatıyorum? Şu an 7 haftadır aynı demir yerinde, düzgün hava koşullarını, neredeyse hiç karaya çıkmadan bekliyoruz. Önümüzdeki 360 mili gideceğimiz, keyifli, huzurlu bir seyir yapacağımız şartlar oluşmadı. Cehaletle çıktığımız bu yolda öğrendiklerimizden biri de, seyirde zamanın ne şartlarda geçeceğini planlamak, huzur açısından önemli. Biz de dedik ki: "Çok zor seyir atlattık, şimdi aşağıda (güneyde) motivasyonumuz tam olsun diye, eziyetsiz bir seyir yapalım". Başladık, sabreden derviş, muradına ermiş deyimleri ile beklemeye, tabi bu yaklaşık 3-4 hafta öncesi. Sonra karşılaştığımız, hayran olunası deneyimli denizcilerle karşılaştık, onalardan da öğrendik, işimizi kolaylaştırdık : neyle karşılaşacağımızı daha gerçekçi, imkan şartlar ve uyum sınırımızı da ayarlarsak huzurlu seyir geçireceğiz, yani; hava şartları değişmiyorsa biz şartlarımızı esnetelim dedik kısaca. Ama liman girişlerinde risk almak istemiyoruz, malum kıyıya yakın sert şartlar en korkutucu olanı. Kriterlerimizi düşürmüş olmamıza rağmen, hava şartları bir türlü çıkmamıza izin vermedi. Biz demir yerinde, gelen rüzgarın yönüne göre, bir kuzeyine, bir güneyine mekik dokuyoruz. İki gece demirde zor anlar yaşadık, dalga ve rüzgar teknenin zarar görmesine neden olacak kadar fazlaydı. Sizin anlayacağınız bu günlerimiz de, pek huzurlu geçmedi. Sizin anlayacağınız, yüreğimiz, enerjimiz ve zamanımız tükenmekte (ama bitmeye yakın değil). Biz ise bu kadar sarf ettiğimiz 'emek' bizi Patagonya'ya huzurla ulaştıracak mı? Patagonya'ya gitmek uğruna yaşadığımız sıkıntılar dengesini nasıl ve nerde bulacak?, diye düşünüyoruz. Umduğumuzdan çok olan sıkıntılarımız, acaba huzur-keyf beklentilerimizi yükseltirken, bildiğimiz de: "Beklentimiz yükseldiği için yeni bir hayal kırıklığına maruz kalacağız", diye düşündürüyor. Görünen o ki, yüzyıllar içinde insanın dayanıklılığı değişmediyse bile, dayanıklılıkla ilgili fikrimiz, önyargımız geçen yüzyıllardan bu yana oldukça yolunu şaşırmış. Görünen o ki, "güçsüzlüğüne" ve "becereksizliğine" umuduna rağmen ikna olan yeni insan, çırpınmayı mücadele zannederek, 'sistem'e olan mahkümiyetini kabul etmiş gözüküyor ki, 'sistem'in hayatta kalmasını sağlayan, bu altmetin; insanda 'değişim'in karşıtı olarak da SADECE "devam etme" eylemininden öte bir olasılığı, hayal etmesini de engelliyor. Biz de yeni iklim ve coğrafyanın arifesinde, kendimizde "herşeye rağmen"in karşısına, nasıl bir itici güç bulabiliriz diye, deneyimliyoruz. Başarı hedefinden uzak Cahil Cesareti projesi, bunu gerektiriyor. Önümüzde bizi bekleyen, bizim için önemli bir deneyim olacak seyrin bizde neleri değiştireceğini, merakla ve sabırla bekliyoruz.
1 Ekim 2015 , Perşembe 16:38

Capo Verde'de yollarımızı birleştirdiğimiz Beduin ve Abraxas'ın ardından Moose teknesi ile de birleştik. Zaman zaman planlar değişse de , Patagonya'da beraber olacağız. Beduin ve Abraxas tekneleri kaptanları Aleko ve Stepke ile aileye dönüştük. Hatırlarsanız direğimizi de onların ustalığı ve bizim çıraklığımızla tamir etmiştik. Moose teknesinin sakinleri ise Kevin ve Lusy onlar da genç olmalarına rağmen, deneyimli- profesyonel yelkenciler. Yemek pişirmeyi, oyun oynamayı seven bu çift ile de ailesel bir ilişki kuracağımız aşikar. Beraber Rio'ya 90 mil mesfedeki Mamangua fyord'u buraların cenneti. Küçük köyler, yemyeşil kıyıları, kıvrıla kıvrıla şekillenen koylar. Heryer demir yeri. Yola çıktığımızdan beri ilk kez, neredeyse günde iki kere demir yeri değiştirerek, manzaramızı yeniledik. Bazen su almak için önüne demir attığımız bir köy, bazen bira içmek için önüne demirlediğimiz bar, bazen de ıssıslığı- teknede yaşamanın tadına varmak için önüne demirlediğimiz orman... Güzel yemekler, yelken yarışları, bol gülümsemeli paylaşımlar, 4 tekneyi günden güne daha da bir aile durumuna taşıdı. Bir kez daha paylaşmanın gücünü, kendi doğamızı hissettiğimiz bir deneyim yaşadık. Tabi her "gül" gibi bu günlerin "diken"i baş edemediğimiz, günlerce yana yana kaşıntılara sebep olan sivrisinekler hayatımıza renk kattı. Hem yelken yarışı yaptık, ki bizim için kum bankına oturunca ve hafif rüzgarda manevra yapamayınca son buldu, biz de yarışın fotoğrafçısı olduk. Dingi ve pedalboardlarla nehirin derinliklerini keşfettik ve kısa ama dik bir yürüyüşle tepelerden manzarayı seyrettik. Aşağıdaki linklerde Mamangua hatıralarımıza bakabilirsiniz... http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=100 http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=101
28 Temmuz 2015 , Salı 16:56

Diyebilirim ki, bu yolculuğun en önemli kıymeti, yaygın kanıların aksine olaslıklarla karşılaşmamız ve yaygın kanıların güvensizliğinin bizi özgürleştirmesi oldu (şimdiye kadar). Yani kısaca ezberlediklerimizin, hayatımızı ne kadar kısıtladığını farkedecek kadar, ezberlerin bozulması. Bu duruma, basit bir örnek vereyim: Denizin uçsuzluğunu; durgunken değil, hareketli iken hissediyorum. Durgun deniz bir şekilde, beni de küçültüyor, durgunlaştırıyor, alanımı daraltıyor. Ufka baksam bile, uçsuzluğu yaşamakta zorlanıyorum, aslında uçsuzluk aklıma gelmiyor desem daha doğru olur. Hareketli denizde, hareketin büyüklüğünü fark etmek, alanın da genişliğini daha iyi tahayyül ettiriyor, malum: alan+zaman= hareket, ya da tersi. Düşün, bir film izliyorsun, denizin ortasında durgun suda bir gemi var, etrafta kara görüntüsü yok, uçsuzluk düşünmezsin; ama büyük bir fırtanının, kabarmış bir denizin ortasında bir gemi görüntüsüyle karşılaştığında, hiçbiryerin ortasındalığı hissedersin, dolayısıyla uçsuzluk da peşisıra bekleyen kardeş his . Ama 'uçsuzluk hayal edildiğinde durgun, hareketsiz, monoton bir uzam görüntüsü ilk akla gelir, hareketli-coşkulu değil. O yüzden “yeni” fark edilen; hem başından beri bildiğin, hem de onun karşıtı, ezber sayılacak, denetimsiz “ saptırılmış bilgi” yi karşı karşıya, bırakıyor. Bu da, kişilikte bir yapı taşında değişikliğe, berraklığa neden oluyor. Tıpkı büyük bir binanın altkatlarında-omurgasında bir şeyi değişitiriyormuşsun gibi . Doğal olarak, bundaki üst katlar (ya da yüzydekiler) buna göre, değişen o parçanın üstüne dengeli bir şekilde yükselmeliler. Bu yeni köke uyum sağlamalılar. Biraz binayı organik bir yapı olarak hayal etmek lazım tabi. Neyse biraz zorlama bir örnek olmuş olsa da demek istediğimi anlatabildiğimi sanıyorum. Öncelerden başka bir örnek: Mesela Fas'ta çölün canlılığı beni çok etkilemişti. Ezberlediğimize göre 'Çöl ölüdür' ya! Ama çöle bir gittik, bambaşka bir yaşam ortamı, tekbaşına yaşayan bir doku tabi ki. Su altı gibi değişik, ama cansız-ölü falan değil. Çölde de bir hayat var , çöl canlı neticede. Coşkulu, belirgin. ( Ev sahipliği yaptığı canlılar, insanlar, develer de cabası; değişik akan bir zaman...) İşte hem yanlış ezberlenmiş bir yaygın kanı, hem de başından beri de bir yerlerimizde bildiğimiz bir gerçek karşı karşıya. Bir “yaşam alanı”nı düşündüğümüzde, çok çeşit hayatı dar bir alanda görmek bereketmiş, canlılıkmış gibi olan kanı, yine Yanlış ama yaygın bir kanı. Her yaşam alanının, kendine özgü bir yapası var, istatistikçi gibi mevzuya yaklaşmak, büyük bir yanlıgıya, Yanlış bir önyargıya neden oluyor. Beni tüm şaşırtan, kendi konuları harcinde- ama eminim 'doğa' algısı üzerine olmasının etkisi de büyük- 'yaygın kanı'nın beni ne kadar sınırladığına uyanamamış, daha önce hiç düşünmediğimi fark etmemiş olmamın farkedişi. Bu da 'adalet', dolayısıyla 'özgürlük' kavramlarımı sarstı . Neticede görüyorum ki: düşünmek, algılama konusunda çok da yardımcı bir eylem değilmiş. (Gene de, anti-parantez, düşünerek rahatlamaktan da kendimi alamıyorum.) Yanlış eğitim ve manipulasyon ,“zaten..” diye bildiğimiz durumları, şartları, bağları sorgulamamızı engelliyor. Tüm bu gözlemlerde ve tanıklıklarda, zaman algısının temel olduğunu düşünüyorum. Zaman-mekan bağlamı değiştikçe, hareket de dolayısıyla yaşam da değişiyor. Süre kavramının, koldaki saatle ölçüldüğü ve “zamanı boşa harcamama” ezberi- alışkanlığı, meğer bizi hayatın güzelliklerinden mahrum etmiş. Bir şeyleri kaçırmamak için harcadığımız çaba, yaşadığımız andan bizi uzaklaştırıp, gelecek hesaplarına mahküm ederken, geçmişi didiklemek köklerimiz-temelimizle ilişki kurmanın tek yolu olmuş. Gerçekten medeniyetin konforundan uzak, hayatı idame ettirmek zor. En basidinden, evde kullandığınız tüm tatlı suyu taşıdığınızı düşünün, harcıyacağınız zaman ve enerji ve organizasyonu düşünün. Herşeyle tek başınıza baş ettiğinizi: mesela, Uğur'un anaflaktik şokunda, ambulans çağırma ya da hastaneye gitme imkanımız olmadığından, durumla kendimiz baş etmek zorunda kalmıştık . Bu durumla baş edebilmek, bir tatmin yaşatıyor, neticede her anınız anlamlı, anlam katmak için yoğunlaşmanız gerekmiyor. Üstesinden kendimiz geldik. Doktora, hastaneye muhtaç olmadık. Tükettiğimiz, atığını çıkardığımız, bozdulan, işleyen herşeyden bizzat sorumluyuz, işi de boka sararsanız, durumla da siz baş etmek zorundasınız yani, “parasını vereyim hallolsun” yok. Çözümün para olmadığı bir ortamda yaşamak, yaşamayı da, hedefleri de, hayalleri de daha anlamı yapıyor. İnanın toplatılmayan bir çöp bidonunda Blue Belle'den 4 ay önce çıkan çöp poşetiyle karşılaşmak beni çok şaşırttı, nostaljisel bir durum oluştu. O çöpün çıktığı zamanı hatırlıyorsun, ve öyle “kapının önüne koyuyorsun ve ortadan kaybolıyor” ilizyonuyla görsel olarak da yüzleşiyorsun. (Tabi insanlar arası yardımlaşmayı da es geçmemek lazım, malum o da insan doğasında var.) Bizi bize satan bu “ileri” uygarlıktan koptukça, geçirdiğimiz vakit anlamlaştı, hayat doyurucu olmaya başladı .Yaygın kanının aksine 'eğlenmek' tatmin edici bir hayat gayesi değil, zaten ne kadar eğlenebilirsin, bir yıl boyunca mı? Mesela artık kendimi, yaşamak kolaylaşsın diye meşgül tutmaya çalışmıyorum. Öylece durduğum çok oluyor, boş ve amaçsız. Bu süreçte, Brezilya'da tüm gün demir atöylesinde demir taşıyarak geçinen adamın, iş sonrası spor salonuna gidip ağırlık kaldırması çok acaibime gitmeye başladı mesela, ne gaye ama. Bu, bizi kendi hayatlarımız üzerinde hakkımızı kaybettiren sistem, bizi kendine bağımlı zannettirerek sömürmeye devam ediyor. Aslına bakarsanız, sistemin dışında yaşasam, yemeğimi bulur, kendi barınağımdan sorumlu olup, suyumu bulabilirim, yaygın kanının aksine o kadar da zor değil, zaten bir yerlerimizde biliyoruz. Zaten Dünya benim yaşam alanım olduğu için “varım”. Dolayısıyla bunlarla (hedefinde) yaşamakla, bunlar hedefinde para kazanmak için yaşamak, doğallığımızı bozan, doyısıyla iç huzurumuzu bozan en temelden kültürel bir müdahale. Para kazanmaın hedef olduğu bir sistemde, “başarı” diye sanal bir kavram var, bu da yapımıza ters olduğunu düşündüğüm hırs ve rekabet gibi bahanelerle, psikopatlığı haklı ve doğal gösteren, davranışlarımızı-kimliğimizi bozan bir yapıya sürükleniyoruz. Bu dediğim herkesin biryerlerde bildiği bir gerçek olmasına rağmen, kimse köşeyi dönmeye hayır diyemiyor. Doğal olarak da para harcadıkça ürettiğimiz hissine kaptıran, daha da ötesinde “üretme” durumuna ulvi anlamlar da yükleyen bu “ileri” uygarlık, pek ileri değil. Her birimizden hayatlarımız için haraç kesilirken, 'hak etmek' için bir şey yapmamız gerekiyormuşçasına motive ediliyoruz. Neticede gereksiz malzeme ve hizmet tüketirken, gerçekten üretmekten de mahrum bırakılıyoruz, yaşadığımız alanı, alanı paylaştığımız canlıları (insanlar dahil) sömürüyoruz. Bu, gerçek yaşam alanımızla kurduğumuz ve birbirimizle olan ilişkiyi bozan, üstelik sistem tarafından da sanki bu biz insanoğlunun doğal hadikapıymış gibi dayatılan, tür olarak sözde 'kader', 'lanet'imiz miş gibi anlamların altında bizi ezen, müdahale olasılıklarını, bizi pasifize ederek, “kabullenme” kılıfı altında oyalayarak, inandırarak engelleyen, zamanın değerlendirilmesi dayatmasıyla, bizi kolumuzda saatle ordan oraya koşturarak yaşanan hayat ve suçluluk duygusu. Bu yüzden hissedilen hiçlik duyguları, doldurulması gereken boşluklar, anlamlar var. Bireyselleştikçe herşey anlamlaşacakmış gibi. Halbuki yaşamın anlamı, bir şeye yoğunlaşmaya, kendini terbiye etmeye daha doğrusu bir çabaya bağlı olmamalı. Bireysellik ve mütiş ulvi değerlerimizden olan insan hakları, bizi özgürleştimekten ziyade koparmaya yönelik. Kitleselliğimizi, sıfatlarla (din, din, ırk, sınıf, cins vesaire) ve bireyselcilikle kaybediyoruz, örgütlenme becerisinden yoksun kalıyoruz, unutuyoruz, felç gibi bişey. Ama unutmuyoruz işte, bir yerlerde ne olduğumuzu da hep biliyoruz, sadece inanıyoruz “yaygın kanı”ya. Spor salonlarında şekil verilen vücutlar, temizliğin vazgeçilmezliği, uzun ömür, sıradışı olma çabası ve başarılar... Kendimizi giydiklerimizle, kokumuzla, içtiğimizle, aksesuarlarımzla, gittiğimiz yerle, evmizin mobilyasının tarzıyla, ilgi alanlarımız ve hobilerimizle ifade ediyoruz. Hepsi satın aldığımız şeyler, hizmetler. Artık bir kursa yazılmadan kimse bir şey öğrenemiyor. Para harcamadan gezemiyor bile, yasak. Düşündüğünüzde, eğer gerçekten 'vakit kaybı' diye bişey varsa,o, spor salonunda yapılan hedefsiz eylemlerde, satın alırken harcanan vakitte, satın almaya teşfik edilirken bizden (reklamla) çalınan zamanda- manüpule edilen algımızda, üç gün sonra unutacağımız, müdahale etme olasılığımız olmayan bilgileri takip etmemizde, çaresiz hissetmemizde, temiz-iyi-doğru-erdemli olmak için verdiğimiz uğraşlarda, tabi ki süre hesabı ile hareket ettiğimiz 'an'ların hepsinde. (İlerleme, sivrilme gayelerini içselleştirmeler, doğallaştırmalar falan. Zaten düşünsenize 'doğal' ne kadar yapay aslında. Doğada olan herhangi birşeye doğal der misiniz? Ben demem, mesela: “Şu ağaç ne kadar doğal.” , “Denizin kokusu ne doğal.”, “Şu çiçeğin doğallığına bak.”, “kuşların sesi ne doğal geliyor.”, ve saire. Dolayısıyla, doğal diye bir özellik söz konusuysa, kesinlikle bu 'doğal' özelliğe sahip şey, doğal olarak 'doğal' değil demek. Benim favorim %99 doğal deterjan... Sanki miktar meselesiymiş gibi, bu da yanlış yaygın kanılardan biri mesela. ) Yaygın kanılarıma derinden bakma fırsatı yakalamışken, gene hepimizin temelde hep bildiği, zaman zaman muhabetlerin de konusu olan bir klişe ya da klasik, aslında herkesin içini de rahatsız eden, 'içinde yaşadığımız bu boktan sistem'e konuyu döndürmeyi uygun buldum. Hep söylenen şeylere yeni bir şey katmaktan ziyade niyetim bu konuyla ilgili ezber bozmaya niyet edilirse; yaygın kanının aksine, bu uygarlığın yararına yaşamamanın o kadar da zor olmadığı. Üstelik bu çevremizdekilerle de bağımız güçlendirecek bir girişm, öyle sosyal bir kopukluğa mahküm olunacağını düşünmeyin. Bir şeye karşı olmaktan bahsetmiyorum, hizmet etmemekten bahsediyorum. Ne kadar cümle negatif ya da pasif bir eylemmiş gibi gözükse de, size kalacak hayatınızdan bahsediyorum, ama tabi şimdi yaşadığımız sistemin aksine, öyle ipler- kontrol sizde değil. Olmasın da zaten, güneşe, suya, toprağa, birbirimize bu kadar bağlı iken nasıl mümkün olabilir? Yani özgürlük öyle tekbaşınalık ya da seçeneklerden istediğini seç beğen yap bir hal olmamalı zaten. Böyle bir kültür doğada var olmadığı için, özümüze adapte olmak zannettiğimizden daha kolay, neticede herkes de doğanın kendisi-parçası değil mi? Hazır Dünya hala bizim temel ihtiyaçlarımızı karşılamaya müsaitken. Yaygın olanın gerçek ve tek olduğunu düşündürecek elimde en ufak bir kanıt yok yani. Son günlerde kuşları seyretmekten çok keyif alıyorum. Onları tanıdık olduğumuz hareket ve davranışlarda gördüğümde, heycanlanıyorum, mutlu oluyorum, coşkulanıyorum. Bu kadar basit ve sıradan bir var oluştan heycanlanması, mutlu olunmasının kolaylığı cezbedici değil mi? Bu durum, ihtiyaçlarımın zannettiğimden de az olduğunu bana düşündürüyor. Çünkü önemli ve öncelikli bulduğum, yaygın ulviliklerden ( sentetik değerlerden) bir bir kurtuluyorum, umarım hepimiz gibi. Rio'dan Sevgiler Maral  
6 Temmuz 2015 , Pazartesi 15:56

Salvador de Bahia' da Aleko ve Stepke'nin yardımlarıyla bir mucize gerçekleşti ve direğimizi iki hafta gibi bir sürede tamir edip, yerine diktik. Zaten tekne yapımcısı olan arkadaşlarımız, kevlar ve elyaftan bir iç parça yaptılar ve direğin hasarlı yeri eskisinden de güçlü sağlamlaştırıldı. Aşağıdaki linkten tamir sürecini görebilirsiniz   http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=98  
20 Haziran 2015 , Cumartesi 13:17

Nisan ayının gelişiyle, tropiklerde yağmur mevsimi kendini hissettirdi. Aslı Erdoğan'ın deyimiyle "kararsız, ama tutkulu bir aşık gibi kurlaşan yağmur"; şu sıralar kararsızlıktan ziyade, aşkını ilan eder cinsten, yağmur sezonunun tam ortasınayız artık. İlk başlarda günde yarım saatlık sağnak yağmur, bu aralar sadece günde yarım saat ara veriyor, yukarda sanki birinin eli volume düğmesinde, zamansız kısıp açıyor, açışlar da kısışlar da tanıdık olmayan, yeni bir zamanlama durumlarını bize öğretiyor. Buraların yazında bile görünmeyen sıcak ve nemle uzun süre boğuştuk, son iki gün dayanılmaz bir hal aldı, cehennem tasfiri kafamda berraklaştı. "Sıcak ve nemle boğuştuk" ne demek? Teknenin içinde, duvarlar ve minderlerin akıl almaz bir hızla küflenmelerine tanık olduk, hiç birşey kurumuyor, biz bile. Yüzümün bir dalmaçyalıya benzer benekli hale bürüyen mantar enfeksiyonum var bir de... Yüzüme sürdüğüm krem, terden 24 saat nemli kalan cildimde vıcık vıcık bir halde, tüm gün ve gece bana eşlik ediyor. Uğur'la, sıcaktan yatakları ayırdık. Tüm gece Uğur'un terden ıslanan yatağı, gün boyu da kurumuyor, biz gibi. Ben bir süre dışarda yatmayı denediysem de her gece 1de bastıran yağmurla, tası tarağı bir an önce toplayıp içeri girdiğimde, daha boğucu iç alanda pek uyku tutmadı, bu gecenin ortasında yatak değiştirme düzeninden de biraz da yıldım. Serinden sonra, sıcağa hiç alışılmıyor. Menapoza girmiş kadınlar gibi öfleyip daralıyor, kendi terimde boğuluyorum. Bereketli tropikal iklimde, küf,mantar ve pas dışında, sivrisinekler de bir ayrı canlılıkta. G.Amerika'ya has yaşam gücü-sevinci insanından bitkisine, sivrisineğine her alanda. Yağmur birden bastırıyor, birden duruyor. Gecenin bir vakti başlayan yağmurla uyanıp, bir an önce kapı pencere kapatıyorsun, 3-4 dakka süren bu işlemin sonunda, sel-sağnak duruyor, kapatığın gibi tüm pencereleri tekrar açıyorsun . Sonra gene kapa , gene aç...Bazen "tamam çok kısa sürecek" diyip yaptığın tembellik burnundan da gelebiliyor, çünkü ıslanan yerler kurumuyor, daha nemli, kapalı bir alanda, tahamül sınırların zorlanıyor. Bir, iki haftadır cibinliklerle en azından sivri sineksiz uyuyoruz. Tüm Salvador'da, metro inşattında patlatılan ana su borusu yüzünden su da yok, dolayısıyla çamaşır yıkayamıyoruz, ama susuzluktan su fiyatlarının %300 arttığı şehirde içme suyu bulmak oldukça zorlaştı. Yağmur suyu toplamaya başladığımız için teknedeki suda sıkıntı yok. Çamaşır yıkayabilsek bile(ki teknede elde çarşaf falan yıkamak hiç istemem), artık kuruması da mümkün değil. Artık yumuşaklığını kaybetmiş, taşlaşmış rutubet kokan çarşaflarımızı, ters düz edip kullanıyoruz, ya da ıslaktan uyanan ben gibi, ayak -baş değiştirip yatıyoruz. Böylece ayaklar neme, gövde kuru çarşafa denk getirilip, sabaha kadar çarşafın kuru tarafı terle itina ile ıslatılıyor.Bu bereketli ortamda, yaklaşık 3 hafta önce teknede bir böcek keşfettim. İnternetten araştırdım durdum ne olduğunu bulamadım. Allahtan şeltoksla ölüyorlar. Gel zaman git zaman, sorunun kaynağının kilerden geldiğini fark ettim. Özenle doldurduğumuz kilerimiz artık neredeyse boş, tüm un ve buğday ürünleri, bazı konserveler, kuru fasulye stoğumuz, kuru meyvelerimiz, hepsini atmak zorunda kaldık, böceklerden ve yeni evlerinden bu şekilde kurtulduk, ya da öyle sanıyoruz.Elektronik aletler de kendini şaşırdı, zaman zaman kitlenen tablet, benim hiç açılmamaya sadece fanının çalıştırmaya karar veren bilgisayarım, tüm usp girişleri paslandığı için, bağlanabilecek herşeyle ilişkisi kesilen Uğur'un bilgisayarı...Bu sıcakta yiyecekler de dayanmıyor, malum tropiklerin sebzesi değil, meyvesi meşhur. Ama sadece 36 saat için meyve-sebze alışverişi yapabiliyorsun. Bu bilinen en bereketli iklimin özelliklerinden biri; yok oluşun da, zıttı kadar coşkulu ve canlı oluşu. Teknede yemek pişirmek dert oldu, ocağın 15 dkdan fazla yanmasına bünye tahammül edemiyor(benim bünye), üstelik rüzgar yönü, tam ocağa doğru geldiğinden, yemekleri tüm kapılar kapalı pişiriyorum, içeri verdiği ekstra ısı ise hiç de çabuk azalmıyor.Diyeceksiniz tropikler pek hoş değilmiş, ama kuşların, böceklerin, bitkilerin, hayvanların kısacası tüm "alemler"in hareketli- üretken ortamına, uyum sağlayarak, bambaşka bir mantığı-yaklaşımı da öğreniyorsun. Üretkenlik ve hareketlilik, türdeşlerimizde de ....Cinselliği, insan türünün de bereketinin, tropikal ortamın parçası olarak yaşamak, bu ateşli ortamda ve kültürde özgürlükten ziyade doğallığın göstergesi. Ölümün de bereketi çok, her yok oluşun bir dönüşüm olduğunu, bu hareketli ortamda gözlemlemek çok kolay, öyle filozof gibi düşünmeye, beyini yormaya gerek yok, apaçık her yerde ölüm-dönüşüm: İnsanlarda, hayvanlarda, böceklerde, bitkilerde, küflerde, mantarlarda, bakterilerde. Burdaki saflaşmış, zalim kapitalist sistemi mevzunun dışında bırakırsam, (belki bu vahşileşmiş-yabanlaşmış kapitalizmde iklim etkisi göz önünde de bulundurmalı) coğrafya çok bereketli. Zora düşmeden; çözüm üretmesi, teknoloji geliştirmesi gerekmeyen insanın yaşayacağı alanı, yemeği bol, bir ortam. Ziyanın önemi de yok doğal olarak, bu kafa bana çok eski zamanları, nüfusun az, mekanın çok olduğu zamanları çağrıştırıyor? Ölümün, yok oluşun değeri daha az. Atığın da... Zamanın da... Herşeyin birşeye dönüştüğü gerçeği, tabi plastik atıklarla sınanmaya başlamış. Plastik ürünlere ve akıl almaz sayıdaki atıklarıyla doğalmışçasına ilgilenmiyorlar, gene de buradaki doğaya insan bir şekilde zarar veremiyor. Bizim gibi daha yokluk ortamlarından gelenler, etraftaki plastiğe, lağım olarak kullanılan nehirlere, etrafta sık görülen ölü hayvanlara, akılsızca işlevsizlik üzerine kurulu insan düzenine, fütursuzca harcanan yakıt, enerji, zaman ve emeğe tanık oldukça, kendi türünden utanıyor. Yaşam sevinci, bu iklimin doğasında var, öyle bazen hissedilen, bazen hissedilmeyen birşey değil. Yaşam sevinci kutsal üçlünün bir parçası; doğadaki bereket, coşku ve yaşam sevinci. Hayran olduğum bu yaşam sevinci, buranın doğalı. Tıpkı milliyet gibi; uğruna emek sarf etmediğimiz bir özellik, ne gurur duyulur, ne utanılır bişey. Değiştiremeyiz, seçemeyiz sadece öyle ya da orada doğarız. İşte ortam çok bereketli ise, kayıpların da pek önemi olmuyor. Hatta "kayıp" tanımı bile göreceli. Bizim gibi değerlerini, tarihini kayıplar üzerinden şekillendiren bir orta doğulu, burada gördüğü "kayıp"ların çokluğuna ve insanların bunları umursamamasına derinden tepki gösterebilir, içerleyebilir, umudunu da tamamen kaybedebilir. Üstelik bu o kişinin tutarlılığını da destekler. Ama bu günlerde, öncü medeniyet avrupa'da, müslüman krallık çöl eski sömürge Fas'ta, sub-tropiklerde, ve son olarak Brazilya tropiklerinde geçirdiğim zaman artık yaklaşımımla ilgili bir devrimin başlağına delalet eder cinsten. Belki de Dünya vatandaşlığı haline ilk adım, bilemiyorum.Farklı doğa ve kültür sistemlerinin birbirini nasıl tamamladığına tanık olmak, oldukça zenginleştirici, bu tanıklık öğrenmekten ziyade, algı ve keşif eylemini barındırdığından, köklerime doğru bir değişimin içindeyim. Kültür merkezli sorunların, anlaşmazlıkların insanın temel varoluşunun bir parçası olduğunu artık daha da berrak görebiliyorum. Diğer canlılardan farklı olarak belki de, ürettiğimiz, gerçekliği tartışılır, sorunlara çözüm üretme girişimi, bizi bu güne kadar evrimleştiren en önemli etken. Doğal olarak sorun ve çözüm üretmeden yaşayamayacağımız bir kültür gerçekçi görünmese de, sorun ve çözüm mantığını değiştirebileceğimiz kanısındayım. Bu kadar farklılığı arka arkaya görmek, tüm tanık olduklarımı artık "çeşitlilik" diye tanımlamama neden oluyor. Bu da beni etrafımdakilerle olan ilişkimde, farklılıklarıma değil, benzerliklerime-benzerliklerine yöneltiyor. Doğal olarak aynı durumun akıl almaz suretlerini görmeye başlıyor insan, aksi takdirde tanıklıklarım bana sadece haklı yada haksız olduğum sonucundan başka birşey vermeyecek gibi, ki ben daha fazlasını hayattan ve kendimden alabileceğim kanısındayım. Haklılık-haksızlık, iyilik-kötülük, doğrulu-yalnışlık kavramlarının bende derinleşmesine izin vermek, beni; katı, anlayıştan-hayalden yoksun, alıp-verme hesabı yapan, sadece farklılıkları fark eden, çıkışsız bir mücadelede tüm enerjimi harcayan, şikayet eden işe yaramaz bir varlığa ya da kabullenişten farklı olarak, teslim olmuş, yenilmiş hayattan vaz geçmiş gene işe yaramaz bir varlığa dönüştürecek sanki... Hayatın bir sorumluluk ya da zorunluluk olarak yaşanması, devam ettirilmesi, benim bakış açıma göre anlamsız. Deforme olmuş bir evrim-kültür. Acıların, hayatımıza bir anlam, değer kattığı kuşkusuz. Ama kazanımlarımız olan değerlere, mülkümüz gibi davranmak, bizi sadece diğerinden ayıran, kendimizi de mülkleştiren bir hastalık. Üstelik bunu fikir özgürlüğü kılıfına sokup, özgürlükmüş muamelesi yapmak, kitle olarak hareket etme doğasındaki biz insanları sadece bölüyor diye düşünüyorum. Birbirimizle olan etkileşimin olmadığı bir ortam düşünemeyiz. Bununla beraber maalesef son zamanlar, bu etkileşimin verdiği ilhamlarla dolu değil, yıkıcı nefretin, yadırgamanın ve karşıtlığın-üstünlüğün, dolayısıyla düşmanlığın besini olduğu zamanlara döndü. Kuralsız kaldığımızda, ortalığın kan gölüne dönüşeceği, zalimliklerin artacağı düşüncesi de, kendine-doğasına olan güvenini tamamen kaybetmiş, biz insana has, ama tabi ki değişmez değil, üstelik yaygın olan da değil, ama en çok görünür olan. Ölümün de doğallığını kavradığımızda, mülklerimizden de vaz geçebileceğiz. Hayatın keyfini sürebilmek için ihtiyacımız olan tek şey, hayatın kendisi, bu da kardeşi ölümü de barındıran doğallaşmış bir algı sayesinde mümkünmüş gibi görünüyor bana. Bu da ölümü ya da hayatın putlaştırılmış, kutsallaştırılmış değerinin değişimi ile mümkünmüş gibi. Bunun nasıl olabileceğini hayal etmek güç ama keyifli, umursamamak değil kastettiğim, ne olursa olsun , korku baş gösterdiğinde canımızı kurtarmak, yavrularımzı korumak doğalımızda olan bir dürtü. Ama tropiklere, yıllarca 'sahiplenilmiş insanların' cezalandırıldığı, çalıştırıldığı bu topraklarda, cenaze törenlerindeki farklı algı, doğum kontrolünün de olmadığı, herkesin çocuklarını, bizim bildiğimiz (sentetik) koruma algısına uzak, bir dürtüyle koruduğu bir gerçeklik var. Demek istediğim "hadi öyle olalım" dan öte, bağımsızlık hayal ettiğimiz şu günlerde, çaresizlik çukuruna düşmeden, içinde yaşadığımız doğal şartlarla çatışmadan ya da göz ardı etmeden, olasılıkların-korkusuzluğun hayalini kurabilmek. Bağı, korkuyu-hayatı dışlamadan, kendimizle yüzleşip, "rezil" olmayı göze almak, saygınlığımızdan vaz geçmek. "Üstünlüklerimiz"i dışlamak, erdemlerimizi yadırgamak, bir başlangıç olabilir.
11 Nisan 2015 , Cumartesi 18:03

(Biraz teknik bir yazı olacak) 1) Baş ıstıralyamızın kopuşu....Geçen ay baş ıstıralyamız kopmuştu, ama tel değil, direk tepesindeki eklem parça... Neden? Çünkü baş ıstıralyamız gevşekti. Doğal olarak hafif havada dolup boşalan yelkenle oynayan baş ıstıralyaya bu hareket fazla geldi. Belki arada bir seyir yapıyorsanız sorun değil, ama bizim gibi birbirinden farklı şartlarda 1000 lerce mil gidecekseniz... Bir kere tanık olduğunuz basit bir hareketin, ne kadar çok tekrar edeceğini ve bu hareketin ne kadar hasara neden olacağını kestirmek için, oldukça deneyime ihtiyacınız var. Misal: Kütüphanede duran çakmağın ipi, okyanus geçişi boyunca raftan aşağı sallandı, elimizi atıp da kaldırmadık, bu yumuşak ipin, 10 gün sonra sallandığı rafın altında, tahtada bıraktığı izi görseniz şaşardınız. Kurtarıcılarımızdan Stepke direğe çıktığında ikinci gurcatadan, çıkmış olan çarmıhı fark ediyor, ama önemli değil, gurcatanın ucunda ufak bir plastik parça kopmuş. Baş ıstıralyayı okyanusun ortasında indirmeye çalışırken, hava hafif olmasına rağmen sallantıyla, gurcataya çarpmış olduğumuzu hatırlıyoruz, herhalde ondan oldu diye düşünüp, çarmıhı güvene alan bir iple tamir ediyoruz.(stepke ediyor) 2) Demirde genovayı, kopan baş ıstıralyadan söküyoruz. Recife'ye vardığımızda, demirde olduğumuzdan, teknenin yanına bağladığımız, üstüne genoa sarılı baş ıstıralyamız var. Teli tekrar takmamız için ( eski baş ıstıralyamızı yanımızda yedek taşıdığımız için hemen onu takmıştık, ama genoa furling sistem olduğundan, ancak yanımıza aldığımız eski kancalı trikentimizi taktık, böylece Blue Belle (motoru da kaybetmiştik) motorsuz bir ana yelken ve iki trinket ile seyir yapmıştı), genoayı sarılı olduğu telden çıkarmamız lazım, iskeleye motorsuz olduğumuzdan dolayı yanaşamadığımızdan, demirde çıkarmaya karar verdik, arkadaşımız ve tüm bu sorunlardaki kurtarıcılarımızdan biri olan Beduin (Aleko) teknesi ile. O da şöyle gerçekleşti: Beduin bize aborda oldu. Teli, iki tekne arasında kurduğumuz iplerin içine oturttuk, teli çevire çevire yelkeni söktük. Ama!!!! .....İçinde bulunduğumuz 300mtlik kanalda hız yapmak yasak , doğal olarak. Yanımızdan geçen motor yatın olağan üstü hızyla, yarattığı dalga bize ulaşınca, direklerimiz çarpıştı. Baktık bişey olmamış, motor yata biraz küfür edip, işimize devam ettik. 3) Diaz'ın direğini dikiyoruz....Bir sabah uyandık, karşımızda portekizce konuşan, biri bizden bişey istiyor. Tanışıyoruz, adı Diaz. Zabıta şefi. Batan bir yelkenliyi çıkarmış üç yıldır uğraşıyor, ve bizden direğini tekneye takmamız konusunda yardım istiyor. Tekneyi görüyoruz, omurga kırık, salma kırık, teknenin bordasına yapılan yama işe yaramaz, baş ıstıralyanın takılacağı güvertedeki yeri kopmuş, daha neler neler, doğal olarak Diaz' ın bu tekneyle bir gün yelken yapması pek mümkün değil. Ama hayal işte, üç yıl varını yoğunu harcamış, bulduğu tekneyi hayata geçirebilmek için ve ona göre iş, direğin dikilmesine kalmış. Beduin teknesi ile, Diaz'ın teknesini aramıza alıyoruz. Meşhur kurtarıcılarımız Aleko ve Stepke müthiş kısa ve yalın bir organizasyonla direği hazırlıyorlar ve biz demirde iken, iki tekne vinçleyip, direği dikiyoruz. Diktiğimiz direğin tüm yükü ikinci gurcatanın ucuna biniyor, yaklaşık yarım saat, bir ses duyuyoruz, ama bizim direğimizden geldiğini hiç düşünmüyoruz....4) Motorun parçası ve baş ıstıralya parçası geliyor. Aleko ve Stepke ile buluşmak için 20mil lik mesafedeki Suape'ye seyr ediyoruz, orada baş ıstıralyamız ve furling sistemimiz takılacak. Bir aydan fazladır beklediğimiz kargo yine bir macera ile elimize ulaşıyor, motorumuzu tamir edip, motoru da denemek için, motor-yelken yola koyuluyoruz. Ama vardığımızda, seyirden önce fark etmediğimiz, gurcatada bir değişiklik fark ediyoruz. Başa doğru eğik duruyor. Aleko direğe çıkıp baktığında bir 'fuck' duyuyoruz, direğimiz hiç de iyi olmayan bir şekilde kırık...5) Savadora seyir. Şimdi yeni tamir edilmiş motorumuzla, yelkensiz 300 millik bir seyire giriştik. Daha önce de motorsuz yelkenle bir seyire girişmiştik, bu da ikinci ders maayetinde oldu. Amacımız tamirin, ya da ikinci el bir direk bulma ihtimalinin mümkün olduğu Salvadora varmak. Yerine taktığımız baş ıstıralyamızın, furling profilleri yamulmuş olduğundan yelkeni de takamıyoruz. Zaten yelken kullanmamız da mümkün değil, Aleko'nun bozuk gönder bumbasıyla bir yama yaptık, yolda en azından stabilizasyon için 3. Camadan ana yelken açtığımızda, pamuk ipliğine bağlı direk tepemize inmesin diye. Öğrendiğimiz başka bir hatamız da, direği olması gerekenden oldukça geriye bükük yaptığımız trim, bizim tekneye uygun değilmiş, gurcataların düzlüğü, çarmıhların tam direk hizasına inmesinden, anlamalıymışız meğer. Doğal olarak Türkiye'den buraya kadar yaptığımız seyirler boyunca, başa doğru gitmek isteyen gurcatalar, malzemeyi epey yormuş ve zayıflatmış. Ama herhalde bunlar güney okyanusunda değil de, rahat şartlarda başımıza geldiği için şanslıyız. Bakalım bu hikaye Salvador'da nasıl devam edecek? Hikaye sonlarının, hikayeyi oluşturduğunu öğrendiğimizden, yeni ya da tamir edilmiş direğimizden sonra nasıl bir hikayemiz olacak göreceğiz? Umarız bunu önümüzdeki aylarda değil, önümüzdeki haftalarda görürüz...:) Not: Yukarda okuduğunuz tüm aşamaları fotoğraflamamıza rağmen, fotoğrafların kayıtlı olduğu bilgisayarımız da ayvayı yediğinden yayınlayamıyoruz, bu da çikletten çıkan başka bir macera etkeni olsa gerek :)
24 Mart 2015 , Salı 11:04

İşte Okyanus geçişini denk getirip, kendimizi içine bıraktığımız 5 günlük karnaval maceramız... Aşağıdaki linkten bakabilirsiniz.... www.cahilcesareti.org/galeri.php?gno=94
16 Mart 2015 , Pazartesi 16:53

Ummadığımız, motorumuz bozuk, hala baş ıstıralyamız elimizde, kös kös ne yapacağımızı düşünürken, biz cahillerin hiç beklemediği bir anda yeni bir kurumsal sposorumuz oldu. İletişim gümrüklemeye, bize Patagonya'ya teknemizi hazırlamak konusunda yaptığı içten desteğe çok teşekkür ederiz. Cahiliz ama, yardımcımız, destekçimiz çok. Artık gümrük müşavirliğine ihtiyaç olursa, tanıdık bir şirketiniz var. Çok teşekkürler ! www.iletisimgumrukleme.com  
13 Mart 2015 , Cuma 11:55

Uğur'la benim (Maral) ayrı ayrı anlatımımızla... fotolar da aşağıdaki linkte. www.cahilcesareti.org/galeri.php?gno=89 MARAL: Brezilya Recife'ye 300 mil açıktaki, bu cennet ada, okyanus geçişi sonrası varılabilecek, en güzel yerlerden biri. Fakat maalesef iki kişi ve tekne için günlük 80 avro ödenerek kalınması, beklemediğimiz bir süpriz oldu. Üstelik adanın sadece 1/3 ü için geri kalanı için kişi başı bir 80er avro daha vermeniz gerekiyor. Demir yerinde, hergün ziyaretimize gelen yaklaşık 50 yunusluk bir grup, yavaş yavaş yanımızda takılan carettalar, daha önce görmediğimiz cins kuşlar ve tabii ki bu adaya özgü eşsiz doku, bize cennet bahçesine geldiğimiz izlenimini verdi. Adanın geliri, fiyatlardan da anlayacağınız üzere turizm üstüne kurulu. Varışımız kutlamak için gittiğimiz bir barda içkimize eşlik etmesi için sipariş ettiğimiz patates kızartmasının 10 avro olması, bizi şoka sokan fiyatlardan oldu. Bu adada asgari ücret ana karadakinin iki katı yani 460 avro. Çünkü burada elektrik, su herşey pahalı, ayrıca, ada yerlisi diye birşey yok...Turist olmayanlar haftada 7 gün çalışıyorlar. Yıllık bir aylık izinlerini ikiye bölüp, geçindirmeye çalıştıkları, ana karada yaşayan ailelerin yanında geçiriyorlar. Haftada 7 gün çalıştıkları için bir 15 gün daha.... Aileleri ile yılda 45 gün görüşen bu lüks yerlerde çalışan işçiler için bu ada, bir nevi sürgün yeri. Su denizden arıtılıyor, elektrik ise jeneratörlerle sağlanıyor. Bu iki yaşamsal kaynak ve enerji için gereken yakıt ise, ana karadan küçücük bir gemiyle taşınıyor. Çöpler ve atıklar da ana karaya gemiyle gönderiliyor. Sizin anlayacağınız, aslında bu adada yaşam masraflı oldukça. Yola çıktığımızdan beri hiç scuba dalışı yapamadık. Üstelik önemli dalış noktalarında da bulunduk. O yüzden bu cennet, su altı zengin adada dalış yapabilirmiyiz diye araşytırdığımızda, kişi başı iki dalışın 150 avroya geldiğini öğrendik ve scuba dalış planımız suya düştü. 3gün kaldığımız bu adada, yunusların denizin keyfini de çıkartamadık. Vardığımız gün, motorun yağını değiştirmeye giriştik ve motoru çalıştırdık. Yok yanlış dedim çalıştıramadık. Cabo Verde'den beraber yola çıktığımız Beduin ve Abraxas tekneleri kaptanları Aleko ve Stepke de bizimle seferber oldu. Denenmedik yol, açılmadık vida bırakmadan 3 gün boyunca sabah 8 den akşam 11 e kadar aralıksız, açbilaç motoru çalıştırmaya uğraştık. OLMADI! Bu arada bu iki deneyimli, bilge iki kaptan, baş ıstıralyanın yerine, eski baş ıstıralyamızı da takıp, yeni arma ayarını da yaptılar. Böylece motorsuz devam edeceğimiz yolculuğumuzda en azından yelkenle güvenle seyir yapmamız sağlanmış oldu. Tabi furling sistemini takamadığımzdan,(hep demirde idik) eski trinketimle yani iki trinket ve bir ana yelkenle yola koyulduk, Recife Brezilya'ya doğru. Sonunda adada kalmaya devam edemeyeceğimizden ve orada hiç bir tamir imkanı da olmadığından yola çıkmaya karar verdik. UĞUR: Demir yerine vardığımızda Aleko ve Stephke oradaydılar. Dilek sayesinde tanıştığımız. Patagonya yolcusu iki tekne ve kaptanları. Sabah kalktık. Giriş işlemlerini yaptık. Adanın ne kadar pahalı olduğunu öğrendik. Günlük kişi başı 30 euro alıyorlar. Tekne içinde(10mt lik) 20 euro. İlk gün beleş. 2 gün ödeyip bir kaç gün fazla kalmaya tolerans gösteriyorlar. Adadaki ikinci gün stephke ve aleko nun yardımıyla eski baş ıstıralyayı taktık. Motoru çok kullandığımız için motor yağını değiştirmek istedim. Motoru yağı ısıtmak için bi çalıştıralım dedik. Çalışmadı. Hava yapmıştı. Havasını almaya giriştim bi çalışır gibi oldu yine durdu. Derken bi ara garip sesler çıktı sanki marş motoru basamıyormuş gibi. Sonra düzeldi. Marş basıyor havayı alıyoruz enjektörlere mazot gelmiyor. Ben bütün yakıt sistemine daldım. Filtreler, mazot otomatiği hortumlar. Yok olmuyor. Aleko ve stephke geldi. Teknenin tamir konusundaki kutsal kitabına bakıldı. Yok. Olmuyor. Gece 11 oldu. Ben artık çalışmayı bırakıp kendimi kitaba verdim. Kitap diyorki mazot otomatigi bunu yapabilir. Elle basarsin olur, Marşa basarsin mazot gelmez. Mazot seviyesi motordan yüksekse çözülür. Ertesi sabah kalktık. Maralla beraber yedek depodaki mazotu içerden doldurup doldurup ana depoya döküyoruz. 150 litreyi 1.5 saatte taşıdık. (İlk iş iki depo arasina pompa koymak olacak) Deniyoruz yok. Tabiki Gülhan ı aradık. Bizim motor tamir sponsorumuz ve gizli kahramanımız. Dediki seviyeyi iyice yükseltin. Mazotu bidona koyduk direk bağladık sisteme. Pompaliyoruz falan filan yok olmuyor. En son enjektör pompasinin girişini bile söktük. Tabi zavallı aleko ve stephke de geldiler gidemediler. Neyse söktük ama takamadik. İçinde bi yay varmış vay anam. Mutfak dolabında yaşamaya başladık. Saat yine gece 11 oldu. Aleko ve stephke ertesi gün gitmek istiyorlar. Sizde gelin recife nin kanalına girince biz sizi çekeriz diyorlar. Haritadan kanal girişinin sığlıklarına ve darlığına baktıkça bi daraldık. Ama Fernando de noronha da mahsur kalmak için hiç uygun bir yer değil. Bluebelle bi savaş alanı ve yorgunluktan ölüyoruz? Neyse tamam dedik hadi gidelim. Toplanmaya başladık. Uyuduk uyandık içimde son bir umut. Parçayı takarsak çalışması lazım. Gülhan da öyle diyo. Oradaki pisligi temizledik en nihayetinde. Aleko mucize gibi bi aletle geldi. Pompaladıkça baskı uygulyo. 1 saatlik çalışmanın sonunda yerine taktık. Mutluluktan uçuyoruz. Denedik. Yok yine olmadı. Yapacak bişey kalmadı. Demiri toplayıp recifenin kanal girişinin stresiyle yola çıktık.
2 Mart 2015 , Pazartesi 10:56

www.cahilcesareti.org/galeri.php?gno=91 (geçiş fotoları burada) Yukardaki resimde, atlantikin ortasında dingiyi suya indirmek zorunda kalışımızı görüyorsunuz. Baş ıstıralyayı indirip teknenin yanına bağladık. Sallantı ile, indirirken bir kaç kez kıç ıstıralyaya çarpması, yüreklerimizi ağzımıza getirdi. Ama üstesinden gelmek her zaman olduğu gibi, sorunu küçülttü, keyfimizi de o kadar kaçırmadı.   MARAL: Uzun zamandır, hayalini kyurduğumuz okyanus geçişini yaptık. 1300 millik geçişimizin ilk yarısı, muhteşem bir tatil havasındaydı. Zamanın akışı, gezegenin kendi zamanlamalarıyla uyumumuzla değişti. Basit, sıradan diye tabir ettiğimiz herşey, "özel" oldu. Zavkler, keyifler bir çocuğunki gibi basit ve yalındı. En ufak birşey, bizi dakikalarca güldrürken, keyif aldığımız "an"lar, tasasız, plansız saf huzur ve keyifle doldu. Dünyamız "an"lar oldu. Açıkçası böyle geçeceğini biraz önceden sezmiş olmamıza rağmen, keyf de yaşanmadan anlaşılmayan şeylerdenmiş, onu da bir kez daha anladık. Coşku nasıl tarif edilir hiç bilemiyorum, ama bunun yollarını ilerde de aramay devam edeceğim. BOL BOL kitap okuduk, sohbet ettik, bol bol sustuk, bol bol yedik.... Patagonya'ya gitmeyi planladığımız yolculuğumuzda, bu okyanus geçişinde, deneyimleniriz, Blue Belle'i daha iyi tanırız, şartları daha iyi yorumlamaya başlarız, reflekslerimizi daha iyi oturtup, daha da rahatlarız diye düşünüyorduk. Niyet, başa geleceklerle biraz daha deneyimlenmeki de yani. Ama ilk hafta, şımarıkça: "Bu nasıl deneyim, hiç deneyimlenemiyoruz, bu muymuş okyanus geçişi" gibi burnu kalkık yorumlarımızla, açılan şom ağzımızı, ikinci hafta kopan baş ıstıralya ile kapattık. İtiraf edeyim baş ıstıralya koptuğumda, "işte bu, macera bu" diye düşünüp, yüzümde keyiften beliren tebessüme engel olamadım. Hala düşününce saçma bulmama rağmen, tebessüme engel olamadığım, yüzümü Uğur'dan kaçırmaya çalıştığım anı hatırlıyorum. Baş ıstıralyamız ilk takıldığından beri biraz gevşekti, germenin yolu de teli kesmekten geçiyordu. Cehaletten kaynaklı, çok önemli olduğunu düşünmeyip mi nedir, müdahale etmemiştik. Hafif havalarda bir dolup başalan genova, teli sallandırıp durmuş, direk tepesi eklemi de yuvasında oyna babam oyna, kırılmış. Şimdi kesmediğimiz teli kesmek, kırılan parçayı yenilemek gibi işlerimiz var. Ama yaklaşık 10 knot rüzgarda kopan baş ıstırlya ile, böyle hafif bir havada baş etmek durumu da şansımız oldu. Tabi baş ıstıralyayı elimize aldıktan sonra, iki mandar halatı ile bulduğumuz geçici çözüme ne kadar güvenebileceğimizi kestiremediğimiz tahmin edersiniz. O yüzden yolun kalan kısmını motor- yelken tamamladık. Motor çalıştığı an, tüm Dünyamız değişti. yeni tadını almaya başladığımız yelken seyri halimizden, varmaya odaklı, süre hesaplı,  bambaşka bir zaman algısına maruz kaldık. Cahil olduğumuzdan herşeye dikkat kesilip, gözlemleye gözlemleye, olasılıkları hesaplayıp, yeteri kadar önlemlimiyiz diye düşünmekten, doğal sezgilerimiz biraz deforme oldu açıkçası. Hafiften anladığımız ama daha çok fırın ekmek yememiz gerekerek ulaşacağımız rahatlığa ulaşmak için sabırsızlanıyoruz, aslında. Bu sabırsızlık bazen bizi daha kırlgan yapabiliyor, morallerimiz hasaslaşıyor. Biraz da meşhur Doldurum bölgesi ve ekvatordan bahsetmeliyim. Bu yolculuğun (yolculuk derken tüm cahil cesareti macerasından bahsediyorum), en önemli parçalarından biri de gerçekten gezegenin doğasına tanıklık etmek. Farklı coğrafya, iklimler, hava durumu halleri, gezegenle ile tanışılığımız arttırırken, doğa ile ilgili de bilgimizin, deneyimimizin derinleşmesi sağlıyor. Bu da tahmin edersiniz, gezegenin parçası, doğasının da bir örneği olan insanı- kendimizi de anlamamız açısından bize yepyeni kapılar açıyor. Doldurum bölgesi (intertropical convergence zone) Ekvatorun 20 derece kuzey ve güneyinde düzenli ticaret rüzgarları eser. Bu iki rüzgar sistemlerinin ortasındaki bölgede rüzgar aşağı yukarı sıfırlanır. Bu da istikrarsız bir durum oluşturur. Güçlü yağmur bulutları, yıldırmlı, boralı filan ya da çarşaf gibi bir deniz. Genişliği 200-300 mil arası olan bu bölgeden geçeceğimiz için hem, heycanlı hem de biraz tedirginiz. Geçişten sonra öğreniyoruz ki, ticaret rüzgarları olması gereken gibi 15 knot civarında ise, doldurum bölgesinde rastlayacağımız boralar da korktuğumuz gibi 35-40 knotlara varmayan 25 knot civarı oluyormuş. Aysız geçtiğimiz doldurumlarda bazen uzaklarda yıldırımlar gördük, biraz da borasına maruz kaldık ama oldukça rahat geçtik.Bir buçuk gün motor kullanarak geçtiğimiz bu rüzarsız bölgede, günlerimiz-dakikalarımız normalde alışık olduğumuzdan daha hızlı gelişen, ilerleyen yağmur bulutlarını takip ederek, ne olacağını kestirmeye çalışarak geçirdik. Ekvator geçişimizi, denize rom dökerek kutladık. Atmosferin yeryüzünden ilk katmanı troposferin 16km 'ye ulaştığı ekvatorda olmak oldukça heycanlıydı. Türkiye'nin bulunduğu enlemlerde bu katmanın, yaklaşık 9km olduğunu söyleyeyim. Tüm hava hareketlerinin, bulut oluşumlarının gerçekleştiği bu katmanda, ekvator civarı bulutların da ne kadar yüksek ve kalın oluştuğunu belirtmeme gerek yok herhalde. Bu değişimlerin daha hızlı, daha büyük oluşu, tropesferin kalınlığının da ne demek olduğunu anlamaıza yardımcı oldu. Güneş'in batışına yakın daha 1saat var dediğiniz açıda iken, 20dk da ufuğa ulaşmasına tanık olmak, uzay-zaman bağlamında ve doğaya dair de hayal gücümüzü, algımızı ummadığımız yönde geliştirdi. Ne acaip, bir şeyi öğrenmeden, biliyor olmayı hayal edemiyorsun. Güney yarım küreye geçişimizle, koşa koşa mutfak lavabosunun başında, akan suyun giderine, suyun hangi yönde yuvarlanacağına bakmaya gittk. Ama heycanımız kursağımızda kaldı, malum teknenin sallantısını hesaba katamadığımızdan, gözlemimizi gerçekleştirecek şartlar oluşmadı. Bir kısmının rüya gibi, bir kısmının gerçek gibi geçirdiğimiz okyanus geçişinde, deneyimlendik. Gözlemle ilgili, keyf ve coşku ile ilgili, kendi doğamızla ilgili, Blue Belle ile ilgili. 12 gün sonra, değişik dokusuyla, etrafımızda yüzen yunusları ile, ilk kez gördüümüz kuş cinsleri ile Brezilya'ya bağlı Fernando de Noronha adasına demir attık. UĞUR:Evet okyanusu geçtik. Yola Santiago Tarafal dan başladık. İlk gece adanın güneyindeki saçma sapan rüzgar ve akıntı bizi 6 saat uğraştırdI. Sabah saatlerinden itibaren tam tatil kıvamında ki seyrimize başladık. Taa doldurumlara kadar yani 4 derece kuzeye kadarda 6 gün boyunca keyfimiz yerindeydi. Sonra doldurumlar kendini hissettirmeye başladı. İrileşen bulutlar nedeniyle temkinli ve dikkatli olmaya başladık. Malum burasi boralariyla nam salmış bir alan. Uzaktan biraz Yıldırımlar görsekte ciddi hiç birşeye maruz kalmadık. Ne ciddi bir sağanak ne bora. Tabi bulutlara görede hareket ettik. 2 derece kuzeyden itibaren tamamen ruzgarsiz bir havada motoru çalıştırdık. Ekvatoru geçinceye kadarda kapatmadik. Güle oynaya ekvatoru geçtik. Etrafa romlar döktük. Eşi dostu aradık kutladık. Güney yarım kürenin güney Doğulu ruzgarlarının başlamasıyla motoru kapattık. 36 saat motor sesinden sonra muhteşem oldu. Tüm yelkenlerimizi açtık. 8 knot rüzgarda küçük küçük gitmeye başladık. Doldurumları geçmenin coşkusu üstümüzde "bumuymuş okyanus, çok kolaymış. Hiç tecrübelenemedik ki" ler ağımızda Hadi 10 knot bari olsun diye bağıra bağıra giderken; Rüzgar tam 10 knot a çıktı. Sesimiz duyulmuş olsa gerek veya şom ağımızdan bi patlama sesi duyduk. Hemen baş ıstıralyaya koştuk. Evet gerçekten kopmuştu. Ve az rüzgar çok soluganla sallanıyordu. Yelkeni sardık. Trinket ve ana yelkeni de indirdik. Böyle bir durum olursa diye yedekte tuttuğumuz mandar halatını başa bağlayıp gerdik. Cenovayı tutan mandarla tüm sarma sistemini indirmeye başladık. Tabi sallantıda hiç kolay olmadı. Şimdiki aklımız olsa ana yelken ve trinket açıkken indirirdik. Neyse çok zarar vemeden indirdiğimiz sarma sistemi ve yelkeni tekneye bağladık. İki mandarıda başa gerdik. İki camadanli ana yelken ve trinketi açtık. Ana yelkeni iki camadanlı açtık çünkü tam bu boydayken iç ıstıralyaya denk geliyordu. Tabiki yelken alanı rüzgara göre çok azdı ve dalgalarla sallanıyorduk. Teknenin sallanışlarıyla direğin titremeleri yürek bükücü olduğundan daha stabil gitmek için motoruda düşük devirde çalıştırdık. Fernando de noronha ya 300 milimiz vardı. Motor yelken bi ara sadece yelken Fernando ya vardık. Çok iyi ay ışığı olduğu için gece girip demir attık.  
27 Şubat 2015 , Cuma 16:05

Okyanus geçişi için son hazırlıkları tamamladığımız, demir yeri çok allantılı bu adada da Cabo Verde kültürünü, candan insanı biraz daha tanıdık. Aşağıdaki linkte fotolara bakabilirsiniz. http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=90
16 Şubat 2015 , Pazartesi 20:10

Sonunda sigortamız oldu... Memleketim prosedürleri sayesinde, okyanus için sigortalanmamış, kaçak köçek gidiyorduk. Şimdi rahat bir nefes aldık. Teşekkürler Başarı sigortaya. "cahil cesareti" isimli bir projeye sigorta sponsoru olmak da, takdire şayan.
14 Ocak 2015 , Çarşamba 14:57

1 Ocak günü, mahalledeki Arminda barının, sahibi şeker Arminda'nın gönlünden kopan öğle yemeği daveti, dostuklar ve burdaki son günlerimiz böyle geçiyor...Foto albümü yaptık, oradan bakın....   http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=88 www.cahilcesareti.org/galeri.php?gno=88
2 Ocak 2015 , Cuma 12:41

Avrupa'dan oldukça farklı değerleri olan Cabo Verde-Sal 'den ilk izlenimler. Tanıştığımız kafa dengi yelkenci yeni dostlarımız oldu. Moitessier'in dostu olan "efsane" Vincent Goudis ile tanıştık, ufkumuz açıldı. Denizde, farklı kültürlerde geçirdiği hayat onu tam bir Dünya vatandaşı yapmış. Kendisi kelimenin tam anlamıyla bir korsan hayatı sürüyor. O kadar dürüst ve hayat dolu bir insan, dürüstlüğün yeniden öğreniyoruz. Gittiği her yerde, oralılar tarafından "oralı" zannedilmesi de, bizi kendine daha da hayran bırakan özelliklerinden. Diğer tanıştığımız genç denizcilerle de, kafa dengi çıkınca, burası hemen mahallemiz oldu. Yerli halkla maalesef, gülümsemeler dışında dil sorunu yüzünden çok kaynaşamadık, ama oyunlar oynadık, beraber dans ettik. Evlerine misafir olduk. İlk dikkati çekenlerden biri 13-14 yaşında kızların ellerindeki bebekler. Çiftleşmek, buranın en revaşta eylemi... Hayat'ın ucuz olduğu burada, maalesef ciddi bir yiyecek sıkıntısı var, bulabildiğiniz sebze, meyve ve peynir de oldukça pahalı, üstelik çürük...Temel besin balık ve pahalı olan bakliyat. İşte ilk fotolar da burada: http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=87
23 Aralık 2014 , Salı 14:17

700 millik yolu, 860 mil yolyaparak, 7 günde Cabo Verde adalarına vardık...Yaklaşık iki haftadır, yeni huzurlu demir yerinde, temel ihtiyaçlarımızı karşılamaktan başka, kafa dengi denizcilerle kaynaşıyoruz. Avrupa'dan sonra , kendimizi daha az kurallı ve daha özgür hissettiğimiz bu yeni ülkede, keyfimiz yerinde.Sebze, meyve bulmak oldukça zor, duyduğumuza göre buraya haftada bir gelen gemiden başka yiyecek ulaşmıyor. Gemi ağzına kadar dolu olmasına rağmen, kuzeydeki büyük turistik alana, lüks resortlardan arta kalanlar, yerlilere ulaşıyor. Soğanın kilosu 2 avro, üstelik bayata oldukça yakın sebzelerle, mutfağımızın düzeni epey değişecek gibi. Belli ki burdaki halk sadece balık yiyebiliyor, demek ki biz de balık yiyeceğiz. Düzenli olarak ekmek ve yoğurt yaptığımız günlerimiz, tekne ziyaretleri, ucuz rom içmeleri, tavla ve film izleyerek geçiyor, şimdilik.
16 Aralık 2014 , Salı 15:39

Motor Boat & Yatching dergisinde, bir yılı aşkındır her ay maceramızı  paylaşıyoruz! http://www.motorboatdergi.com/haber_detay.aspx?NewsId=135 Tabi yazılarımıza ulaşmak için derginin kendisine ulaşmanız gerekiyor.
14 Aralık 2014 , Pazar 12:46

İlk uzun geçişimiz olan Kanaryalar- Cabo Verde seyrini gerçekleştirdik. 700 millik yolu 7 günde 850 mil yol yaparak tamamladık. Konforlu geçirdiğimiz seyirde macera peşimizi bırakmadı...   Capo verdelere vardık. Yola damgasını vuran işte bu dorado oldu. İlk 2 gün klasik deniz tutması keyifsizligiyle geçti. Sonra iyice alıştık. 2.gün tuttuğumuz doradomuzu yemeğe devam ettik. Yolun 4. Günü ben (uğur) ziyan olmasın diye kalan tüm doradoyu tavada pişirdim. 2.5 kilo balığın yaklaşık 1.5 kilosunu ben 1 kilo kadarını da Gokhan Caglayan yedi. Balığın son lokması agzimdayken kalp atışlarımın hızlandığını farkettim. Bütün kanım yüzüme hücum etmiş gibi bir hissiyat. Dedim ki ben zehirlendim. Daha yemeği yeni bitirdiğimiz için gökhan ve maral 'yok canım' dediler. Mide bulantısı ile hemen gidip tüm balığı kustum. Zehirlenmelere iyi gelen karbon hapı aldım ama yetmiyecek gibiydi. Yola çıkmadan önce teknemize böcek ilaçlaması yapılmıştı. Aşırı dozda kullanilan ilaç nedeniyle ben alerjik reaksiyon göstermiştim ve bir süre antihistaminik ilaç kullanmak zorunda kalmıştım. Balıktan sonra hissettiğim bunun 100 katıydı diyebilirim. Hemen bir avil(antihistaminik) aldım. Maral acil durum alerji iğnelerimizi çıkardı. Maral Uydu telefonumuzdan ailemizin doktoru, yalıkavakta yola çıkmadan önce bize bir çanta hazırlayan ve bizi eğiten Ferhat Hasırcı yı aradı. Bu sırada ben istemsiz kasılmalara başlamıştım. Tansiyonum 9 a 4 nabzım 130 du. Maral telefonda şu anda mümkün değil karaya 4 gün daha yolumuz var diyordu. Hımm dedim. telefondan tavsiyelerle ayaklarımı yükseğe koyduk. Ben artık mor olmuştum. Kesin bir anaflaktik şok içindeydim. Çantamızın içindekileri çok iyi bilen Ferhat abi marala hemen DEKORT ampul yapmasını söyledi. Valla maral değme hemşireden daha iyiydi. Üzerine 1 tanede fexofen antihistaminik aldım. 10 dakika sonra titremelerim azaldı. Rengim düzelmeye başladı. Yarım saat sonra Geriye sadece halsizlik ve baş dönmesi kaldı. Yani çok soğuk kanlı ve güzel bir şekilde Güle oynaya atlattık durumu. Kıssadan hisse: Her şeyin azı karar fazlası zarar. Gökhan durumu sadece kusarak ve ishalle atlattı. Beleş diye çok balık yemeyin. Tüm cahilliğimize rağmen bu konuda hazırdık. Annemin bile aklına gelmeyecek bir olasılık için Ferhat abinin tavsiyeleriyle hem çantamızı yapmış hem de konuya kafa yormuştuk. Teorik hazırlık yapmıştık. Yıllardır hor gördüğümüz modern ilaçlar zaman zaman şart oluyormuş, öyle zencefil ve nane limonla olacak iş değildi. Dağ başında mangal yaparken olsa yanımızda ilk yardım cantasi olmayacaktı. Ambulans ta hak getire olurdu. Bahsettigim tüm olaylar yemek sonrası 10 dakikada gelişti. Gerekli hazırlık yapıldığı taktirde Tekneler balık yemek için en güvenli yerler. Daha öncede dorado yemiştim benim alerjim yok demeyin. Ferhat Hasırcı gibi hem denizci hem doktor bir abiniz -arkadaşınız olsun. Maral gibi bir sevdiceginiz olsun. (Valla hem kaptan hem doktor oldu.) Şimdilik bu kadar. Seyir güzel bluebelle harikaydı. Rüzgar dümeni olmasa olmazmış. Güneş panelleri güneye doğru giderken hep yelkenlerin gölgesinde kalıyor. Tam 7 günde vardık. Bu tecrübeyle biraz daha büyüdük. Daha da bize bişey komaz.
13 Aralık 2014 , Cumartesi 21:13

El Hierro adasına gitmeyi seçmemizin nedeni, pek uğrak bir ada olmaması. Gerçekten de az olan nüfus sayesinde oldukça hüzünlü bir havası olan, doğa olarak da çekiciliğini koruyan, eşsiz bir yer. Muhteşem fotoğrafları aşağıdaki linkte... http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=85
13 Aralık 2014 , Cumartesi 21:03

La Gomera, mağrada yaşayanlarıyla, dağdaki köyleriyle, demir yerleriyle ve Alman turistleriyle ünlü bir ada. Gerçekten rahat yaşamı, sevimliliği ile bizde ayrı bir yeri var.  Fotoğraflarına aşağıdaki linkten bakabilirsiniz.   http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=84
13 Aralık 2014 , Cumartesi 20:58

İspanya'nın en yüksek dağının (El Teide) bulunduğu Tenerife adası, Kanaryalar'da bizi en büyüleyen ada oldu. Tenerife^de geçirdiğimiz zamanların özeti olabilecek albüm aşağıdaki linkte... http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=83 http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=83
13 Aralık 2014 , Cumartesi 20:54

Grand Kanarya adası Las Palmas limanında 1,5 ay kaldık. Farklı bir yelkenci camiasıyla kaynaşma fırsatı yakaladık. Şehir karmaşasının içindeki bu liman, okyanus geçişi öncesi en önemli durak. Aşağıdaki linkten Gran kanarya fotoğraflarımıza ulaşabilirsiniz.   http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=81
13 Aralık 2014 , Cumartesi 20:49

Sürekli çölden gelen güçlü rüzgarların etkisinde olduğumuz,  sarı bir örtüyle kaplanıyormuşçasına kumlandığımız Fuerteventura adasında, 1,5 ay kaldık (Ağustos 2014). Uğur'un uzun süren hastalığı, onu bilgisayar başında söylediği şarkıları kaydetmeye yöneltti. İskeledeki komşumuzun, oltamızı biz yokken çalışı, Fuerteventura deneyimimizde aklımızda kalanlardan. Aşağıdaki linkte fotoğraflara bakabilirsiniz.   http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=82
13 Aralık 2014 , Cumartesi 20:38

Aşağıdaki linkte, Fas'tan sonra, iki ay boyunca evimiz olan Lanzarote adasının havasını biraz soluyabilirsiniz. http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=80
8 Aralık 2014 , Pazartesi 19:38

ÖNSÖZ En son güncemi taaa Fas'ta yazdım. Şu an bu kadar zamandır yazmamış olmanın rahatsızlığı üzerimde.İstedim ama olmadı, okuyup takip edenler için de hissettiğim suçluluk duygusu da bastı... Ama bişeylerin “ardından” yazma modum, meğer Kanaryalar “ardından” a daha uygun düşüyormuş. Orada da 6 ay geçirdik. Belli ki sistemimi değiştirsem iyi olur, daha sık yazmaktı hayalim. Çağrışımlarla dolu biraz karmaşık, ama kafamdakilerle dolu uzun bir günce var önününüzde, kolay gelsin!   İlk uzun seyirimiz.... 700mil 7 gün..... Yolculuğun başından beri bizi denizle ilgili heycanlandıran yegane deneyim “uzun geçiş”ler deneyimi 1 yaşandı.   Kanaryalar'da , yelkenci “han”ında biraz daha piştik, yeni bir dönem başladı. Kanarya'larda bol bol ortamlara girdik, kafayı anladık. Bu açıdan bakınca, “Biz denizci değiliz ki” repliğimizin, kendimizi cahil değil, ezik hissettiğimizden söylediğimizi kavradık. Yani, denizde yaşayanlar, denizci işte. Hiç bir doğru, hiç bir yanlış yok. Kişisel tarz meselesi. O yüzden, sürekli denizde ve “ev” arkadaşımız Blue Belle ile yaşadığımıza göre ve yeni öğrendiklerimize göre biz de denizciyiz. Yelkenci- denizci jargonundan tanıdık olduğumuz “öyle denizci olunur, şöyle olunmaz” gibi bir tabir kimseyi yıldırmasın. Bu yeni kavradıklarımızla ilgili açıklamayı, kendimizi statüsel olarak yüceltmek niyetinden ziyade, denizcilik kavramının, gereksiz kutsallaştırılması ile ilgili görüşümü ifade etmek istediğimden yapıyorum. “.....şunu şöyle yapmak LAZIMlar” üzerinden baskı altına alınan zihin, evrenin neresine giderse gitsin, özgür-uyumlu-güvende- özgün hissedemez. Yani tüm “doğru”ları yaparsanız, pek doğru olmaz. Çünkü “doğru” ancak “yanlış” varolduğu sürece, tanımlanabilir bir kavram tıpkı diğer karşıt ikilileri gibi. Evet, yola çıktığımdan beri “Tüm gezegeni evim gibi hissedebilir miyim?” sorusu, bu yolun iskeleti benim için. Bu bağlamda; aidiyet, özgürlük, güvenlik ve tabi ki doğa kavramları sürekli gündemimde, deneyimimde. Zaman içinde tekrar tekrar deforme olup, aynı oyun hamuru gibi şekilden şekile giriyorlar. Hayalim bir dizi deneyimden sonra şekilleri netleştirmek değil, gündemimden çıkarıp, başka gündemlere-sorulara geçmek. Sıkılmak bile olabilir, bilemiyorum. Kanaryalar'da özgürlük, güvenlik durumları üzerine zaman geçirdim. Kanarya'lardan Cape Verde 'ye olan 7 günlük seyirde, heryerin ortası hiç bir yerde olma haliyle de son 8 aylık sürecimi tamamladım. Yola çıkmadan Türkiye'de, sohbetlerde deniz-özgürlük ikilisinin bahsi çok geçti. Deniz deneyimi olan, çok yakın bir dostumuz. “Özgürlük kavramıyla, denizde olma fikri bende örtüşmüyor, canım dondurma çekerse nolucak?” dedi... Tabi denizin ortasında, “erişim” 0... Özgürlüğün çağrıştırdakları, doğası itibari ile kişiden kişiye değişir. Olay hissedilen baskılar üzerinden tanımlanacağı için, herkesin tarihi, kendine göre değişik öncelikler, hassasiyetler oluşturuyor. Ben , kendi üzerimdeki baskıları, eksildikçe anlayabiliyorum. Özellikle Kanaryalar'da geçirdiğimiz 6 ay, eksilen baskıların başrollerinde olduğu bir süreçti. Öncesi Fas'ta (gördüğüm değil) deneyimlediğim yeni iklim sayesinde, oynamaya başladığım “doğal” kavramı, Kanaryalar'da , “güven- özgürlük” kavramlarının oynanmasında bir temel oluşturdu, bunu da şimdi fark edebiliyorum.   ...............   Kanaryalar'da ilk göz ağırımız Lanzarote'de, önden yanıp sırttan donarken, iklimin nasıl da çeşitlenebileceği, nelerin karşıt olabileceklerini tekrar tekrar hayal ettim. Rüzgara yaklaşık 10 günde atapte olduk. Volkanik, ağaçsız, yüzeyin siyah olduğu, bu kara parçası, malzemeyi direk çekirdekten-magmadan almış. Her yüzeyin canlı olduğunu bilsem de, burada yüzeyin canlılığını, tazeliğini bir başka fark ettim, belki yabancı öğeler çok olunca, insan daha kolay ayrımına-farkına varıyor. İçinde bulunduğumuz şartlar da beni, hava hareketlerine bağımlı kılınca da, bulunduğumuz mekana tanıklık o, mekanın bir parçası olan kendime tanıklık, benim için eğlenceli bir yaşam şekline dönüştü. Öznelliğin çekiciliğine kendini kaptırmış ben, şu sırallar neselliğin kapsayıcılığına karşı hayranlık beslemekteyim. O yüzden tanıklığım neselleştikçe, şu sıralar daha da özgürleşiyormuşum gibi geliyor. Tabi her konuda olduğu gibi, özgürleştikçe, var olan baskılar daha da belirginleştiğinden, insan -ben-, özgürlükle ilgili yol kattettiğinde, tutsaklıklarını daha iyi fark edip, biraz daha acısı artıyor, sonra da buna uyuz oluyor.....Bana sorarsanız özgürleşmenin bedelleri biraz ağır. Özgür olan özgünleşebilir, ama sıradan olmadan özgünleşilemezmiş, en azından benim vardığım nokta bu. Ölümü karşılama şeklimiz değiştikçe ya da, ölüm fikrini sıradanlıkla değişik bir ilişiğe soktuğumuzda özgünleşeceğimizi, nihayetinde özgürleşebileceğimizi düşünüyorum. Esaret ve korku birbirine akraba iki kavram. Ölüm korkusu ise bildiğimiz en temel korkulardan. Ama korkulardan kurtulmak için ille de yüzleşip, aşmak gerekmiyor, korku kaynaklarını da ortadan kaldırmak gibi bir seçenek var. Ama kaynağın ne olduğunu anlamak kolay değil. Çünkü korkuya da alışılıyor ya da varlığı unutulabiliyor. Lanzarote'deki, yanardağın adı TIMANFAYA yani, şeytanın toprağı. Bildiğin cehennem taşmış yüzeye. Kadının da, tanrıdan ziyade şeytanla özdeşleştirildiği kültürümüzde, dişiliğimle ve kadınlığımla barışmakta da yol katettiğim bu yolculukta, şeytanın toprağında, olma fikri hiç de kötü gelmedi. Akabinde Uğur'a dişiliğimle ilgili yeniliklerin olduğunu söylediğimde henüz mekanla bir bağ kurmuş değildim. Daha sonra oraya başka başka ülkelerden gelmiş-yerleşmiş kadınlarla tanıştım, kaynaştım. Onlardan birinden(Brit), Lanzarote'nin kadınlar üzerindeki etkisiyle ilgili bişeyler duydum. Tüm kadınlar, Lanzorte'nin , kendileriyle daha derin ilişki kurmalarını sağlayan bir etkisi olduğu görüşünde. Tabi tanımları duyunca, tam da benim içinde olduğum durum, diye düşündüm... Uğur'a tam olarak ne hissettiğimi anlatamadım. Ama arkadaşım Brit'le birbirimizin neden bahsettiğini tam olarak biliyorduk. Böyle bir “Beklenti”yle orada birkaç ay geçirmenin faydası yok,ama merak etmeyin Şeytanın toprağına giderseniz, doğal olacak ve su yolunu bir kaç ayda bulacak.   .....................   Teneriffe'de bir çiftlikte geçirdiğim zaman; “bu yolculuğa burayla karşılaşmak için çıkmışım meğer” dedirtecek kadar şaşırtıcı bir o kadar da tanıdıktı. Bahsi geçen çiftlik “Finca el limon”. Finca'da kendini güvende hissetme durumunun, özgürlük hissiyle ne kadar ilişik olduğunu tattım. Sonuçta şimdiye kadar alışık olduğum algıda “risk” - “özgürlük” ikilisi, “güven”- “özgürlük” ikilisine kıyasla daha yanyana durmaya meyilli bir ikili. Kendimi tüm hayatım boyunca bu kadar güvende hissettiğimi hatırlamıyorum. Akabinde gelen rahatlık hissi, özgürlüktü. Özgürlüğü hissetmenin resmi; öyle açık, büyük ve doğal bir alanda, ellerini havaya açmış, coşkuyla dönen, bir insan değilmiş, aksine sakin, huzurlu, tartmadan hareket eden, oldukça merkezine dönük, ama sağlam ve uysal bir ben haliymiş. Tabi tasmalı bir köpeğin, kendi tasmasız halinin hayali, muhtemelen istediğ yere coşkuyla koşmaktır, ama tasmasız köpekler, özgürler diye sürekli oradan oraya koşmazlar, onun gibi bişey. Kısa ama yetersiz özgürlüğü deneyimlediğim anlardan en hoşuma giden şeylerden biri, zamanın nasıl aktığının, saatin kaç olduğunun, sürelerin ve ne zaman ne yapılacağının önemsizliği idi. Bu da açıkçası insana daha bir yaşadığını gösteriyor. Finca'nın tek kuralı hiçbir kural olmaması. Bu aslında insanı yaşadığı ortama karşı daha sorumlu hissetmesini sağlayan bir durum. İnsan özgürken ihtiyaçlarını da daha iyi anlayabiliyor. Bir noktada, içinde bulunduğun ortamın ihtiyaçları, senin ihtiyaçların ve diğerlerinin ihtiyaçları, hepsi birbiriyle bütünleşmenin yolunu buluyor. Herkesin olduğu gibi kabul edildiği bu yerde, olduğun gibi görünmek de en kolay şey. Karşılaştığımız etkileyici insanların, anlattıklarından çok, yaptıkları, davranışları, tarzlarıyla, kurdukları insan ilişkileriyle etkili olduklarını bir kez daha anlamamla. Mesleki ortamımda tarzdan ziyade, anlatılanın-dillenenin önemsenmesi durumunu, bir kez daha çok sınırlı ve kısıtlı buldum. Hikayelerden çok anlatıcıların etkili olduğu, temelde bilinmesine rağmen. Mecazi olarak da kullanılan “Ne söylediği(n) önemli” cümlesi, içinde bulunduğum camianın, klasik tepkilerinden. Ama zaman içinde bu klasiğin, klişeleştiğini, yozlaştığını, anlamının gereğinden çok senbolleştirildiğini kabul etmek lazım. Mesleki camiamı feysbuk üzerinden, taa okyanusun ortasından takip etmek de, şu eşsiz dönemimde şu görüşlere yol verdi: Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği duygusunu hissetmeyi sadece erteleyen motivasyonlar çerçevesinde, üretilen işlerin yetersizliği, vurgulanmalı! Gündelik yaşamımıza etkileri görülen , her anın-deneyimin sadece yapıcı yanlarını yüceltip, kendiliğindeliği övdüğü, şükretmeyi önerdiği nokta; bir yandan insanı uyuşturan, doğal ve işlevsel tepkisini körelten ve tatmin eşiğini düşürerek huzura-mutluğa ulaştığı gerçekliğini yaşatan bu eğiliminin bir an önce durması, sanatsal açıdan daha sağlıklı olur gibi duruyor. Herşeyin kutlanması, (bir çeşit “özelleştirilmesi”) kutlanılacak gerçek anların oluşmasına da engel olabilir. Ben de ordayken zaman zaman böyle eğilimler ve esinlenmeler yaşamış olabilirim. Kimseyi alçalttığım düşünülmesin. Demek istediğim; şu benim olduğum yerden feysbuka bakılınca, böyle görünüyor, bilginize. Karşıt oldukları öğretilen kavramları, eşleştikleri kavramlar üzerinden tekrar ele almam şu anımın hobilerinden. Mesela: temizlik-pislik ikilisi de uzun zamandır gündemimde. Neye temiz neye pis diyoruz, kısmını geçtim orası bilinen şeyler. Ama etraf pislendikçe, insanların tertemiz oluşları, etraf temiz oldukça insanların kendi temizliklerine daha az özen gösterip, tertemizlere göre daha pis olmaları üzerinden; insan atıklarının, bok, çiş, ter, tükürük, sümük, tırnak ve saçın başlattığı , poşetler ve hayvan leşlerine kadar uzanan “atıklarımız” algısının, hayatımızdaki anlamının başkalaşması halinin bana sağlayacağı özgürlükler, gözümü cezbetti. Umarım yukardaki cümleden, “bokumda-çöpümde yaşarsam, özgürleşeceğim” dediğim sonucuna varmamışsınızdır. “Başkalaşması” kelimesinin sonsuz seçeneklerinden bahsediyorum.   ..............   Kanaryalar- Cape Verde seyrinde, denizde üçüncü günümüz, deniz tutması yeni bitmiş. Ne bir heycan, ne bir fırtına, ne de huzur. Uzundur hayalini kurduğumuz, hazırlandığımız bu ortamımızın keskin bir şekilde değişeceği yolculukta, ilk aklıma gelen kendimi hiç de özgür hissetmediğim oldu. Ve Uğur'a dönüp, “Sen kendini özgür hissediyor musun?” dedim. Ama tüm seyir sonunda diyebilirim ki, huzurlu olmak için özgür kaldığınızda, “kendi haliniz”de olmaktan başka seçenek yok. Ben bu toy halimle diyebilirim ki, bu sınırsız mekanda, tamamen kendi halimde olabileceğim günler, haftalar fikrini çok sevdim. Kaosun ortasında, sırt üstü, kolları açık, tasasızca uyuyan bir köpek gibi.     Seyir nasıl geçti diye sorsanız, “iyi” derim. Ne acaip, ama neler olduğunu anlatsam oldukça sorunlu diyebilirsiniz. Mesela birinci gün gönderi kırdık, ikinci gün idareten tamir edildi, iki kez istemsiz kavança yedik, hasarsız atlattık, yeni taktığımız rüzgar dümenin, kumanda iplerinden biri koptu, tamir edildi, elektriğimiz sorunluydu, Uğur alerjik, ölümcül bir şoka girdi, ilk kez acil bir sağlık durumu yaşadık, doğru müdahale ile atlattı, motor bozuldu, tamir edildi, misafirimiz besin zehirlenmesi geçirdi ve ben ilk üç gün çaresizce deniz tutmasına maruz kaldım. Ama günleri saymadığımız, o kuş, bu yunus, şu bulut, o dalga diye gevşediğimiz, bir yandan kendi halindeliğimize alıştığımız, rahat koşullarda 7 günü kendi kendimize geçirdik. Küçük alanda olmanın verdiği uyuşukluk, zamanla uçsuz bir alanda kendi kendine olmanın taze-canlı, huzurlu coşkusuna dönüştü. Başımıza gelenlerden çok, sorunun çözülmüş- üstesinden gelinmiş halinin izi daha derin bir iz bıraktı. Bu da algının, içinde yaşadığı koşullardan kayaklanan, eksikleri kaydeten, iz hakkını acılara veren yatkınlığının değişimine yol açıyor. İlk yola çıktığımda da hissetmiştim, bende yer ettiğini düşündüğüm, daha çok zaman ve enerji harcadığım için , bir şekilde kıymete binen hayal kırıklıklarının, yeri, izi, önemi yokmuş. Tüm hayatımın neredeyse gözlerimin önünden geçerek yaptığım, bir yıl önce ilk seyimde, düşüncelere daldıkça, sadece güzel şeyleri hatırlıyor olmaktan gurur duymuştum. Ayrıca böyle bir ortamda yaşamak; hayatı, düzeni sadece bedenle idame ettiriyor olmak, tüm ihtiyaçlara yetmeye çalışmak-fiziken- (yol almak, tamir etmek, çamaşırları elde yıkamak, atıkları nihayi yerlerine ulaştırmak ve aklınıza gelen her çeşit çözüm), insana canlılıkla ilgili esasına güç veriyor. Bunlar da bana motivasyon için, hayatın tek başına yeterli olabileceği, bir gerçekliği çağrıştırıyor. Bunu yazıyorum, çünkü uzun zamandır, motivasyonsuzluktan, heycansızlıktan şikayetçiyim. Karıştım mı, netleştim mi hiç bilemediğim bir haldeyim. Hem şaşkınım, hem de ilgisizim. Hem yılgınım, hem de sabırsızım. Hem olgunlaştım, hem de toylaştım. Doğal olarak nasıl davranacağımı bilemiyorum. Korkularım çok tabi. Dedim ya anladıkça, sınırlar belirginleşiyor diye. Eskiden korktuğumu fark etmiyordum, şimdi ise korkularıma tanıklık edecek olgunluğa gelemediğim için, korkularımı fark etmek, beni keyifsizleştiriyor. Üstelik korkunun yok olması durumunda, nasıl davranacağımı deneyimlemediğimden-kendimi tanımadığımdan, reaksiyon yönünden kısır kalıyorum. Tabi daha korkumun ne olduğunu bilmiyorum. Geçekten güvenli bir ortamı deneyimlediğini düşünen bana göre, hissettiğim bu sıkışma hissi, korku kaynaklı olmalıymış gibi. Ya da hayatın tek başına bir motivasyon olabilme ihtimali, hala bazı yerlerim tarafından kabul göremiyor. Ne de olsa sıradanlık ve basitlik bazen tahamül edilmesi zor şartlara da yol açabilir.   ...................  Keşke bu yazımda daha çok, olay anlatabilseydim. Birçok farklı konunun olduğu, karmaşık, soyut ifadelerle dolu bu yazımı, zaman ayırıp okumuş olmanız, benim için büyük bir destek. Daha basit yazmak en büyük arzum :) Umarım takibi zor olmamıştır. Bu kadar ara verince, herşey soyutlaşıyormuş demek.   Sevgiler Maral  
3 Aralık 2014 , Çarşamba 23:15

Bizi twitter'dan da takip  edebilirsiniz, tıpkı facebook'tan( facebook.com/cahilcesareti) da edebileceğiniz gibi.  "cahilcesareti_" twitter adımız!
24 Ağustos 2014 , Pazar 22:45

Bizden yaklıaşık 1 saat önce Grand Kanarya, Las Palmas limanına meğer başka bir türk teknesi de giriş yapmış. Yola çıktığımızdan beri karşılaştığımız ilk türk teknesi olan "Theta", 6 kişilik mürettebatı ile Kasım 2014 'te ARC'ye katılarak, Atlas Okyanusu'nu geçecek. Maceralarını ve ARC ile deneyimlerini  sailingyachttheta.blogspot.com adresinden takip edebilirsiniz. Bize verdikleri nevale ile karnımız bir hafta daha tok. Üstelik menüde kangal sucuk bile var!
24 Ağustos 2014 , Pazar 22:26

  Uzun zamandır, yaklaşık 3 aydır siteyle ilgilenemedik. Ne derseniz haklısınız, "Nerede kaldı, paylaşım" . Şimdi neler oldu onu anlatalım; kendimizi de gelecekti özenimizle affettiriz. Mayıs 2014'ün sonunda Türkiye'yi ziyaret ve vize almak için döndük. Sokakta müzik ve dans işine gireceğimizden, vizemizi yeniledik, böylece, kimlik kontrolü yapıldığında ki; yapılıyormuş, kaçak pozisyonda kalmayalım. EVET vizeniz bitiyorsa, eve dönüp tekrar almak, tek yasal seçeneğiniz. G.Amerika'dan da Türkiye'yi ziyaret etmek, maddi açıdan mümkün olamayacağı için de kaldık Türkiye'de tam 2 (iki) ay. İki hafta önce, şımartılmış döndük evimize. Fakat Grand Kanarya'ya gidiş planımız, her planımız gibi sarktı. Bunun nedeni, Kaptan'ı yatağa düşüren, beklenmedik virüs.  Yarın Grand Kanrya'ya doğru yola çıkıyoruz. Bakalım adalar arası meşhur "exeleration zones" denen bölgelerin rüzgar nasılmış. Niyetimiz, orada çok kalmadan Teneriffe adasına geçmek, orada sokakta daha rahat çalışabilecekmişi gibi duruyor. Ekim 2014'te ise bir hafta sürecek olan seyirle Cape Verde adalarına varacağız. Henüz Cape Verde adaları ile ilgili, hiç araştırmadık. Vaktinden önce derse çalışamayan biz cahiller, sora sora yolumuzu bulabileceğimize inanıyoruz. Aralık-Ocak 'tan itibaren de Okyanus'u geçeceğiz. Hedefimiz gidebildiğimiz kadar güneyli gidip, Brezilya kıyı seyrini, daha sonrası için kısaltmak. Ama bilindiği üzere, evdeki hesap çarşıya hiç uymuyor, bakacağız. İşte bizde durum bu merkezde!   
18 Ağustos 2014 , Pazartesi 17:42

Provamızı izledikten sonra dans dersi isteyen Louis ve Bastianla, 4 gün dans dersi yaptık. Biraz sokakta, biraz kayıkta yaptığımız derslerle, yakalamaç oyunu eşlik etti. Tabi ben (Maral) koşmaktan epeyi tutuldum. Malum sahil uzun. Bastian'a özel kılıçlı bir varyasyon da yaptık. Önümüzdeki limanlarda dersin devam edip etmeyeceğine bakacağız.
17 Ağustos 2014 , Pazar 21:49

Sokakta ilk provamızı yaptık. Bakalım şapkayı ne zaman açacağız.
17 Ağustos 2014 , Pazar 21:38

Önce, bana İstanbul'u hatırlattıkları için, romantik bir biçimde onları sevdim. Bir hafta sonunda, onlardan korkmaya başladım ve düşman edindim kendime....Keyfi, konforu bozulan bir insancık olarak, onlarla aynı mekanı paylaşmaktan şikayetçiydim, dertliydim hatta mağdurdum. Yaklaşık iki ayın sonunda, nasıl yaşadıklarını, düzenlerini , alışkanlıklarını, mantıklarını anlamaya başlayınca, onları tanımış olduğum için içten içe keyiflendim, eğlendim ve kendimi şanslı hissettim, kendimi sevdim, hayatı sevdim.Bahsettiğim topluluk, bulunduğumuz limanı, hatta iskeleyi ev edinmiş, oldukça kalabalık martı sürüsü... Özellikle insana dair algımın ve bakış açımın genişleyeceği düşüncesi ile çıkığım bu yolculukta, şimdilerde edindiğim martı topluluklarının yaşamına dair olan gözlemim sayesinde ,insana ve kültürüne olan bakış açımın genişleyeceğini, deneyimleyerek , fark etmiş olmak, oldukça şaşırtıcı ve zenginleştiri oldu. Gözlemin belli referanslara dayandığı düşünülürse, bu martılarla yaşadığım deneyim, bir çok algımda tahmin edemeyeceğim referanslar oluşmasına zemin hazırlayacak gibi....Beraber aynı mekanı paylaştığımız martılar günde iki kere ortadan tamamen kayboluyorlardı, tahminim denize, açıklara gidiyorlardı. Balıkçı kayıklarının limana dönmesiyle, büyük bir yiyecek mücadelesi başlıyordu. Balığın, yiyeceğin , çığlık çığla ağız değiştirdiği, mütiş akrobatik numaraların gözlenebileceği bu rituelin sonunda, nasıl kurallandığını bilmediğim, anlayamadığım bir şekilde "bir" martının ağzında son buluyordu. İşte düzenin bu bölümünde, bizim iskele esas mesken. Yiyeceği yemeye hak kazanan martı, bizim teknenin önünde, iskelede , temizlenen, soluklanan diğer martıların içinde rahatsız edilmeden, rahat rahat kazandığı yemeği yiyordu. Her gün aynı saatlere denk gelen bu düzenli hayatı, gözlemlemiş olmaktan, parçası olmaktan en keyif aldığım noktalarından biri: İskelede tekneler için yapılmış tatlı su musluklarını kullanma biçimleri. Bu durumu fark edemeyen ben ve Uğur ilk iki gün boşa akan musluğu sık sık kapatıp durduk. Meğer bunlar (bazıları, epey farkları vardı birbirlerinden) musluğu biz kapattıkça açıyormuş, nitekim tanık da olduk. Böylece dinlendikleri, temizlendikleri, öyle boş boş durdukları iskelemizin mesken edilmesinin nedenlerinden biri de susuzluklarını giderebilecekleri, sonsuz akan tatlı su kaynağıymış. Bir gün o musluğu açamayacak olan bir tip geldi, ben de merakla bekliyorum, musluğu açsın diye... Gitti musluğun başına, su varmışçasına içti, içti, bir kaç saniye sonra hala susuz olduğunu düşündü, tekrar akmayan musluktan suyunu içti. Yaklaşık 10 dakika gitti geldi,gitti geldi, kapalı musluğa, hiç sorgulamadı neden hala susuzluğunun geçmediğini, tekrar tekrar, her seferinde ilk kez gidiyormuş gibi... Zaman sorunu yok, planı yok. Uzun bir sürecin sonunda, suyun gelmiyor olabilme ihtimalini düşündü ve ağızını, gagasını musluğun iyice çıkışına doğru dayamaya çalışırken, denize düştü. Evet düştü! Kanatlarını açmıştı, ama mesafe o kadar kısaydı ki.... Velhasıl, düşünce, bari, kaldı suda yüzdü biraz ve susmışlığını gene unuttu. Sonra olayı çözmüş olanlardan biri geldi, daha ehli, belli, daha önce o musluğu açmış olan biri. Açtı. Biz de bir daha o musluğu kapatmadık, bir yandan gereksiz akan , açık musluğu seyretmek rahatsız etse de, martıların bizden önce kurmuş oldukları düzene "insanca" müdahale etmek de rahatsız edici oldu.Martılarla olan ilşkime, bana kazndırdıklarına, farkedebilmenin coşkusuna, radarımızı- umumi martı tuvaletini- temizlerken, çıkan koku eşliğinde varabildim.Okumaya, bilmeye ne kadar aç hissetsek de, bilgiyi yaşayarak, şaşırarak keşfetmenin tadı hiçbir şeyde yok, bence. Okuyunca, duyunca bir ön yargı gelişiyor, bu da saf tanıklığı, deneyimlemeyi sekteye uğratıyor, sanki, bazen. Bazense deneyimlemeden edinilen bilgi, zaman kazandırıyor. Ama sanırım, ilişkide olduğum, parçası olduğum sistemde, söylendiği gibi, zaman kazanmak pek de avantaj değil. Artık "zaman kazanmak" kazanımdan öte , zamanın yetmeyeceği, sanal bir yaşam değerlerine delalet. Ne kadar yavaşlarsan, hayat hızlanıyor, yoğunlaşıyor; aksi taktirde hayat sana yetmiyor, yavaş kalıyor.Scuba dalışı yaparken, suyun altında karşılaştığım su kaplumbağası sayesinde, nasıl hareket etmem gerektiğini öğrenmiş, yavaşlamış, olayı o zaman kapmıştım. Sanırım hızlılık benim için, çoğu zaman mücadeleyi temsil ediyor. Ne zaman mücadele etmem gereken bir durumla karşılaşsam hızlanıyorum, "bir an önce" bitsin diye, heralde.  Seyirlerde, aksilikler yaşayıp deneyimlendikçe, aksiliklerle baş etme yöntemimiz de değişiyor. Eskiden acil durum olduğunu düşündüğümüz durumlar yaşadıkça, acelece, oldukça hemen, bir an önce, hızlıca hareket etmeye çalışıyorduk. Tabi debelenen teknede hızlı hareket etmek ve algılamaya vakit ayırmadan müdahaleye  girişmek, meğer büyük bir enerji müsrifliğiymiş. Son seyrimizde yaşadığımız dümen problemi ki, sanırım bu güne kadar yaşadığımız en ciddi sorunlardan biriydi, (Teknenin kontrolünü 1 saat boyunca, 40 knot havada, kıyıya yakınken kaybettik.) Oldukça yavaş hareket etmemize rağmen, kısa yoldan çözüme ulaştığımız hissiyatı verdi. Demek ki," Hızlı olunca, yol kısalmıyormuş". Martılarla olan ilişkim gibi bakmak, gözlemlemek, okumak yeterli değilmiş algılamaya, ta ki gerçekten paylaşana kadar, ya da paylaştığını kabul edene kadar.
23 Mart 2014 , Pazar 21:39

Maalesef uzun zamandır, günce yazmaya değer, fark edişler yaşamadım. O yüzden de, yazmak istiyor olmama rağmen, yazacak birşeyim yokmuş gibi hissediyorum, işte “tam da bu anda yazmak lazım” diye düşünüp, bilgsayarın başına oturdum. Fark ettim ki , hep iyi izlenimlerden, yolculuğun özendirici yanlarından bahsediyorum. Şimdi bu yazımda can sıkıntılarından, henüz yoluna koyamadıklarımızdan, değerli anlardan önceki uzun ve işlevsizmiş gibi gelen zamanlardan bahsedeceğim.   Öncelikle “özgürlük” kavramından bahsetmek istiyorum. Maalesef insan, “üretim”e zorlandığı alanları ve bu alanların baskılarından kurtuluyor olsa da, “özgürce” yaşamak için de, deneyime gerek var, “özgür” kalınca, bu konuyla ilgili toylukla karşılaşmak, insanı dehşete sokabiliyor. Baskının ve sentetiğin olduğu şartlarda, özgürlükten ve tabiyattan bahsetmek, tanımlamak, olasılık olarak hayal etmek , kesinlikle daha kolaymış. Ve bu kolaylık beni, olgunlaştığım sonucuna varmamı sağlamıştı. İçinde yaşadığım sosyal çevrede, sınırlarımı ve yerimi, konfor anlayışıma göre düzenlemeyi becermiştim, sonuçta. Belirtmeliyim ki “meslek” sahibi olmak, böyle bir durumda kesinlikle avantaj. Şimdi özgürüm!!!!!??? Yani yerim, yurdum, sınırım yok. Ya da her yer, yerim, yurdum, sınırım. İşte bu iki yaklaşımdan, hangisine yada hiçbirine yada herikisine olan eğiliminiz, “özgürlük” kavramınızı tanımlayacak. Benim pozisyonum ise herhangi bir eğilimden önceki “durma” anı. Oldukça sıkıcı, insan harekete geçmeye korkuyor, üşeniyor, rahatını, özgürlüğe karşı savunuyor. Bana göre “özgürlük” her zaman “üretmek” kavramıyla, ters köşelerde durmuştur. “Özgürlük”ün içinde “uyumsuz”luk yoktur, olamaz (bana göre). Uyumsuzluğun olmadığı bir ortamda, bana göre üretmekten bahsedilemez.(?) Yani her zaman konfor (algımı) alanlarımı, konforsuz hissedişlerim belirledi. Şimdi çok rahatım ama konforum yerinde değil. Konforlu ortamımı şekillendirmem gerek, ama konforsuz değilken bu çok zormuş. Nasıl sürekli bir “ana akım” olması gerekiyorsa, onun gibi bişey. Bu arada söylemeliyim ki baskılar üzerinizden kalksa dahi, alışkanlıklarınız hemen değişmiyor. Bu süreçte göstermeniz gereken sabır, apayrı bir katman zaten, ki bundan daha önce bahsetmiştim. Alışkanlıklarımı nasıl değiştirebilirim? Sizce alışkanlıklar ve bağımlılıklar arasındaki fark ne? Alışkanlıkların değişmesi (benim durumumda biri için) yeterli bir araç mıdır?   Neyse demek istediğim, insan tekneyle Dünya gezmesinde olsa dahi, hareketsiz kaldığı zamanlar aşırı olabiliyor. Hareketsiz geçirdiğim zamanlar için maalesef hep bir suçluluk duygusu içindeyim. Mesela neler yapabilirdim diye düşünüyorum: Gideceğimiz yerlere çalışabilirdim... İspanyolca öğrenmeye başlayabilirdim... Fransızcamı çok geliştirebilirdim.... Sitemizle uğraşabildim........ Daha çok Uğur'la prova yapabilirdik.... Daha iyi beslenebiliridim... Daha dinç olabilirdim... Daha fazla yelken öğrenebilirdim... vs. vs. vs. vs. vs. vs. Şimdi bunlar tam da vicdan azaplık kayıplar değil mi?   Peki hareketsiz zamanlarım neyle geçiyor? Değil mi? Asıl soru bu. Ipad'de ya da telefonda oynanan oyunlar, internet , kahvaltının sarkıtılması yöntemiyle günü oyalamak, 2-3 saatlik bir aktiflikten sonra (çay bahçesi, yemek organizasyonu, alışveriş, tekne için iş, vs) ve tabi akşam olmasıyla “film” saati. Valla aslında o kadar da kötü değil, oldukça rahat bir ortam. Ama maalesef, durmu değiştirmek için önceki durumu kabullenmek gerekir ya, işte bunun “rahat” olduğunu kabul etmek zor. Daha önce içinde bulunduğum şartlar beni hep “üretmeye”, “gelişmeye”, “inşa etmeye” şartlamış. Muhtemelen ben geçirdiğim (bana göre harcadığım) bu zamanları “oh ne rahat” demeden değiştiremeyeceğim.   Bazen havaya bağlı hareket etmek zorunda olmak, özgürmüşüm hissiyatını zorlasada, hiç bir zaman kendimi mevsimin,iklimin, coğrafyanın, gezegenin baskısı altında hissetmedim. Konfor alanımı, sınırlarım belirler herhalde. Ama başkasının bana koydukları değil, benim kendim için koyduklarım. O da bende meğer pek yokmuş, ben başkalarının sınırları arasında takılıyormuşum, şimdi gezegenin sınırları arasında takılma fikri, bana henüz ağır geliyor, boyumu aşıyor gibi.   İşte bu “gezegenin sınırları arasında takılma” fikri, kulağa çok havalı gelse de, beni yüzleştirdiği durum ortada. Yani türçesi “Her şeyin başı sağlık” durumu. Ben de açıkçası bu durumu idrak etmek için henüz gencim, o yüzden sırf kendi “sağlığ”ım için “zaman” ayırma düşüncesini hazmedemediğimden, çürümeye istikrarlı bir biçimde devam ettiğimi fark ediyorum, ama birşey de yapamıyorum...(:) ) Bir de doğanın, özgürlüğün, tekbaşınalığın bu tarafı var, hadi bakalım!   Valla ben şimdi yazınca, göze o kadar da kötü gözükmedi, nerdersin?  
1 Mart 2014 , Cumartesi 17:08

NERELERDEN, NERELERE ! (Haziran 2013- Şubat 2014) 9 Haziran 2013-- Kaş Marina'dan Dünya yolculuğu için yolculandık. Heycanlı, gergin ve yorgunduk... Tekne de saklanmış iki arkadaşımızla beraber, uğurlanmadan sonra, Marina'nın önüne deriledik. Tarihe yaklaşık bir ay önce karar vermiştik, ama maalesef hava muhalefeti, yola çıkmamıza engel oldu, biz de ayrılış seromonisini yapmak zorunda kaldık. 10 Haziran'da iki arkadaşımızla Fethiye Gemiler koyunda demirlemek üzere yola çıktık. Niyetimiz Alim abi ile , Naim abiyle görüşmektik. Daha Önce Dünya turu yapmış, Alim Sür ile bir türlü görüşememiştik. Bize ev yapımı, sonra İtalya'da içtiğimizde ne kadar özel olduğunu anlayacağımız, şarap hediye ettiler. İçerken hep andık. 13 Hazian 2013-- Marmaris'e vardık. Ufak tefek son ihtiyaçlar karşılanıp, yola çıkacaktık. İki arkadaşımız da burada bizimle vedalaşıp ayrıldı. Fakat demirde, motora giren tuzlu su olayının başlattığı talihsizlik ya da başka bir açıdan şansımızla planlar yavaş yavaş değişmeye başladı. Haziran Sonu 2013-- Yolda başımıza, motorla ilgili bir talihsizlik gelmesindense, yola biraz daha geç çıkmayı göze aldık, zaten oldukça erken yola çıkmıştık. Tekneyle yaklaşık 5 hafta Bozburun'da kaldık. Motor rektefiye oldu. (ikinci kez). Gülhan Usta'nın fedakar, özverili, ustaca çalışmasıyla... Temmuz Sonu 2013-- Derinlik göstergemiz bize ayak bağı olacak gibiydi, son kez bir günlüğüne kara çekilmemiz gerekiyordu. Yol göstericimiz, has destekçimiz, arkadaşımız Levent bize bir kıyak geçip, karaya çekilme olayını ayarlayacaktı, ondan sonra ver elini Yunan adaları!!!! 13 Ekim 2013--- Yaklaşık 2,5 ay Palmarina'da kaldık. Aklımızda olan, ama “neyse, idare ederiz” dediğimiz tüm ihtiyaçlar, Levent'in kanatları altında çözüldü.Ve 13 Ekimde tekrar uğurlanarak yola çıktık.... Kalimnos (19mil), Amargos (68 mil), Agina (139 mil), Oradan Corinth (Korent kanalı)'ı geçip, Kefalonia'da 6 saat mola verip, Sicilya (Milazzo)'ya vardık (302 mil), Sardunya adası(307mil)'na 29 Ekim 2013'te vardık. Toplam 1003 mil mesafe geldik.Toplam 6 gece seyir yapmadan dinlendik. Bu seyrin “Aman sezon kaçıyor!” diye, 192 saatini motorla, 25 saatini yelkenle geçtik. 16 Kasım 2013-- Mevsim itibari ile Balear Adaları için 3 temiz fün yakalayamayacağımıza karar verip yolu bölmeye karar verdik. Carloforte'ye (63 mil) doğru yola çıktık.( Cagliari- Sardunya'dan). 27 Kasım 2013-- Mayorka'ya doğru yola çıktık.( 254 mil). 54 saatlik seyrin sadece 8 saati yelken yapabildik. Ne olursa olsun bir an önce, mevsim geçmeden Cebelitarık'ta olmak hedefimizdi. Anca denk gelen şartlar da rüzgarsız şartlardı. 6 Aralık 2013-- Mayorka'dan (Porto Colom Limanı) Cartagena 'ya (238 mil) yola çıktık. Yola çıktığımızdan beri hep adalardayken, ana karaya doğru yola çıkmıştık. 14 Aralık 2013-- Cartagena'da tanıştığımız yaşıtımız yelkencilerle yolumuzu birleştirmeye karar verdik ve Cebelitarık'a (245 mil) kadar beraber seyr etmek için yola çıktık. Categena'dan itibaren nerdeyse tüm yolu yelkenle geçmeye başlayınca, yelken ve denizle ilgili düşüncelerimiz derinleşti. 22 Aralık 2013-- Dura dura geldik. Cebelitarık La lineadaki marinaya bağlandık. 9 Ocak 2014-- Beraber seyr ettiğimiz teknelerle, Cadiz'e (77 mil) doğru yola çıktık. Vize ile ilgili sıkıntılarımız yüzünden, Fas'a geçememiş olmanın gerginliği ile doluyduk. 13 Ocak 2014-- Cadiz (ispanya)'den, Fas Mohemmedia'ya (190 mil) doğru yola çıktık. 18 Şubat 2014-- Şu an hala Mohemmedia'dayız. Yelkenin tadını alınca, aceleci tavrımızdan vaz geçmeye karar verdik. Yelken ve deniz, bizce zamansal kaygıları kaldırmıyor. Böyle bir tasa varsa, zamanmıza yazık oluyor. Gezmek, anın, mekanın, tadını çıkarmak için elimizdeki fırsat, ender bulunan türden. Bu sene Okyanus geçişini yapmamaya karar verdik, hazırlık sürecinden beri içinde olduğumuz “haldır, haldır” tavır, parçası olduğumuz yolculukla bağdaşmıyor. Önümüzdeki sezonu Kanaryalar, Cape Verde adaları ve Senegal'de geçirmek planımız. 2014 sonbaharında da Güney Amerika'ya doğru yola çıkacağız.(bir aksilik olmazsa :))
20 Şubat 2014 , Perşembe 12:21

  18 Ocak 2013   Bu gün oldukça sıkıntılı bir gün. Bu gün de sıkıntıyı , sınırlarımla öğreneceğim demek, malum bu yolculuğa başladığımızından beri, fikrim artan tek konu “kendim” oldu.(Maalesef mi demeliyim, şanslıyım ki mi demeliyim, bilemiyorum). Nasıl artıyor, valla başıma gele gele. Bu gün de içimi sıkıntısı durumu başıma geldi Hava bozuk, aybaşım gelmiş, dolunay da.(detaycılar için bir gün, diğerleri için 3 gün:)).... Dışarısı karanlık, pek çekici değil. Belki, Uğur'la benim, işimizin provasını yapacatık. ......Sonunda ben, Uğur ve Robin, dışarıya , yükselen dalgaları seyredecek bir yer bulmaya gitmeye karar veriyoruz. Yolda balıkçı Ahmet'le karşılaşıyoruz, iki gün önce tanışmıştık, biraz da sohbet etmiştik. Ama G.Amerikada ispanyolca-portekizce neyse buralarda da Fıransızca o, biliyosunuz.( Bunun da ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz, ve unutmuyoruz. :) O yüzden benim, buralılarla yaptığım şimdiye kadarki muhabbet: söyledikleri rakamı, tarif ettikleri yolu, satın almak istediğimiz şeyin ne olduğunu anlatmaya, anlamaya , çalışmak dışında derinleşemedi. Ama Allahtan ingilizce bilenler de var. Yani: Ahmet'le muhabbetimiz Robin'inki gibi olmasa da iyi.   Limanın hemen dışında , yüksek bir sahile gidiyoruz. Uffff! O ne ihtişam, o ne ihtişam. Bulunduğumuz yer, dalganın , rügarın zaman zaman bize bonkörce yolladığı, tuzlu sularlarla ıslatılıyor, buna rağmen, fotoğraf makinalarımızı çıkarıp, bu coşkulu görüntüyü fotoğraflamak istedik... Ama biliyorsunuz , böyle zamanlarda , o coşku , o fotoğrafa bir çıkmak istemez, bir çıkmak istemez. O noktadan sonra götünüzü de yırtsanız, o dalga öyle görünmez. Ama daha önce de bahsetmiştim bunun nedeni “o an içinde olduğunuz şey bir manzara değil, bir olay olduğundan” sanırım olayın fotoğrafını da , olayın başrolündekini çekip koyamazsınız, o olmaz. Neyse olmadığının örneklerini görecek siniz....   Sonra, yeteri kadar tuzlandıktan sonra, Kazablanka yönünde bir plaj muhabbeti geçti, bir Marakesh çöle girtme planları konuşuldu ve tren saatlerine bakılması gerektiğine karar verildi, bir de kebab yenileceğine..... Kebab, tren kısımlarını zırt geçiyorum, öyle uzun tasfirlili(lerle) yazmak lazım , şu an atlayacağım. Ben, Uğur, Robin, Ahmet taksiye bindik. Ahmet: Balıkçıymış, çcukluğunun geçtiği yerlerden bahsederken, nasıl balık tutmayı çocukluğundan beri çok sevdiğini anlatıyor, şehirde onun favorisine gidiyoruz. Bahsettiği 6 km'lik sahili (okyanus sahili demem lazım , arada bir hayli fark var, burada denize tapılınılabilir, öyle bir hali var.) geri Blue Belle'in olduğu Mohemmedia'ya doğru yürüdük. Biraz üfledik, biraz püfledik, biraz eğlendik, biraz yorulduk, biraz etkilendik, biraz güzel hissettik, sonuna doğru, yüzümü yakan yağmurla ıslandık, (Yolun son çeyreğinde hava kararmıştı, unuttum.) yeşil-nane çayına doğru yöneldik.     Fas'tayız, Fasta'yım, Fas'ta....................            
24 Ocak 2014 , Cuma 16:13

24 Aralık 2013 Maral'ın güncesi, CEBELİTARIK LA LINEA'DA NOEL... Akdeniz'in sonuna geldiğimiz şu anda, nedense “yeni” başlangıcımız için, geriye dönüp bakmak, Akdeniz'i değerlendirmek bir ihtiyaçmış gibi geliyor... Geçmiş iki buçuk ay, o kadar benzersiz ve yoğundu ki bana yaklaşık 7-8 ay gibi geldi. Düşünüyorum, düşünüyorum Akdeniz'İ nasıl özetliyeyim diye, bilemiyorum...Belki okyanusa çıkmak lazım dönemin bitişini anlayabilmek için. (Sanırım Akdeniz deneyimimize bakmak için aceleci davranıyorum.) Daha önce de zaman zaman kendimi “sabırsız” bulup eleştirdiğim alanlar olmuştu, ama bu yolculuğun başından beri kendimi “sabırsız”, “aceleci” hissettiğim her an, sakıncalarını da hissettim. Böyle, arada, daha tam ayamadığım, ama yavaş yavaş sezmeye başladığım farkındalık öncesi anlara katlanmak bana zor geliyor, belki sabırsızlık gene... Ama nasıl baş edeceğimi henüz çözemediğim bu yanım, denizle terbiye edilecek gibi, biraz acılı olacak ama değecek. Yola çıkmadan, çıkınca rahatlayacağımızı, karaya bağlı planlardan, takvimlerden sıyrılacağımızı hayal ediyorduk. Yola çıkınca, ne olursa olsun, hazırlık süreci de geride bırakılacaktı, feşmekan... Ama bu vize meselesi ve takvimi, zincirleme bu konuya bağlı, okyanus geçiş sezonu ve tabii ki marina ücretleri, zaman zaman pahalılık bizi hayal ettiğimiz gibi gezegenle uyumlu hareket etmemizi, gezgeni sezmemizi oldukça engelledi. Tanıştığımız avrupalı salaş yelkencilerin konforlarına, huzurlarına, kendiliğinliklerine, olasılıklarının çeşitliliğine, bağımsızlıklarına hayran kaldım. İtiraf etmeliyim çok da şey öğrendim, onlardan. Sonuçta “buralarda” çok yeniyiz, toyluğumuzla, bir orta doğulu olarak Avrupa'da yüzleşmek..............???? Zaman istiyor tabi Dünya'ya alışmak :) Demek istediğim benden de kaynaklanan, şartlardan da kaynaklanan zorluklar, kısır bir döngü gibi birbirini de besleyebiliyor. Zaman zaman yüz yüzeliğin, sıcaklı kanlılığın, samimiyetin, anlayışın gerçekliği içinde düşünceleriniz, kendine güveniniz gelişiyor ve umutlanıyorsunuz, ama aksi gerçekleştiğinde, başka bir gerçekliği heycanla öğrenirken ve alışırken, “devletsel” bir gerçeklikle karşılaşınca “SINIR” neymiş, onu da net bir şekilde, tüm benliğinle anlıyorsun... Maalesef hayatın gerçekliğinde, bu kadar “suni” bir unsuru kabullenmek , herhalde belli bir olgunluk gerektiriyor, o olgunluğa da varabildiğim zaman, başka bir bağımsızlık seviyesine ulaşabileceğimi hayal ediyorum. Tabi insan doğası açısından bakarsak, sürekli başka “seviye” arayışlarında olmak da kaderimde hep olacak.. Yolculuğa başladığımızdan beri, şimdiden, benim için mihenk taşı olmuş bir kaç nokta var, onlara değinmek isterim, huzurlarınızda: DENİZİN ETKİSİNe kadar deniz tutmasından müzdarip olsam da, denizde gece gündüz giderken (evimizle) , her türlü aksaklığa rağmen, hissettiğim coşku eşsiz. Yerleşik hayatımda, unuttuğum bir duygu. Keyif, değil, neşe değil. Biraz abartılı olacak ama , ancak abartınca anlatabileceğim; Yaşıyor olmanın bir kader değil, bir fırsat olduğu bir düzlem gibi. Yaşıyor olmanın bazen ağır geldiği anlar yaşamışsınızdır, “coşku”nun eksikliği... “Coşku”'yu zaman zaman, başka gerçekliklerde, “toy” bulduğumu ve bu toyluktan haz etmediğimi hatırlıyorum. Şimdilerde “toy”luk ve “yaşlı”lık birbirinin zıttı gibi gelmiyor. Bir arada yorumlanınca daha eğlenceli geliyor. Ve denizde iken insan şaşırıyor “neden daha önce düşünemedim” diye... “Basit” olan şeyler unutulduğunda, unuttuğunun “kendiliğindenliğin özü” olduğunu da unutuyor. Tekrar hatırlandığında ise “Basitliğin. zorluğu ve kolaylığı da aynı ölçüde barındırdığını hatırlıyor” . Bir de “kök”ler meselesi var.Düşünmeye düşünmeye zaman içinde bendeki “kök” kavramı, “sabitliği”, “yerleşmişliği”, çağrıştırmaya başlamış, fark etmemişim. Şimdi “sabit”liğin yerini “yayılmak”, “yerleşmişliğ”in yerini “değişim” aldı. Çünkü, gezegenimiz hareketli yüzeyinde geçirdiğim bu kısa sürede, “zaman” ve “mekan” kavramlarını temellinden oynattı. Çünkü artık, gezegenin hareketine tanık olacağım, başka bir döneme girdiğimin farkındayım. Ve benim için, olduğun mekanın yapısı, zamanı da belirler ve böylece “hareket” oluşur. “Hareket” hayatta olduğumuzun en büyük “kanıt”larından biri (nesnel olarak- burada, algının çoğunun, görme duyusu üzerinden geliştiğini kabul ettiğim sonucuna varılmasın, “acı” da bir “hareket.”-). Yaşıyor olmanın, yaşamak için bir neden olabileceğini fark etmek, hem işi kolaylaştırıyor, hem basitleştiriyor, hem de bunu fark ettiğinde zorlu bir sürece gireceğini de biliyorsun. Çünkü “değişim”in bedelleri var ve “bedel”ler üzerinde plan yapmak,işini daha zor zorlaştırır, ama “elindekileri bıraktığında” özgürleşmeye başlayacağını da en başından beri adın gibi de biliyorsun. “Gelenek”, “kök”ün bir diğer üyesi. Bunu da anlamamışım tam!!!! Gelenek, “geçmiş zaman”ı değil, anı yaşayabilmeyi besleğen bir öğe gibi, bayat bişey değil yani. “Geleneklerin Tadını Çıkar”, gibi bir slogana bile varabilirim. Ama geleneklerde, hareket gibi yönlendirlebilir, parçası olunabilir, tanığı olunabilir, zaman-mekan bağlamından bir konu yani. Şu ana kadar yaşadığım her anı “kök”üm ise, “gelenekler” de gövdem , nesnem.Yayılmak için sadece merkeze, ve uzanmaya itiyacım var. “Bırakma”ta değil, “”sark”maya ihtiyacım var. Etkin ve üretken değil, var olmaya ihtiyacım var.... Meğer “var olduğumu” unutmuşum, ezberlemekten....(Şimdiye kadar var olduğumu hissetmek için hep “yoğunlaşmaya” ihtiyacım vardı, işe, düşünceye, hissetmeye yoğunlaşmak, ama şu an “yoğunlaşma” eylemi, kulağıma biraz suni gelmeye başladı.) Ama bu, diyebilirim ki, benim son noktam değil,yani “deniz” kafasından bahsediyorum...“Hımm bir daha dönüp bakayım, bu açıyla nasıl olur, ya da başka “açılarla”, orda da var olmak?” diyip “var olunabilecek” farklı zaman-mekan kombinasyonlarını denemeyi isteyebilirim. Kökümün yeryüzüne yayıldığını, bir yandan da gövdemin göke doğru uzadığını hissi,bana tam da “hayatta olduğumu” hatırlatıyor. Yaşlanmak istiyorum ama büyümek istemiyorum..... Sarkabilmek,(sarkaç olabilmek) için uzamak lazım. Uzamam için hafiflemem lazım. Hafiflemek için yükü azaltmam lazım. Hafiflersem, savunmasız kalabilirim. Özgürleşirim, basitleşirim.Ama basit'lik “gelenek”se, ben kesinlikle “geleneğim”in(anımın) tadını çıkarmak için, basitleşeceğimi düşünüyorum. Savunma hiç yoksa “Saldırı”dan da bahsedemezsin. Saldırı yoksa “sınır” da yok.......................Hiç!!! İşte, eğer, buraya kadar okuyan varsa, diye diyorum: Bunlar bilgisayarın başına “ay sitemize bir yazı falan koymamız lazım, bir günce yazayım” diye oturduğum yazı. Maalesef yazarken düşündüm, ve çağrışımları yazdım. Biraz abartacağımı söylemiştim, başka türlü anlatamam diye... Son paragrafım da mübarek biraz havalı olmuş, aslında komik olsun istemiştim, klişe olmuş.... Tonlanmayınca da anlaşabilen yazıları, umarım bir gün yazmayı beceririm... İşte yeni yüzeyin kafamda döndürdükleri bu yönde.... Cebel,tarık denen o eşsiz yerden “meri krismıs” dileklerimle...
31 Aralık 2013 , Salı 10:43

Bir ayı aşkındır hava beklediğimiz Sardunya'dan bu gün ayrılıyoruz.... 3-4 gün için geldiğimiz Sardunya'da (Cagliari) bir ay, Carloforte'de 11 gün kaldık. Carloforte'de buraların deyimiyle "sıradışı" havayı limandan yedik. Cleopatra hortumu adayı dağıttı. Bu gün hava uygun, uzun zamandır ilk kez, biz de işe koyulduk.Sandöviçler hazırlandı, motor su-yağ kontrol edildi, kabin neta edildi, çay demlendi,sağlam kıyafetler giyildi... Bakalım stresli bekleyişimiz, konforlu bir seyirle ödüllendirlecek mi?
27 Kasım 2013 , Çarşamba 10:58

http://cahilcesareti.org/galeri.php?gno=73 bu linkte yeni albümümüzü görebilirsiniz.
18 Kasım 2013 , Pazartesi 18:38

Sevgili Çıplak ayaklar ahalisi ve sülalesi, Bu tekne  ve Dünya turu olayına girdigimden beri, içimin bir köşesi hep orada olamamanin, mihonun deyimiyle" festival" in parçasi olamamanın, bir buruklulğu vardı. Önemli günler, ( buluşmalar, özel bir araya gelmelili organizsonlar, "gezi", düğün, cenaze, yılbaşı gibi) yani önceden bilebileceklerim diyeyim, benim de uzakta moralimin bozuk olduğu günlere denk düşer.... İlk başlarda kaçırdığım ve anlatılan her şey bende eksik kalan bir şeyler oluyor hissiyatını veriyordu, sonra sonra dedim " eksik kaliyorsan git , gitmiyorsan da kabullen" ...tabi tam bu cümle değildi de buna benzer bişey dedim işte.... Şimdi tam hatırlamıyorun, o zaman benim için bişeyler daha yoluna girmeye başladı. Ben oralarda yokken  neler oldu ( burada) :) " Aptal, Siradan ve Suclu" yu  " oyun bitince oynarız" mantığıyla çıkardığımızda ,provaya baslayali11 ay olmustu. Daha önceleri deneyimlediğim , "vaktimiz olaydi..., zaman çok kısaydi" gibi işsel eksik, eleştirilere cevap açıklamalarına uyuzdum. Zaten oyun çıktığında da " bir daha asla " da dedim . Herrkese de dedim "deymez" diye. Neyse ben o zamanlar bir daha bu kadar uzun hiç birşeye hazırlanmam artık dedim, ama dediğimde bu tekne olayina başlamiştik. 3 yil once tekneyi aldık, iki yil hazırlandık. 3 yıllık bu sureç 1 yıl sürer diye düşündük. Yeni bitti, hatta yeni ' bitmiş' . Malum ne zaman hazır olduğumuza da yanlış karar vermişiz. Bu üç yil simdiye kadar hayatimin en yıpratıcı dönemi oldu, psikolojik olarak. Bir yandan manitayla girilen plan, proje, ortaklık olayı bizi çok kastı, sarsti. Beni çok korkuttu, zorladı. Onlarla , şunlarla, bunlarala sike sike yüzleştirdi. Bir türlü yola çikmamama durumu yerleşti. Sanki böyle hayatımızın sonuna kadar ' hazırlık sürecimizdeki en önemli bir ay' modunda ömrümüzun sonuna kadar takılacakmışız gibi gelmeye başlamıştı ki, yola çıktık. Bu süre zarfinda bir sürü yeni şey öğrendim. Böyle hayat boyu tek bir seyle uğraşmiş ben için, ilk başlar korkunçtu. O kadar işimden anlayan, hakim, tatmin olan, keyif almasini bilen biriyim, ( benim gözümde). Bu tekne olayıyla birlikte kendimi çok uzun süre ilk okulda arka sıralarda , sümüğü hep burnunda, pek bişey anlamayan, her bişey sorulduğunda, ya da hiçbirşey sorulmadığında, böyle yüzünde boş ifadeli tipler olur ya, boynu hafif bükük, başı eğik, tüm yüz kasları gevsek... Iste tam öyle birine dönüştüm. Valla insanin kendi aptallığıyla böyle yaşamasi, nasil ızdırap oldu anlatamam, ayrica tembellik dizboyu, zaten o tipler de hep tembel olur. Bir süre en zoru o "kendime" tahammül etmek oldu. Tabi bir de bunu mantinanin tanıklığında yaşamak...... Neyse zor da olsa bir sürü şey öğrendim, yarım yamalak da öğrendiğim birsürü şey var tabi, ( çoğu:) ) Şimdi tüm bu hazirlik süreci depresyonları, çıkıp çıkıp çıkamama travmaları geride kaldı, oralardan eksik kalma durumu artık " keşke şimdi burada olsalar" durumuna dönüştü. Artık neye hazırlandığımızı anlıyorum. Hazırlık süresince, seyir halini sanki hedefimize ulaşmak için atlatılması gereken, aksilik üstüne aksilik yaşayacağımız, kazasız belasız , önlemlili, tedbirlili olunmasi gereken bir süreç olarak hazırlandığımızdan, seyirde olmanin ne kadar keyifili olabileceğini hiç bilememişiz. Bir de şu iki kişilik mevzu var , küçük alan bir tek ikimiz falan ... Uğur'la da geçirdigimiz engebeli üç yıldan sonra da bu kısım gerçekten, benim tahmin edemiyeceğim kadar özel hallere büründu, keyfimiz yerinde. Neyse çok uzattim, üç yılda başıma gelenleri anlatmak değildi niyetim, daha sık yazarsam anlatırım detaylı..... Yani sonunda yola çıktık, neymiş göreceğiz. Derler ya " NEREYE GİDERSEN GİT, KENDİNDEN KAÇAMAZSIN" sanirim bu durum ima edildiği kadar kötü bir durum değil... Şu anda Sicilya' dan Sardunya' ya geçiyoruz. Sicilya' da Uğur sürekli "baba" filminin muziğini    ıslıklamasına rağmen, Sicilya'ya sicilya havası veremedik.... Bildiğin Sirkeci, Eminönü... 64 saat yol yapınca insan , değecek bir yere varmak istiyor, Silya olmadi, olamadi... Havalar hala sakin, aydı, güneşti, yakamozdu, yunustu, kuştu, gidiyoruz. Gecen gece bir yakamoz denizine girdik anlatamam, tam pi'nin yaşamı filmindekinin aynisi idi,.... Insan güzel bir doğa görüntüsü gördüğünde, güzel buluyor, bu da benim için pek heycanlı bir deneyim değil aslında ama her bir görüntü bir olay da olduğundan hoş bulmaktan ziyade beklenmedik bir sekilde coşkulanıyormuşsun. Gün doğumu da, dolunay da görüntüden ziyade bir olay olduğundan, başımıza gelen bu olaylar sinsileleri, doğadan da olunca, ver coskuyu ver coskuyu.... Bilinsin isterimki, yolda susarak geçirdiğim bir sürü an var, kafada iş, güç yapılacaklar listesi de yok, aklımda sevdiklerim, hem düşüncelerimde, hem duygularimda. Bu da iyimis, insan kendinde nelerin iz bıraktığına şaşırıyor... Bilmiyorum neden ama hep iyi şeyleri düşünmeye odaklanıyorsun, kötü ya da düğüm olduğunu düşünebileceğin şeyler sadece önemsizleşiyor... Bakalım önümüzdeki maçlarda kafada neler dönecek..... Sevgiler Maral
8 Kasım 2013 , Cuma 17:19

    İnsan hayattan yorgun düştüğünde, ya da yaşamayı zor bulduğu anlarda, çocukluğa özenir. "Çocuklar gibi şen" olmaya, dertsiz tasasız olmaya... Aslında çocukken kimse kendini dertsiz de bulmaz, kaygılar sıkıntılar vardır... Şimdiden bakınca basit, önemsiz seyler. Şimdi denizde iken düşünüyorum: Zevklerim ve ihtiyaclarim çocuklarınki gibi, gerçekten yaşam zor mu kolay mı , bilmiyorum , gereksiz bir soru şu anda. Sanirim beni en çok yoran, kategoriler olmuş. Yola çıkmadan önce yaşamanin bana  zor gelmeye başladığını düşündüğüm bir dönemdeydim, oysa buna zaman ayırmak bile saçmaymış, zaman kaybı...Kategoriler: iyi, kötu, aşağlık- yücelik, haksızlık- haklılık, değerler, üretim- tüketim.....gibi insanın sosyal yaşamını kurduğu düzen. Bunlar bir yetişkine oldukça önemli ve ciddi tasalarmis gibi geliyor, bir yandan çocukların tasasiz uykusuna özenirken, bir yandan da basit sorunlarindan ve deneyimsizliklerinden ötürü , onlara yol göstermeye çalisan belli bir noktada "üstün" olarak yetişkin yetişkin takılıyoruz. Taze güne başlamanın heycaniyla, uyanma özlemi çekerken, uyumanın- uyanmanın orgazmik keyfini tattığım bir döneme geçtim. Zevklerim, meşguliyetlerim, sıkıntılarim bir çocuğunkinden farksız şimdi.( ya da şimdilik, bilmesi zor)   Katagoriler ve değerler, hayatıma derinlik değil , sadece sınırlar ve karmaşıklık katmış. Sınırlar bir yandan da, özgürlük kavramını tamamlar, özgürlük, sınırlar olmadan tanımlanamaz. O zaman sınırlar olmayan bir yerde özgürlükten bahsedebilir miyiz? şu an içinde bulunduğum "şartlar" davranışlarımı ve hareketlerimi belirliyor, gezegenin ve Blue Belle'in şartları. Şartlar değişken, sabit, kalıcı değil. Şartlar sertleştiğin ve ben sınırlandığımda haksızlığa uğramış olduğumu filan düsünmuyorum, seçeneklerimi değerlendiriyorum. Basit , ama önemli.... Basit olan her şeyin tek başına bir değer olmayıp, bütünün bir parçası, bir sürü birbirine bağlı şartlar sinsilesinin bir sonucu olduğunu iyice anlamak için, düşünmek yeterli olmuyor tahmin edersiniz ki.... İnsana dair 'düşünüyor' olmasının yüceltilmesini yanlış anlamış olabiliriz. Benim de uzun süre içinde bulunduğum durum bu idi, ne kadar aksini önemsesem de. Düşünerek anlamak ve düşünerek derinleşmenin, dansla da deniyimlediğim kadarıyla da ise yaramadığını, biliyorum. Gene de temel bazı şeyleri unutmamaya calismak ve kendine hatırlatmak, parçası olma seçeneği varken oldukça gereksiz bir mesai ve oldukça da karmaşık.... Dakikaları deneyimlerken aylar sonrasının hedefinin önemi küçülüyor , önemsizleşiyor. Bense kendimi şehirde ya yetişmeye çalişırken, ya da kaçırdıklarımı kabullenirken hatırlıyorum. Tatminim ise yakaladığım, paylaşımlar, bir aradalıklar. İnsan bu kadar koşturmaca olmasa, bu anların da bu kadar değerli olamayacağını kendine hatırlatıp, avutuyor. Tıpkı yoksulluk içinde yasayan hintliler gibi, kendimi avutarak ve neyi değerli ya da  gerçek, yeni deyimle " sahici" bulduğumu düşünerek, egomu tatmin edip büyüyormuşum, huzurlanıyormuşum. Değerli, önemli bulduğum şeyleri de zorlaştırarak, elde ettiğimde kendimi kazandim hissedip, gururlanıyormuşum.   Şimdi daha ne yaşadığımı tam bilmiyorum, belki yaşadığım, beklenmedik bu varoluş şekli, önceki var oluşumu acımasızca değersizleştirmemi sağladı, bilmiyorum...Ama beni tüm bunlari görecek, yaşayacak, deneyimleyecek noktaya getiren de simdiye kadarki deneyimlerim, başıma gelenler, tanıklıklarım ve düşüncelerim. Tüm bunlar  daha önceden de bildiğim, iyi algıladığımı düşündüğüm şeylerdi. Ama bir şeyi ne kadar farklı konumdan gözlemliyorsan, o kadar daha iyi anlıyorsun ya, başıma gelen de bu, en azından şimdilik.     Çok uzakta olmama rağmen, tüm sevdiklerimi sürekli hatırlayıp, anıp, yeteri kadar vakit geçirememenin pismanığıyla yüzleşiyorum... Umarım tüm arkadaşlarim ve ailem beni ziyaret edebilir. Döndüğümde ise kalabalıklaşmaktan öte, sahip olduğum ve beni zenginleştiren herkesle doya doya vakit geçirmek istiyorum....     Şimdi kafami kaldırıp, etrafı kolaçan etsem iyi olur, malum nöbet bende, fark ediyorum bir kusun uzun süreli misafirliğini, bu yazıyı yazarken kaçırmışım, meğer hemen arkamdaki telde duruyormuş, kim bilir ne zamandır. Not: Bir sonraki sabaha kadar bizimleydi, misafirimiz, güzel bir uyku çekti, sabah gittiğinde ise yerinde sadece dışkısı kalmıştı. :)   Sicilya- Sardunya arasi Dünya'nin bir yerinden Sevgiler Cahil Maral
29 Ekim 2013 , Salı 22:14

Facebook'ta da bizi takip edebilirsiniz. Orada da kaynaşabiliriz. :) www.facebook.com/cahilcesareti
22 Ekim 2013 , Salı 11:53

http://www.cahilcesareti.org/galeri.php?gno=72 Amargos'ta motosiklet kiralayıp...Her zamanki gibi en kötü şartlarda yağmur-rüzgar-şimşek gezdik. Anladık bizim olayımız bu! Yukarıdaki Link'te fotolar var, bilginize.
17 Ekim 2013 , Perşembe 23:19

Gazetelere de çıktık. Umarız bu sefer olur, malum ilk denememizde bazı travmalar yaşandı. O yüzden biz, yine kendimizi, bir önceki kadar hazırmışız gibi hissediyoruz. Tabi  tam emin olamıyoruz, çünkü bir önceki gibi eminiz.:) http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=24919263 http://www.radikal.com.tr/hayat/cahil_cesaretiyle_dunya_turu-1155658 http://sozcu.com.tr/2013/gunun-icinden/cahil-cesaretiyle-yola-ciktik-389379/  
17 Ekim 2013 , Perşembe 20:32

Heycanla uğurlandık yine İlk gün: Hava sertleşti, yelkenleri küçültmek istedik ama  balençinayı germediğimizden, bumbanın yükü Lazy-bag makaralarına binice, makaralar bağlı oldukları 1.gurcatadan koptu. Yelkenimiz tüm güverteyi örtecek şekilde dağıldı. Tabi fotoğraını o an çekemedik. Yelkeni topladık, Kalimnos adasına vardığımızda ,direğe çıkıldı ve yeni sağlam makaralar takıldı. Sorun ÇÖZÜLDÜ! ikinci gün: Motorumuzun soğutma sistemindeki, tuzlu su düzeneği hava yaptı. Tam zamanında Kaptan fark etti. İmpeler-mimpeler ne varsa söktü tatktı düzeldi. Sorun ÇÖZÜLDÜ! (Maral'ı deniz tuttu, kafasını kaldıramadı, Uğur'da tamirat sırasında kendi deyimi ile "cinnetin eşiğine geldi") Üçüncü gün: Motor hava yaptı, motorun havasını gene Kaptan ustalıkla aldı. Ammavelakin, sorunu tam anlamak ve çözmek için Amargos adsına girildi. Meğer mazot depomuzda bakteriler türemiş, motora mazot girişi hortumunu tıkamış. Gördüğünüz fotoğraf depodan mazot alınışı ve temizlenişini simgelemektedir. Hummalı bir çalışmadan sonra oldukça temizlenmiş mazotumuz ve bakteri ilacı ile zehirlendirilmiş bir depomuz oldu. Önümüzdeki maçlarda göreceğiz sorun çözüldü mü, çözülmedi mi. Akıllardaki ilk cümle ise "Dakka 1 gol 1" oldu. Öğleden sonra varılan Amargos'ta tamir sonrası 7 gibi yatıldı, sabah 9'a kadar uyundu.:)
17 Ekim 2013 , Perşembe 20:11

http://www.cahilcesareti.org/galeri.php?gno=70 İki gün diye gelip iki buçuk ay kaldığımız Palmarina'da, bu güne kadar deneyimli tüm dostlarımızın vurguladığı tüm eksiklerimiz, Palmarina direktörü Levent Baktır'ın yardımı,yataklığı ve zorlamalarıyla tamamlandı. 9 Haziran'daki Kaş'taki uğurlanmamızdan sonra 12 Ekim'de bir de Bodrum'dan uğurlandık. Hadi bize selametle... not: Yukardaki Linkte fotolarımız var!
16 Ekim 2013 , Çarşamba 17:12

    Öyle yayın yapacağız , böyle yayın yapacağız deyip, yaklaşık 3 ay boyunca hiç bir şey paylaşamadığımız için binlerce özür....   3ay boyunca neler oldu? Yola çıkışımıza bir hafta kala başlayan Gezi süreci paylaşımılarımıza verdiğimiz aranın ilk nedeniydi... Sonuçta herkes can derdindeyken, diğer herşeyin içi boşalıyor.   9 Haziran Kaş'tan Dünya'ya doğru uğurlandık, bir yandan sonunda yola çıkmanın heycanı vardı, bir yandan Gezi'de olmamanın pişmanlığı.   12 Haziran Marmaris'e vardık. Son bir arma kontrolü yapılıp yola çıkacaktık. Ama n'oldu? Motor'a tuzlu su kaçtı. Bakıldı, edildi, düşünüldü. Yaklaşık bir yıl önce rektefiye olmuş motorumuzun, özensizce toplandığını seziyorduk. Motor sorunlarımız hiç bitmemişti zaten. Dedik ki “ Hazır memleketteyken, zamanımız da varken bu sorunu kökten çözelim, elin ülkesinde rezil olmayalım.” Tekrar rektife kararı aldık. Bozburun'daki iki yıldır yaşadığımız deneyimler sonucu sonuna kadar güvendiğimiz , tanıştığımız için şanslı hissettiğimiz Gülhan Kaygusuz Usta bize sponsor olmayı önerince, içimiz rahat motorun sökülüp yenileneceği Bozburun'a doğru yola çıktık.   17 Haziran Yaklaşık 6 hafta Bozburun'da kaldık. Uğur, Gülhan Usta'ya çıraklık yaptı, kendini oldukça geliştirdi. Tüm motor söküldü ve yeniden toplandı. Müdahaleyi tam zamanında yapmışız, meğer açmasak İtalya'ya vardığımızda motorumuzu sonsuza kadar kaybedecekmişiz. Daha önce motoru toplayan firmanın hatalarını ve özensizliklerini görünce hem üzüldük hem kızdık. Harcanan emek , para ve zaman hepsi ziyan oldu. Gülhan Ustanın bilgisi ve özeni, bize, ustalık mertebesinin aslında ne olduğunu gösterdi. Ona olan saygımız ve hayranlığımız daha da arttı. Tahmin edersiniz böyle bir ustanın da pek zamanı yok, oldukça yoğun. Bu süreçte Uğur işleri hafifletmek için, tersanede başka bir teknede bile çalıştı. Sonunda motor takıldı ve 23 Haziran'da yola çıkıldı. Ama NEREYE?????   22 Temmuz Bozburun'da kaldığımız süreçte derinlik göstergemiz bozuldu. Değiştirmek şart oldu. Değiiştirmek içinse karaya çıkmak kaçınılmazdı. Bodrum Yalıkavak Palmarina'nın müdürü Levent Baktır, tekneyi aldığımızdan beri, bize yol gösteren en önemli abilerimizden ve dostlarımızdan, kendisi marinanın imkanlarını bize seferber edeceğini söyleyince, derinlik göstergesini yenilemek ve kısa süreliğine karaya çıkmak için Yalıkavak'ın yolunu tuttuk.                    Ağzına Yumruğu Yiyinceye Kadar Herkesin Bir Planı Vardır.                                                                                                 Mike Tyson     Son Hazırlık süreci, Gezi Parkı süreci, dostlarla vedalaşma süreci, yaşanan büyük aksilikler artık yüzümüz iyice düşürmüştü.... Moraller bozuk, heycan yok, seyir keyfi yok, gene meşakat gene meşakat.... Mike Tyson'un sözünü duyunca bizim için söylendiğini düşündük. Durumumuza uyan bu durumu oldukça benimsedik, sürekli ağzımıza yumruğu yemekten bir türlü yılmamıştık.   Yalıkavak Palmarina'ya geldiğimizde planımız 2 saat karada derinlik göstergesini değiştirp 2 gün içinde yola koyulmaktı. Fakat Levent “Benim onayım olmadan gitmek yok” dedi. Onun kontrolünde yaklaşık 4 haftadır burada mahsuruz. Ama bugüne kadar tüm abilerimizin “şununla olmaz, böyle olmaz “ dediği herşeyi değiştiriyoruz. Daha konforlu bir Dünya yolculuğu bizi bekliyor.   NELER DEĞİŞİYOR   Irgatımız artık elektrikli olacak. Bele kuvvet bugüne kadar çektiğimiz demirimizi artık biz değil akumuz çekecek. Benim her seferinde kabine girip, depoyu boşaltıp, inci gibi zincir dizme mesaim sona eriyor. Zincir dolabını da değiştiriyoruz. Yol göstericilerimizden Mehmet Aksın ve Babacığımız Ateş Erim ve daha niceleri geceleri daha rahat uyuyabilir. SpreyHood yerine kromdan daha sağlam sabit bir yapı yapılıyor. Böylece Güney denizinde, rüzgardan ve soğuktan korunurken içimiz ve dışımız daha rahat olacak. Yakıt tankımızı büyütüyoruz. Artık 325lt değil 725 lt yakıt depolayabileceğiz.   Tüm bu değişiklikler Levent Baktır'ın bize sunduğu sonsuz olanaklar sayesinde oluyor. Teşekkürler Komutan ve Palmarina çalışanları...   Bakalım ne zaman Levent hazırsınız diyecek ve yola çıkabileceğiz.   Bu arada benim yaşadığım kalça eklemi sakatlığı, duruma tuz biber oldu. Yaklaşık 1 hafta boyunca tekerlekli sandalyede olmam, hem işleri, hem moralleri oldukça zorladı. Hala iyleşme sürecindeyim umarım bundan da bir an önce kurtuluruz. Malum teknenin tamam olması, biz sağlıklı değilsek hiç bir önem taşımıyor.....   Umarız üç ay boyunca paylaşım yapamamış bizleri affedersiniz. Vaktinizi ayırıp bu yazıyı okumanıza da ayrıca minnettarız.   Cahil Maral    
31 Ağustos 2013 , Cumartesi 09:55

"ASlında " benim favori kelimem bir de "epeyi"....... Bunu güncelerimi okuyanlara belirtmek isterim daha sonra da belirteceğim özel kelimeler olacak tabi.   ASlında  yolculuğumuzda bir dönem daha bitti. Artık teknelerini hazırlamış, kendileri hazır (motivasyon olarak :) ) bir çiftiz.   Şu andan itibaren yolculuktan önce kara hayatını yaşayacağımız son süreçteyiz. Tekne karada , biz Kaş'ta olacağız. Gündüzleri, teknede tamirat işleri ile meşgül olacağız, alşamları da son kara hayatının tadını çıkaracağız. Bakalım nasıl olacak? Tekne hayatıyla geçmiş bir 5 ay ve bir ay, son kara hayatı.. Ben bile kendi gözlemlerimi bir heves bekliyorum... Bakalım neleri fark edeceğim.   Biten sürecimi tanımlarsam:   Gezip, dolaşıp, akan hayatın tadını çıkardığımız bir dönem DEĞİLDİ. ASlında   beklediğimiz , beklediğimiz ve beklediğimiz bir dönemdi. Beklemekle o kadar meşgüldük ki başka bir şeye kanalize olamadık. Beklemekle meşgül olmak oldukça tuaf bir durum. Şu sıkıştırılmış hazırlık süreci boyunca bizi en yıpratan durum oldu. Zamanı beklemek ve doğru karar alabilmek için düşüncelerin oturmasını beklemek... İşte buna hazırlıklı değildik. Bilemediğimiz, kendi ihtiyaçlarımızı bile kestiremediğimiz, bu maceraya hazırlanırken insan, yolculuk boyunca zamanın nasıl geçeceğini hayal ediyor (tekneyle, denizle, gittiğimiz yerlerle, tanıştıklarımızla, birbirimizle, gezegenle kuracağımız ilişkinin nasıl olacağının farklı farklı hayallerini kurmak gerçekten çok eğlenceli)  ama öngörülerine bir türlü güvenemiyor. Kabul etmemiz lazım ki, kestiremediğimiz bir deneyime hazırlanırken EPeyi eziyet çektik. Tadını çıkaracağımızı düşündüğümüz bir zaman için sürekli uğraştık, bekledik. Olayın keyf bölümünü hep ihmal ettik, erteledik.   Tabi bu insanı rahatsız ediyor, korkutuyor. ASlında inandığım " bir şey nasıl başlarsa öyle devam eder" . Bana göre hayatımda da 33 yaşıma kadar (en azından şimdiye kadar elimde olan tümü bu kadar , 33) gördüğüm bu. Gerçekten bir şey nasıl başlarsa öyle devam ediyor. Fakat  yaşarken  anlıyorsun neyin "devam ettiğini" . Şimdiye kadar, bekledik ve uğraştık. Kendimizi yola hazırlıyoruz, çoktan yola çıktığımızı bilmeden. Acaba şu sürecin içindeki hangi unsur, devam edecek unsur, göreceğiz   Şu anda artık tekneye karada son bakımlarını yapacağımız ve dostlarımızla vedalaşacağımız döneme geldi. Kaştayız, evimizde.  Planladığımız üç haftalık bir çalışma. Acaba  mükemmeliyetçi kaygılardan dolayı beş haftaya çıkar mı?Dostlarla dağıta dağıta eğlenip ayırlabileceğimiz koforlu bir zaman olabilecek mi? Olmazsa ben böyle, koştura koştura, beş yıllık bir yola çıkmak istemem açıkçası  ... (Fakat duyduğum her hikaye de son güne kadar hazırlıkların bitmediği. Bu yüzden yola çıkamayanlar bile oluyormuş.)   Ayırlma seromonisinden sonra Mais'e gideceğiz . Ama Avrupa sularında öyle "Bu gezegen benim" deyip istediğin kadar kalamıyorsun. Sonuçta bir yıllık Avrupa vizesi alsak bile kalış günümüz 90 gün ile sınırlı. Okyanus geçişini aralık ayında yapacağız (doğru sezon o zaman), ondan önce üç hafta Kanaryalarda okyanus için hazırlanacağız ki orası da Avrupa'ymış meğer. Birbuçuk ay Fas'ta kalacağız. Haziran başından Eylül'e kadar zaten üç ay yapıyor. avrupa sularında oyalanacağımıza sanırım Mais'e gidip tekrar Türk sularına girip biraz vakit kazanacağız. Yani evdeki hesap çarşıya uymadı.     Şu anda Kaş'taki eski hayatımıza geri dönmüş gibiyiz. Sabahtan akşama kadar dışarda arkadaşlarımızla vakit geçiriyoruz.  Blue Belle'i biraz dışlamışız gibi hissediyorum. Teknede yaşamaya tam anlamıyla başladığımızdan beri, teknede çok fazla vakit geçiriyoruz. Karada evde yaşarken, ASlında evle pek ilişkimiz yoktu. Ev bir şahsiyet gibi değildi. Şimdi Blue Belle ile beraber yaşadığımız, yeni bir düzenimiz var. Tabi her teknede yaşayan böyle mi hissediyor bilemem. Şimdiye kadar o kadar farklı teknede yaşayan insanlara denk geldim ki, "teknede yaşam"ın bir kaç seçenekten çok daha fazla olasılığa izin verdiğini anladım. Herkes kendi düzeninini, kendi konforunu istediği gibi düzenlemekte özgür. "Olması gereken" "ideal" diye birşey yok. ASlında önceleri kafamda belirlediğim "ideal" bir tekne yaşamı kriteri belirlemiştim ve bizi o "ideal" le hep kıyaslıyordum, hep yetmediğimizi düşünüyordum. şimdi ise kendi cumhurriyetimizin , bizim ve teknen önceliklerine göre kendine has inşa edileceğinin farkındayım, sonuçlarını da merakla bekliyorum.    Sevgiler Cahil Maral
27 Nisan 2013 , Cumartesi 15:35

Herşeyimiz tamamken, baş başa takılıyoruz. Gıcır-gıcır, ciyak-ciyak, fırıl-fırıl Çayımızı içip, kekimizi yediğimiz şu an, yeni ve ilk seyir foto'larını cahilcesareti gururla sunar. Gene de rahata alışmamak lazım malum denizde başımıza herşey gelebilir. Mutlu başlayan bu gün umarım bitkinlikle bitecek bir güne dönüşmez. Gerçekten moraller bozulur.(Sonra karın doyduğunda da herşey unutulur). Buyrun aşağıdaki linke alalım sizi http://www.cahilcesareti.org/galeri.php?gno=67
23 Nisan 2013 , Salı 12:13

  Eğitim bitti, otopilot kontrolleri bitti, yeni yelkenlerin kontrolleri bitti,tente işleri de bitti. Veeee sonunda Marmaris'ten yola çıktık 25'inde Kaş'a varmayı planlıyoruz. Bakalım evdeki hesap bu sefer çarşıya uyacak mı? Kaş'a dönüş yoluna geçmemizle bir dönemi daha arkamızda bıraktık. Şimdi son eksikler, karada son bir bakım. Bugün hava süt liman. Motor seyri yapıyoruz ama zannedersem birazdan yelkenleri açacağız, belki motoru kapatabileceğimiz kadar hava olur. Öğretmenim duysa çok kızar ama elimizden elektronik haritayı bırakmıyoruz. İki parmak sürtünce nerdeyiz, nereye gidiyoruz, hızımız ne hepsini görüyoruz. Sonra aynı parmaklarla otopilotun tuşlarına dokunuyoruz, o da bizden iyi olmasın epeyi iyi dümen tutuyor. Biz çay içiyoruz, böyle internete girip, sitemizle ilgileniyoruz. Bir de size keyifli Salı'lar diliyoruz !
23 Nisan 2013 , Salı 09:11

5 Nisan itibariyle Okluk koy'undan ayrıldık. Yavaş yavaş Kaş'a doğru yol alıyoruz. Deniz ve Banu ile yelken eğitimimizi de tamamlıyoruz. Yeni yelkenler, oto pilot ve furling ( yelken sarma sistemi ) bir güzel denendi. İlk kez orsa seyri yaptık. Tabi pek ilerleyemedik, yaklaşık 35 millik yolculuk sonrası 0,9 mil yol gitmiş olduk. Bu orsa işi biraz sıkıntılı, ama Deniz'le yelken çalışma fırsatını kaçırmadık . Eğitimde olmasaydık hayatta orsa ile yol almaya çalışmazdık. Uğur daha çok trim ayarına yoğunlaştı, bense (Maral)  sürekli manevra çalışıyorum. İyi bir navigasyon teorisi almış olmamıza rağmen ipad (navionics) ve gps elimizden düşmüyor. Sonunda eğitmenimizi de bir ipad mudavimi yaptık, sanırım. 283watt güneş panellerimizden çok memnunuz. Aküler hep dolu, bilgisayarlar şarjlı, oto pilot tam randıman çalışıyor. Oto pilot dışında yeni eklediğimiz herşey seyirde çapariz olarak kendini gösterdi, o kadar hesap kitap yaptık, yola çıkıp yelkenleri açtığımızda her halat heryere takıldı , güvertede çalışmayı zorlaştırdı. Neyse ki bir çoğunu çözdük, bir kısmını çözeceğiz, diğer kısmına da alışacağız. :) Umarım. Oto pilotun teknedeki en muhteşem aygıt olduğuna kanaat getirdik. haytımızda hiç bir aksama olmadan evde takılıyoruz. Biri dümenden sorumlu tabi, ama sorumluyken bile tavla oynayabiliyor o derece yani! Bu gün ayın 12'si Bozburun'a varacağız günün sonunda. Hiç rüzgar olmadığından motor seyri yapıyoruz. Şimdilik böyle, daha detaylı eğitim görüntülerini ve anektotları sonra paylaşacağız.   SevgilerCesaretinizin bol, cehaletinzin hiç olmaması dileğiyle!Cahil Maral!
8 Nisan 2013 , Pazartesi 11:40

Kirli çamaşırları sırıma yükledim yıkamaya götürüyorum. Ormanda güneş güzel, gölge güzel, biraz eğleneyim dedim. Malum yıkamak için doğru günü beklemek gerek, kurutmak kolay değil. Fotoğraftan da anlaşılacağı üzere yıkamak için epeyi geç kaldığım bir gün. Çamaşırlar asılmak için sabahı bekledi, akşamına yağmur yedi, iki günde kurudu. Nem kokusu özellikle polarlarda, eşofmanlarda kendini hissettirdi.   sevgilerCahil Maral
28 Mart 2013 , Perşembe 17:45

Hala cennet Okluk Koyunda'yız, Uzun ve yıpratıcı bekleme sürecinden sonra herşey yavaş yavaş çözülüyor. İhtiyaçlarımız tamamlanıyor. Motor sorunumuz bitmeyen pembe dizi misiali hayatımızdaydı. O sorun çözüldü en azından yeni bir sorun çıkana kadar, teşekkürler Gülhan Usta, umarız çıkmaz. "Furling" sistemimiz ( yelken sarma sisitemi) Admiral tarafından hediye edildi. Yeni yelkenlerimiz UK tarafından yapılacak. Tente işleri bitmek üzere "Karabulut Tente" tüm titizliğiyle işin sonuna doğru yaklaşıyor. RayMarine bir rüzgar ölçer hediye etti, her sabah rüzgarın şiddetine bakıyoruz . Bize verdikleri büyük destek için adı geçen firmalar ve çalışanlarına çok teşekkür ederiz. Bu noktadan sonra işlerin sonlanmasını bekleyip, yola çıkacağız. Kaş'a gidip tekneyi Nisan'da son bir kez karaya alıp bakımlarını bitireceğiz. Vize ve pasaport sorunları da çözülünce Mayıs'ta yola çıkacağız. Blue Belle'i aldığımızdan beri süren yolculuk hazırlıklarının nerdeyse sonuna yaklaştık. İki yıl hızlı geçti, kim bilir son üç ay nasıl geçecek. Hayatımızda bu kadar uzun hiçbirşeye hazırlanmamıştık daha önce. Bir de cehaletimizi sayarsak , göreceli olarak ne kadar hazır olduğumuz tartışılır.. Şu anki durumumuz budur, merak edenlere haber olsun. Sevgiler cahilcesareti
23 Şubat 2013 , Cumartesi 13:07

Sizlerle ilk radyo yayınımızı paylaşmanın haklı gururunu yaşıyoruz. Maral'ın sunduğu radyo programının konuğu Uğur. İlk radyo programımız bir radyo masalımız, tabi ki cahilcesareti uslubuyla :) "Denizde Coşan Adam" hikayesi Uğur'a ait. Keyifli dinlemeler!"   Yayınımızı dinlemek için tıklayınız...
11 Şubat 2013 , Pazartesi 22:41

Tekneyle değişen hayat.... Öncelikle tekneye taşınmadan önceki ben'i özetleyeyim: Şehirde yaşayan, evde pek vakit geçirmeyen, bir odadan çıkınca ışığı kapatmaya tenezül etmeyen, cayır cayır kombi yakan, eve bir ustanın gelmesi gereken bir durum oldukça hayatı kararan, para pul hesabından habersizce, fütürsuzca yaşayan, uzmanlık alanı sahne sanatları olan, hoş biriydim. Arkadaşlarılarıyla vakit geçiren, imece usulu iş yapan ,alışverişten hoşlanan, kendinden hallenen, egosunu tatmin eden bir tiptim. Hep çok meşgüldüm. Tedbirsiz, son dakka adamı olmanın dışında çok düşünür, çok konuşurdum. Tekne'ye (BlueBelle) taşınınca adım adım herşeyi geride bıraktım, çöktüm. Hiç bir şeyden anlamıyordum, hiçbir deneyimim işe yaramadı. Bir kere altımda zemin yoktu. Enerji hesapları ve yiyecek benim için ilk meşguliyetlerden oldu. Eşyalarımdan, kıyafetlerimden, kedilerimden, kocaman yatağımdan ayrıldım...Uzun sürdü. Görsellikle kurulu dünyamın içi boşaldı. Egom alt üst oldu. İlkokulda orta sıralarda oturan, bir soru sorulduğunda, tüm yüz kasları boşalmış, vasatlığını kabul etmiş çocuk gibi yaşadım sürecimi ve ben de kabullendim önce hayata karşı olan yetersizliğimi.... Çok üşendim herşeye, hala üşeniyorum. Üşenmediğimde gururlanıyorum kendimle. Üşendiğim her şey, bir ihmale, her ihmal bir soruna , her sorun da saatler süren çözüm arayışlarına dönüştü... Şehirde vakit ayırmaya tenzzül etmediğim her iş, teknede planlanması gereken işler sinsilesine dönüştü, tüm işim oldu... İnsan kendine yediremiyor doğrusu; arkadaşın telefon açıyor "Ne yapıyorsun?" diye "hiç, gündelikler işler" diyorsun. Normalde sohbete bile girmeyen, meşgül etmeyen gündelik yaşam gerekleri... Seyir dışında hayatsal ihtiyaçlarını karşılamak ve devamlılığı sağlamak tam günlük mesai...Teknenin çürümesine engel olmak, içerde kuru kalmak, tüm aletlerin bozulmamasını sağlamak, ısınmak, doymak ve herhangi bir acil duruma hep hazır olmak. Bu ne olabilir : Bozlan birşeyi hızlıca tamir edecek bilgi ve alete sahip olmak . Tekneye istemsiz su girişlerini fark edecek uyanıklıkta olmak, sürekli kontrol etmek, istenmeyen bir durumla karşılaşıldığında alet, bez ve kağıt stoğuna sahip olmak. Kullamılan enerji hesabının yanı sıra çamaşır ve çöp de önceden hesaplanarak oranize olunacak bir durum. Malum herşeyin yedeğini almak istiyorsun ama ne yerin oluyor ne tam olarak neye ihtiyacın olduğunubiliyorsun, insan yoklukta anlıyor. Hatta bazen bozulduğunda ya da eksildiğinde o malzemeyle tanışıyorsun . Bir de en önemli şey "motivasyon" hep keyfinin yerinde olması lazım, yorgun olmaman lazım aksi durumda insan hiçbirşeyle baş edecek enerjiyi bulamıyor.Tabi bir motive kalmak için bir takım keyif ve konfor alanları yaratmak zorundasın. Bu aralar genelde güzel bir yemek oluyor, fantastik birşeyler yapıyorsun, keyfin yerine geliyor. Demek ki fantastik yiyeceklere de depolama mekanı ayırmak lazım, onu da anlıyorsun. Bir de hava durumu olayı var. O da tam bir "Astroloji günlük yorumu" gibi günün nasıl geçeceğine merakla gün gün takip ettiğin, ona göre tekrar tekrar plan yaptığın fal gibi. "Düzenlemek" ve "Toplamak" en büyük hobi haline geliyor.Dağınık biri olarak çok geliştiğimi söyleyebilirim. Seyir yapmak ise en keyifli durumlardan biri ne olursa olsun mesaidesin ve ne olursa olsun zorluklardan yırtıyorsun, yırtınca da unutuyorsun....(Şimdiye kadar hep yırttık , onun da etkisi var tabi) Bir de dediler "Deniz fakiri sevmez" diye. Doğru ama bu ne demek: Birşey zarar gördüğünde hemen yenilemelisin demek. O da hazırda hep paran olacak demek, malum o da totalde(yaptığın yol,malzeme, arayış falan) 1000tl demek, eğer yenileme süresi de uzarsa elin kolun bağlı bekliyorsun demek, şansıysan güzel bir yerde, ucuza da bekleyebilirsin. Şİmdi diyeceksiniz e ne işin var orda: Var! işim hayatı ideme ettirmek olunca insan daha bir anlamlı hissediyor hayatı.İnsanın olayı bence "meşgul olmak" eğer gerçekten temelle meşgul olacak konforun varsa, bunu kaçırmamalı insan. Tabi sıkıldığım ya da sıkıştığım zamanlar oluyor, ama kimin olmuyor ki. Beni eskiden meşgul eden "kimim ben", "kim olmak istiyorum","yok öyle miyim", "yok böyleyim", "geçmişimden gelen travmalarımın bugünüme etkileri ne" gibi sorular ve yarattığım sorunlar artık yerini eylemlerime bıraktı. "Nasıl parçası olabilirim" sorusunu deneyimleyerek yaşıyorum. "BlueBelle" bir tekne ve ev olmaktan çıktı . Artık yaşam arkadaşım. "İyi midir?Değil midir? Aramız iyi mi? soruları, bazen muhteşem bir tatmin, bazen kızgınlık...... Şehirde hiçbir zaman yan yana gelme seçeneğim olmayan insanlar dostlarım oldu. Dışlamalarım ve dar görüşlülüğümle yüzleşiyorum. Daha iyi biri olmadım, daha aydınlanmadım, aydınlanır mıyım? sanmıyorum, beklemiyorum.....Ama doğallığı artık başka bir bakış açısıyla tanımlıyorum, bu da bana şu an iyi geliyor. Gezen bir evim var ve her yer mahalleme dönüşebiliyor bir günde. Bu arada artık tesisattan, elektrikten , motordan,demirden,ahşaptan, yelkenden, hayattan daha iyi anladığım sanılmasın......Hala boş şaşkaloz bakışlar çoğunlukta. Sadece başlangıç! Sevgiler Maral
24 Aralık 2012 , Pazartesi 16:58

Uzun bir bekleyiş ve hazırlık süreci sonunda harekete geçebildik. Şu an Göçek'te demirdeyiz. Yemeğimizi denizden çıkardık, ziyan etmeden iki gün onunla karınımızı doyurduk, ufak ufak iş yapmaya da başladık. Gevşemiş vidalar, değişmesi gereken musluğumuz, takılması gereken guneş enerjili güverte lambası, WD40 sıkılması gereken liftinler..... Artık denizi, Bluebelle 'i yaşamaya başladık... Bu kadar uzun bir süre bekledikten sonra keyfimize diyecek yok. Bir arada bu kadar hazırlık ve bekleyişin sonunda karşılaşacağımız hayat ve gerçeklikleri "bize uygun olur mu?", "sıkılır mıyız", zorumuza gelir mi?" diye şüphe etmiştim. Ama şimdilik her an "hayat" la dolu dolu. Geçirdiğimiz zaman hayatı sürdürebilmek ve hissetmek üzerine. Dün akşam ilk kez Uğur ve ben yapacağımız ortak iş için prova yaptık. Ben Uğur'un bana verdiği imge üzerine dans ettim o da gitarla beni yönlendirdi. Gittiğimiz yerlerde bunu sergileyebiliriz. Benim düşüncem bulacağım makyaj sayesinde kendime bir paylaço havası da vermek , ama nasıl olur gösteriyle nasıl örtüştürülür bakıcaz. Şimdilik günde iki öğün yiyoruz. Sabah kahvaltısını geç ediyoruz öncesinde ufak işler ve kahve sonra güzel bir kahvaltı, akşam yemeğimiz de 6-7 arası, tabi ben başlıyorum 3-4 gibi ufak ufak hazırlıklara. Şikayetlerimiz de var tabi: Kara sinekler, sivri sinekler, görgüsüzce yanımızdan son hız geçen botlar, zamansız üzerimize gelen güneş. Bir de çöp konusu var. Heralde yola çıkmadan bazı çöpleri önceden çıkarabilirmişim: Bazı ambalajlar, yoğurt kaseleri vs. Bunlar için alışveriş sonrası organize bir düzenleme gerekiyor tabi. Bizim ise çift olarak keyfimiz pek yerinde. Aşığız. Aslında uzun zamandır böyle beraber olmayı özlediysek bile alışkanlığımız yok tabi. Zaman zaman çok basit şeylerden alınganlıklar olabiliyor ama sonuçta birbirimizi yeniden tanıyacağımız bir sürece girdik ki asıl heycanlı olan kısmı da bu bence. Göcek 'ten sevgilerle Maral
2 Kasım 2012 , Cuma 22:34


Bizi Destekleyenler

İLETİŞİM GÜMRÜKLEME

MED MARİNE

LALIZAS

GLOBALSTAR

TURIMPEKS

JOTUN

ADMİRAL

UK SAILMAKERS

KAŞ MARİNA

ÇEKİM HALAT

KARABULUT

DENPAR

BAŞARI SİGORTA

YÜKSEK İŞLER